RÖPORTAJLAR
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”

Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
Eklenme Tarihi: 14 Temmuz 2019, Pazar 18:24 - Son Güncelleme: 14 Temmuz 2019 Pazar, 18:24
Font1 Font2 Font3 Font4



Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
Mehmet Nuri Yardım

 

 

“Son Divan Şairi” olarak tanınan Şahin Uçar, şiirin hakikati arama işi olduğunu belirterek, “şiir, hakikati sezgi yoluyla aramaktır. Ve her şair kendine mahsus şiir diliyle bu hakikati ifade eder.” diyor. Prof. Dr. Şahin Uçar tarih felsefesi ile alakalı düşünceleri, tezleri ve eserleriyle tanınan bir bilim adamı. Ama şair kimliğiyle de kültür çevrelerinin aşina olduğu bir sima Şeydâ Divanı (1980, 1997), Rüya ve Gerçek (manzum piyes) (1980) ve Mâlihülyâ (1997) adlı şiir kitapları; Patterns and Trends in History (Tarih Felsefesi üzerine 40 sayfalık bir risale, 1986), Anadolu’da İslam – Bizans Mücadelesi (1990), Varlığın Mânâ ve Mazmûnu (1995), Tarih Felsefesi Açısından İslâm’da Mülk ve Hilafet (1992, 1996), Tarih Felsefesi Meseleleri (1997) isimli eserleri bulunan Uçar’la şiir çerçevesinde konuştuk:

 

“Son Divan Şairi” olarak niçin Divan şiiri tarzını seçtiniz. Şiir anlayışınız nedir?

 

UÇAR: Aslında Beşir Ayvazoğlu dostumuzun İslam Estetiği ve İnsan kitabında benim hakkımda verdiği bilgiler doğruysa, ben 20’nci yüzyıldaki tek Divan Şairi’yim. Fakat ben sadece Divan tarzında yazmadım. Aslında Ötüken Neşriyat’ta çıkan Mâlihülyâ adlı kitabımda görüleceği gibi tasavvufi muhtevalı olmakla beraber, çok fazla batı muhtevâ ve formlarını andıran modern Türkiye Türkçesi’yle yazılmış şiirlerim de var. Bu cümleden olmak üzere kitabımda bulunmayan “A’raf” adlı şiirimi de takdim ediyorum. Demek ki bir Divan şairi olmakla beraber son derece değişik formlar kullanan modern Türkçe ile yazılmış değişik anlayışlarda şiirlerim de var. Fakat şiirde form (şekil) meselesi bence mühim değildir. Bu hususta aynen Mevlana’nın buyurduğu tarzda düşünüyorum. Mevlana buyurmuş ki: “Ben sana sevgilinin yüzünden bahsediyorum. Sen bana vezinden kafiyeden dem vuruyorsun.”

 

MÜHİM OLAN MUHTEVA

 

Bir şiirin şekli yönü doğu ve batı geleneklerinde farklı farklı olabilir. Bence mühim olan şiirin muhtevasıdır. Divan edebiyatında mazmun dediğimiz, modern şairlerin imaj kelimesinin bozulmuş bir yansıması olarak kullandıkları ‘imge’ gibi şiirde hakikate sembolik olarak delalet eden imajlar meselesini “Varlığın Mânâ ve Mazmûnu” isimli eserimin 65 sayfalık ilk bölümünde inceledim. Burada mesele şudur. Şiir dili normal dilin içinde olmakla beraber bir takım semboller ya da mazmunlar kullanmak suretiyle, yeni kelimeler türetmek yerine yeni bir takım semboller ve benzetmeler kullanarak hususi bir şiir dili inşâ edilmesi demektir. Şiirde hakikatin her şairin kendine mahsus şiir dili yoluyla ifadesi asıldır. Yani şiir, hakikati sezgi yoluyla aramaktır. Ve her şair kendine mahsus şiir diliyle bu hakikati ifade eder. Bu husustaki fikirlerimi teferruatlı ve esaslı bir biçimde kitabın ilk bölümünde bulabilirsiniz. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki hakikat külli bir vahdettir ve bu sebeple hakikati araştırdığınız zaman şiir diliyle de başka usullerle de olsa metafizik meselelere girmek zorunda kalırsınız. Nitekim bu kitabın içinde ikinci bölümde metafizik konular üzerinde durmuş bulunmaktayız.

 

Divan şiirinin son döneminde bu tarz kaybolduktan sonra yeni arayışlar başlamıştır. Tanzimat’tan sonraki dönemde yetişen şairler daha çok batı şiir tarzından hareketle eserlerini vücuda getirmişlerdir. Yeni Türk Şiiri hakkındaki kanaatiniz nedir?

 

UÇAR: Tabii bizim şiir geleneğimiz Şeyh Galip’ten sonra Batıyı taklit etmeye yönelmesi sebebiyle farklı bir yola girmiştir. Kısaca Şeyh Galip’ten sonraki şiirin Batı taklidi sebebiyle ortaya çıkmış eserler olduğunu söylemek mümkün. Bu tabii, tarihimizdeki büyük bir değişmenin şiire bir yansıması olarak görülebilir. Bu daha çok bir tarih felsefesi (yorumu) meselesidir. Bu konuda benim bir çok makalelerim var. Ancak muhtelif kitaplarımda bu konuda ifade ettiğim fikirleri derli toplu sistemli bir tarih felsefesi olarak ortaya koymak istiyorum. Nasipte varsa yazacağım inşallah. Şimdilik Tarih Felsefesi Meseleleri ve Varlığın Mânâ ve Mazmûnu adlı kitaplarıma bakılabilir.

 

Günümüz şiiri ve şairleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

UÇAR: Modern şairler bu imaj meselesinde çok mübalağalı ve hatalı bir tutum içindeler. Şiir dilini bilerek ve şuurlu bir şekilde kullanmıyorlar. Daha önce yazılmış şiirlere benzesin diye, nesir dilinden farklı olması için, yaptıkları benzetmelerde, imajlarda ve kullandıkları dil itibariyle çok anlaşılmaz deli saçması gibi görülen mısralar yazıyorlar. Bunların içinde çok iyileri olabilir ama büyük bir ekseriyet laf salatası yapıyor şiir diye. Şiir dilini kullanırken bir zaruret olarak normal dilde ifade edemediğiniz bazı kavramlar varsa benzetme yapılabilir. Ve bu teşbihler, istiareler okuyucunuzun zihninde şairin kastettiği mânâyı anlayabilecek bir tasavvuru uyandırabilmelidir. Eğer çok alışılmış benzetmeler yaparsanız bu yazdığınız konuda gerçek bir tecrübeye sahip olmadığınızı gösterir ve kimse yazdıklarınıza dikkat etmez. Yahut Fuzuli’nin tabiriyle eskilerin “bikr-i mazmun” dediği tarzda, çok alışılmadık mazmunlar (semboller) kullanırsanız o zaman da okuyucunun zihni, aradaki uçurum üzerine bir köprü kuramaz ve söylediğiniz şeyi anlamaz. Çoğunlukla bu anlaşılmazlık, neyin, neye, ne sebeple benzetildiği, insana hangi duygu ve fikirleri telkin ettiği bahsinde yeni şairlerin acemi olanları çok alışılmadık ve anlaşılmaz benzetmeler yapmak suretiyle şiiri anlaşılmazlığa ve laf salatasına dönüştürmek gibi bir hata içindedirler gibi görünüyor.

 

A’râf

Vaktâ ki kadem bastı bu dünyâ üzre âdem

Her lahza geçen ânı unutmakta dem-â-dem

Bir nağme ki her dem değişir kalbi zamânın

Efsûs… geçen günleri kalbim unutursun

Yâdında kalır belki şiir kalb-i zamânın

Yâdında kalır belki şiir söylediğim gün

Efsûnu geçen demlere kalbim gibi hem-dem

Bir tortu kalır gerçi kadehinde bu ömrün

Son şarkısı aşkın ve şarâbın unutulsun

Ben şîşeyi çaldım taşa… kalbim de kırılsın

Hâtırda bu tortû bu kırık câm ile kalsın

Her lahza dem-â-dem unutur kalbi zaman bu

Kaybettiği Cennet’te geçen günlere dönmez

Bir ân-ı tahattur idi: A’râf… Unutuldu…

Her lahza geçen ânı hatırlar da dem-â-dem

Hayfâ ki kadem bastı bu dünyâ üzre âdem.

 

(Mehmet Nuri Yardım, Türkiye Gazetesi, 28 Eylül 1998, Şiirimizden Portreler, Çağrı Yayınları, s 363)


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!