RÖPORTAJLAR
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT

Rubâî Okur musunuz? (2)
Eklenme Tarihi: 19 Mart 2019, Salı 20:36 - Son Güncelleme: 19 Mart 2019 Salı, 20:49
Font1 Font2 Font3 Font4



Rubâî Okur musunuz? (2)
Muhammet Apaydın

 

İnanmak, azmin zaferi:

Rubai şairlerinin üzerinde en çok durdukları konulardan/temalardan birisi de hayatta başarıyı elde etmek için, insanların emelleri uğrunda, özellikle gençlerin inandığı bir dava yolunda azim ve kararlılıkla, hiç yılgınlık göstermeden çalışmaları gerektiği hususudur. Yusuf el-Uksarî  anlatıyor:

"Bir kış gecesiydi. Uyanıktım. Bir böceğin kandile çıkmak için çabaladığını gördüm. Çırpınıp uğraşıyor; ama bir türlü başaramıyor, her defasında kayarak düşüyordu. Böcek öylesine kararlıydı ki hiç yılgınlık göstermedi. Tek tek saydım, 700 civarında çıkış denemesi yaptı. Sabah oluyordu, namaza gittim; döndüğümde şaşkınlıktan gözlerim fal taşı gibi açık kaldı: Böcek, tırmanmayı başarmış, kandilin kenarında keyifle duruyordu." Böcek, kızılelmasına kavuşmuştur. Arif Nihat Asya:

 

                 Dersin: "Kişinin tâkati neymiş, gücü ne?"
                 Bir dev gibi davran işlerin en gücüne!
                 İnsan dediğin, insan olur gerçekten
                Sahipse eğer kendini aşmak gücüne

 

rubaisiyle hem kahraman böceğin başarısını  bize izah etmiş, hem de gençliğe güçlü bir mesaj vermiştir. Bilgelerin öğütleri de hep aynı yöndeydi:

 

*En büyük zafer, hiç düşmemek değil her düşüşte kalkabilmektir.
*Başarı güzeldir; ama biraz ter kokar.
*Dehânın onda dokuzu ter, biri
hünerdir.
*Suyun mermeri oyması, gücünden değil sürekliliğindendir.


Nevin Emgen'e göre yollar uzun, engeller büyük olsa da mutlaka bir "koz"u, fırsat ve kolaylığı bulunur; yeter ki azim ve kararlılığı elden bırakmayalım: "Bak, her oyunun bir kozu vardır, ara bul / Kurnaz olmazsan akıl etmez para pul / Engelleri aşmak ise arzun, yola çık / Yollar kısa olmaz, gücün olsun sana kul"

 

Gülen yüzler -yahut- mizah ve hiciv:


Montaigne, Denemeler'inde "Yaşlandıkça artan güçlerimizden birisi, gerçekleri cesaretle dile getirebilmemizdir." diyor. Rubai şairleri de yaşları kemale ermiş, hayat tecrübesi kazanmış, ununu eleyip eleğini asmış, ikbal arzusu olmayan, devrin muktedirlerine minnet ve müdarası kalmamış… kişilerdir zaten. Kişilerin, toplumların, olayların, fikirlerin… hiciv (yergi) ve mizaha (gülmece) konu olabilecek kusurları, çelişkileri, eksik ve aksak yönleri… rubai şairleri tarafından da "edebî ve ahlâkî" bir dil ve anlatımla ortaya konur. Şunu da belirteyim: İnce bir zekâ ürünüdür mizah ve hiciv!

İkbal … demiştim; bahtın/talihin yâr olması, güç, yüce makamlar …  İkbalin tam zıttı ise "idbar"; talihsizlik, bahtı yâr olmamak, gücünü kaybetmek… Yaşadığı devirde ikbali de idbarı gördüğüne şahit olduğumuz Yahya Kemal, bakın bunu nasıl değerlendiriyor:

 

                         İkbâle geçen hayli taraftan övülür
                         İdbâre düşen de her taraftan sövülür
                         Âhir,"övülen, öven, söven" birlikte anılır
                         Hep aynı değirmende karışmış, dövülür

 

Yakın ve uzak tarihimize yaşanan olaylar ve bunların kahramanları olmalı şairimizin sözünü ettiği kişiler. Sonunda, değirmende öğütülen "karışım / un" ise çevremizdekiler; ekmek de olur pasta da…

Arif Nihat Asya da ikbaldekilere toplumun yaklaşımını ince ve mizahî bir dille eleştirir:


 
                           Ey yolcu, bu yolda gün geçer, hafta geçer
                           Yollar… Kimi okşar kimi çarpıp da geçer
                           İkbâline yâr olursa dünyâ, şâyet
                           Gölgen öpülür, öksürüğün zapta geçer!

 

Mahmut Celâlettin Paşa (Âsafî) karşılaştığı "nâdân" ları ( cahil, kaba saba insanları) yerer; tabii ki edepli insanların / edebiyat terbiyesi almış kişilerin değerli sohbetlerinin tadına da doyum olmaz:

                                              

                          Bezm-i üdebâ, mâl-ı ganîmet gibidir
                          Ülfetleri şâhâne ziyâfet  gibidir
                          Nâdân ile sohbette telezzüz yoktur
                          Nâdân olanın sohbeti çiğ et gibidir

 

Ölüm, ölüm ötesi, ölümsüzlük:

Öğrencilerinden birisi Konfüçyüs'e:
"Ölüm nedir?" diye sorduğunda ünlü bilgenin cevabı şu olur:
"Hayat hakkında ne biliyorsun ki sana ölümden bahsedeyim!"


Gençliği ne kadar çabuk tükettik de gidişine yanıp yakılıyoruz: "Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti  / Cânım bahar geçti çoktan, kış şimdi  / Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş? / Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?" Schopenhaur da tıpkı Hayyam gibi insanın 40 yaşına kadar yaşadıklarını bir kitaba benzetiyor; geri kalan yıllar da o kitabın eleştirisi… J. P. Sartre, biraz ayrıntılı bir tasnifte bulunuyor: "Hayat üç bölümdür: 1.Dünyayı değiştireceğini sandığın, 2.Değişmeyeceğini anladığın, 3.Dünyanın seni değiştirdiğine emin olduğun…"  İşte o son dönemler var ya, düşünürlerin ve rubai şairlerinin en fazla kafa yorduğu dönemlerdir:

 

                          Yıldan "iyi günler" istedik, dinlemedi
                          Yalvardık üzüldük inledik, dinlemedi
                          Tanrım, yapacak işlerimiz vardı daha
                          Dünyâda zamâna "dur!" dedik, dinlemedi
 (A.Nihat Asya)


Kadere boyun eğiş, yaklaşan "ö l ü m"ün ne olduğu/ne olmadığı ile ilgili felsefî görüş ve anlayışlar…

 

                          Doğdun, öleceksin; fakat ölmek ne için?
                         -Bir yok oluşun sırrını halletmek için!
                          Her felsefenin açtığı yoldan yürüdüm
                          Gördüm ki hayat akmada ardında"hiç"in!
  ((R.N. Evrimer)


Ahmet Metin Şahin yaşlılık belirtilerinin, güç kaybının "ölüm"ü hatırlatması gerektiğini itiraf ettiği halde onu, yine de "akla yakın" kabul edememiştir: "Coşmuş kabarır, rûhta bir iç denizi / Durmaz çağırır tok sesi menzîle bizi  / Göz görmedi, duymaz kulağım anlaşılan / Hiç akla yakın saymamışız ölmemizi! "


Kendisi de rubailer yazan ve bunlardan birinde "kâinattaki her sırrı halletmeye çalıştığını fakat ölüm denen esrarı bir türlü çözemediğini" açıkça söyleyen İbn Sina, insanların yaşadığı korkuların içinde en büyüğünün ölüm korkusu olduğunu anlatır ve bir de "Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risalesi" kaleme alır. Kimlerin bu korkuyu yaşadığını tek tek açıklayan ve bunları "cehalet"e bağlayan İbn Sina, bu küçük eserin sonunda şu fikirlere yer verir:  "Ölüm, ilâhî bir lütuftur; kötü olan, ondan korkmaktır. Ölümden korkan, ölümü ve onun hakikatini bilmeyendir. Ölümün hakikati ise ruhun bedenden ayrılmasından ibarettir. Bozulup dağılma, ruhsuz kalan cesette olur. Ruh cevherdir, bâkîdir; cisimden kurtulunca Yaradan'ına ve Mûcid'ine yakın olan yüce âleme intikal eder."  Büyük mutasavvıf  Hz. Mevlâna da "Ölüm, ayrılık hâlinden kavuşma hâline geçiş ve ölümsüzlüğe eriştir." diyecektir yüzyıllar sonra. Kur'an-ı Kerim: "Şüphesiz ( nihâî ) dönüş, senin Rabbinedir." (Alak, 96/8)


Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu  "O Gün"ü bize şöyle tasvir eder:

 

                       Ömrümle ölüm baş başa gelmiştir o gün
                       Yıllar, dikilen bir taşa gelmiştir o gün
                       Durgun görünen sular, akar boz bulanık
                       Varlık sona, yokluk başa gelmiştir o gün


Hayat, mezar taşına kazınan iki tarih arasındaki bir kısa çizgiden ibaret kalmıştır artık. Hayat temsilinin sonu, sessizce veda budur:


                       Son perde bu kar! İzlere sessizce vedâ
                       Son bağ bozulan güzlere sessizce vedâ
                       Son perdelerin olmasa son sahneleri
                       Çok zor, şu gülen yüzlere sessizce vedâ
(Bekir Sıtkı Erdoğan)

 

Peki, bu fâni dünyaya veda eden insanların "ebedileşmesi / ölümsüzleşmesi", adlarının dillerde ve gönüllerde yaşaması, "amel defterinin kapanmaması" mümkün müdür?  Bu sorunun cevabını da Fuat Bayramoğlu veriyor:

 

                          Bir şey yapabildinse şu dünyâda eğer
                          Bir şey ki hatırlanmaya -bir parça- değer
                          Bir ses, bir çizgi, bir şiir, bir büyük aşk
                          Bunlarmış ölümsüzlüğün esrârı meğer

                                            

 

Yaşama sevinci, rintlik:

Hep ölümü, öbür dünyayı değil yaşamayı da düşünmek, hayattan zevk almak, bu dünyada da mutlu olmayı istemek, hakkımız değil mi bizim? Öyleyse:


                           Saldırsana enginlere yelken yelken
                           Koş sevgiye, tırman göğe imkân var iken
                           Hiç durma, yaşam zevkini kaybetme sakın
                           Her yerde ve her yaşta ölüm çok erken  
(Vedat Varol)

 

Ömer Hayyam ( 1044 – 1123/1136? ), aynı zamanda bir "bilim adamı" olmasına rağmen nedense -ne kadarı doğrudur?-hep kendisine izafe edilen rindane rubaileriyle tanınmıştır. Klasik Türk şiirinde Nedim'le başlayan "ridane hayat" felsefesi, zaman zaman Yahya Kemal'in şiirlerinde de görülmüş -ki üç şiiri vardır- daha sonra, Orhan Veli ve arkadaşları tarafından da benimsenen bir anlayış olmuş, Hayyam rubaileri zevk ve heyecanla Türkçeye tercüme edilmiştir:

 

                            Geçmiş günü beyhûde yere yâd etme
                            Bir gelmemiş ân için de feryâd etme
                            "Geçmiş – gelecek", m a s a l  bütün bunlar hep
                            Eğlenmene bak, ömrünü berbâd etme
(Orhan Veli Kanık tercümesi)


Mizahî olarak anlatılan bir hikâye vardır: "Elimize dürbünü aldık, etrafı dikkatle tararken fırtınada batmak üzere olan bir gemi fark ettik. Koşup imdadına yetişelim, dedik; bir de ne görelim. Gemidekiler, "vur patlasın, çal oynasın" âlem yapıyor. Çok dil döktük, söz dinletemeyince başladık biz de oynamaya!"


Rindane hayat, Batı felsefesinde karşılığını "Epikürcülük"te bulur; ünlü Yunan filozofuna göre hayattan zevk almalı fakat düşünüp tartarak… İyi bir hayat, müreffeh olduğu kadar ıstırabın/acının
olmadığı bir yaşamdır:

                                                
                          Dünyâda ne ikbal ne servet dileriz
                          Hattâ ne de ukbâda saâdet dileriz
                          Aşkın gül açan, bülbül öten vaktinde
                          Yâranla tarâb, yâr ile sohbet dileriz


Hayatın sevinci, ömrün zevki, dünyanın tadı -doğruyu söylemek gerekirse- en çok, dostlarla bir arada bulunmakla, aynı havayı soluyabilmekle, kederi de mutluluğu da paylaşabilmekle mümkündür. İnsan, bunu, zamanla daha iyi anlıyor.

Rindane hayat sürmeyi dileyen bir şairimiz de R.Necdet Evrimer: "Başlarsa harâbât-ı ilâhîye sefer / Bitmek, yine son câm ile encâma değer / Tat zevkini ömrün ki hayat işte budur / Rindâne sefâ sürmeli mümkünse eğer" .


Mutluluk:

Gerçekten sadece "rindâne (Epiküryen)hayat" yaşayanlar mı mutlu olurlar? Hayır, çünkü mutluluk izafîdir, özneldir; kişiden kişiye, yaştan yaşa, toplumdan topluma, zamandan zamana, devirden devire … değişir. Yalnızca servetin, medeniyetin, bilim ve teknolojinin insanları mutlu kılmaya yetmediği bugün de tartışılıyor. Aslında mutluluğun sırrı, "daha fazlası"nı arama değil "daha azı"ndan keyif alma anlayışında / düşüncesinde/felsefesinde yatmıyor mu? Başarı, istediğimizi elde etmekse mutluluk, elde ettiğimizi sevmektedir. Kültürümüzde "şükür"(aza kanaat), az olan şeyi çoğaltır; ona bir de "sevgi"yi katarsak her şeyin birden değişiverdiğini görürüz. Aslında Hakk'ın hazinesi çok zengindir, onu anlamak gerekir:

 

                          Hissen var ise hazâin-i mânâdan
                          Âgâh olagör hakaayık-ı eşyâdan
                          Herkes yer içer, döker saçar, kârı biter
                          Eksilmez o şey hazîne-i Mevlâ'dan
(Nâbî)


Fuat Bayramoğlu'na göre mutlu olmak, hangi yaşta olursa olsun, insanın kendi elindedir; yeter ki hayata o gözle bakabilsin:

 

                           Bıkmış değilim, hayat güzeldir hâlâ
                           Vuslat, yine bir ömre bedeldir hâlâ
                           Pek fazla değil istediğim: Sevgiyle
                           Kır saçları okşayan bir eldir hâlâ


R u b a i l e r   r u b a i l e r:

Aslında bir Divan şiiri nazım şekli olan rubailerin, özellikle Yahya Kemal'in Ömer Hayyam tercümeleri ile başlayan bir ilgi  -hatta bir "akım, özenti veya moda" demek de mümkün-  sonucu,  20. yüzyılın ilk yarısında, âdeta küllerinden doğduğunu söyleyebiliriz. Bu yeniden doğuş akımına, Ömer Hayyam rubailerinin, Fitzgerald tarafından yapılan İngilizce tercümeleriyle Batı edebiyatlarında  tanınmasının da yol açtığını ekleyebiliriz. Bizde 20. yüzyılın ikinci yarısında rubailerin -Arif  Nihat Asya'nın ifadesiyle- "taş devrini gül devri"ne dönüştürdüğü daha iyi anlaşılmış, birçok şairimizin sanat ve edebiyat dergilerinde rubaileri yayınlanmış, onlardan büyük bir bölümü de kendi rubailerini kitaplaştırmıştır. Çok fazla olmamakla birlikte antolojilere de rastlıyoruz. Daha geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz merhum Memduh Cumhur'un en büyük dileklerinden birisi de rubailerle "hem-hâl" olmaktı:

 

                         Daldıkça bu âlemde derinden derine
                         Söz mülkünü seçtim nice mülkün yerine
                         Kalbim ve lisânımla ulaştır Rabb'im
                         Ecdâdımızın vecîz rubâîlerine

 

Hatırlayacaksınız Yahya Kemal, Klasik Türk Şiirimizin "ihya"sı yolunda "Eski Şiirin Rüzgârıyla" hâlâ okuduğumuz gazeller de yazmış, Divan şiirimizin sonsuza kadar yaşayacağını ilân etmişti:

 

                          Eslâf kapıldıkça güzelden güzele
                          Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele
                          Sönmez seher-i haşre kadar şi'r-i kadîm
                          Bir meş'aledir, devredilir elden ele
                                                

Ben de onun bu meş'alesinin, geçmişte olduğu gibi bugün de bir bayrak yarışı gibi ellerde taşındığını düşünüyorum:                          

                                    

                                         O  SES
                         Hâlâ dilimizdedir rubâîler de
                         Mânâ-yı nihân, -âh- onu bulsam nerde?
                         Yâdımdaki âşinâ sesin bülbülüyüm
                         Her dem açacak "o gül", kapanmaz  perde

 

 

Yazının ilk bölümü için:

Rubâî Okur musunuz? (1)

 

 


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!