RÖPORTAJLAR
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT

Rubâî Okur musunuz? (1)
Eklenme Tarihi: 31 Ocak 2019, Perşembe 21:50 - Son Güncelleme: 31 Ocak 2019 Perşembe, 21:50
Font1 Font2 Font3 Font4



Rubâî Okur musunuz? (1)
Muhammet APAYDIN

                                                                        

(1)

Zaman zaman yalnız kalmayı, her türlü kaygıdan uzak bir yerlere kaçıp gitmeyi ya da -en kolayı- odanıza çekilip tefekküre dalmayı denediniz mi hiç? Hadi yaşadığımız bir ömür gücümüze gider, şu geçen bir yılın, hiç olmazsa -sıcağı sıcağına- bugünün muhasebesini yapmayı, son 24 saatin raporunu çıkarmayı, sağlıklı bir "değerlendirme"de bulunmayı denediniz mi?

Fark edebildiniz mi, insan yalnız kalmadıkça hiçbir şeyin doğruluğunu sezemezmiş. Düşünebilmek, olayların ve insanların ardındaki gerçekleri arama arzusuna kapılmak, kısaca kafamızdaki bütün sorulara cevaplar bulabilmek için ruhumuzun sükûna, ıssız bir gölün durgun sularındaki sessizliğe, âdeta bir "ibadet vecdi"ne ihtiyacı vardır. Bir tabiat hayal edin, şehrin olumsuzluklarından âzâde kalmış, yemyeşil bir çevre, masmavi bir gökyüzü … El sallayın bulutlara, selam verin suda yüzen ördeklere, kuşların korosuna siz de katılın, arıları kelebekleri kovalayın… Yorgun düşünce de bir ağacın gölgesine sığının. Karıncaların hummalı seferlerini hayranlıkla gözleyebildiniz mi, bir tohumun toprağı yarıp da başını güneşe uzatabilmesindeki mucizeyi keşfedebildiniz mi… tabiat kitabını sökmeye, bir ucundan da olsa dünyayı ve hayatı anlamaya / anlamlandırmaya başladınız demektir. İşte böyle durumlarda benim yardımıma "r u b a i"ler yetişiyor, bir sığınak oluyor bana, fikrimi ve ruhumu dinlendiriyor.

"Bilge, yüce varlığın seyrine dalar / Gafil ise onda "dostluk – düşmanlık" arar / Deniz, deniz olduğu için dalgalanır / "Çöp"e  sor,  hep onun içindir dalgalar!"  İşte böyle bakabilmekte hüner dünyaya, hayata, olaylara, insanlara …;  ibretle, tevazuyla, sevgiyle, saygıyla …

 

Dünya hayatı, bir "oyun ve eğlence" midir?

 

Düşünürlerin en fazla kafa yorduğu konular arasında "hayat", nasıl yaşanması gerektiği ve "ölüm" düşüncesi ilk sıralarda yer alır dersek yanılmış olmayız. Birisi, "Yaşam, siyahı da olan bir gökkuşağıdır." derken bir diğeri "Hayat bir maceradır, hazır bir reçete değil."  diyor; bir diğeri ise "Ağlayarak doğar, yakınarak yaşar, hayal kırıklığı içinde ölürüz." diyerek daha karamsar bir tablo çizer. Russel, "İyi hayat, sevgiden ilham alan ve bilgiyle yönetilen bir yaşamdır." öğüdünde bulunurken Einstein ise "Ancak başkaları için yaşanmış bir hayat değerli bir yaşamdır." diye kestirip atar. Montaigne ünlü "Denemeler"inde: "Yılların sayısı değil nasıl yaşadığımız önemlidir; bir insan, çok uzun ömür sürse de çok az yaşamış olabilir." iddiasında bulunuyor. Victor Hugo ise hayatı "bir kesik (eksiltili) cümle"ye benzetir, üç noktayla biten… Hayata en güzel bakış, bence şudur: "En büyük hayat sanatı, kendimizden üçüncü şahıs olarak bahsedebilmektir." (E. Michel Cioran) Ben değil o !

 

Harezmli P. Mahmut, bir bilgeye danışır; cevap ilginç: Hayat nedir diye sormuştum bir bilgeye / "-Çınar ile yıldırım, mum ile pervane!" / Ah, aldatıcı oyun; bu bahse kim girer? / "-Bir saf adam, ya sarhoş ya da deli divane!" Bir şarklı filozofa yakışan cevap da bu olmalıydı; ama mesaj, evrensel. Düşünüyorum da "çınar" mı yoksa "mum" mu olmak daha iyi? Siz de hayır hayır ,  "hiçbirisi" mi diyorsunuz?

 

Asıl dikkatleri çeken husus,- yukarıdakiler dışında –  birçok filozof ve şairin de dünya hayatını bir "oyun" olarak görmeleri ve bu benzetmeden hareketle birtakım akıl yürütmelerde bulunmalarıdır:

 

"Bütün dünya bir oyun sahnesidir; kadın erkek, bütün insanlar da sadece oyuncular, her birinin giriş ve çıkış zamanları vardır." diyor tiyatro ustası Shakespeare. Seneca da "Hayat bir oyuna benzer; önemli olan ne kadar uzun olduğu değil ne kadar iyi oynandığıdır." demiş. Ünlü komedyen Charlie Chaplin de "Hayat, yakın çekimden bakıldığında bir trajedidir, uzun çekimdeyse bir komedi!" diyerek bizi yine güldürüyor. Pascal ise yıllar önce tam tersini söylemişti: "Hayat komedisi ne kadar tatlı geçerse geçsin son perde daima acı verir." S.J. Lec ise daha ustalıklı konuşmuş: "Yaşam tiyatrosu da reji ister!"

İşte buradaki anahtar kelime "reji", bana, yine Ömer Hayyam'ın o meşhur rubaisini hatırlattı:

Biz kuklalarız, oynatan ustaysa felek
Benzetme değildir bu, tamamen gerçek
Dünyada biraz oynayıp eğlendirerek
"Hiçlik" denilen sandığa girdik tek tek

 

Türkçemize Sabahattin Eyuboğlu tarafından kazandırılan bu muhteşem şiir, "alegori"lerle yüklüdür. Hayyam, dünyayı ve hayatı, bir savaş/mücadele oyunu kabul edilen "satranç"a benzetmiştir. Tam bir satranç oyunudur hayat: Biz insanlar "kukla", yani piyonlarız; aslında çeşitli roller vererek bizi kurallarına göre oynatan usta el ise felektir, dünyadır, kaderimize hâkim olan güçtür. Bunu, sakın bir hayal ürünü olarak kabul etmeyin; şah rolünü oynayanlar da vezir, kale, fil, at…rolünü oynayanlar da canlı olarak aramızda yaşıyor. "Çoban matı" da var bu oyunda; bir piyonun (rütbesiz askerin) -belki- oyunun sonuna doğru "vezir"liğe yükselmesi de mümkündür. Bu hiyerarşi, dünya kuruldu kurulalı, hemen her toplumda görüldüyse de "rolü" bitenlerin (vurulan taşların demek istiyor)  gideceği yer hep aynıdır: "Hiçlik/yokluk sandığı!",  yani tabut! Oyundayken / hayattayken gücü/unvanı/rolü ne olursa olsun bu "kahraman"lar, biraz eğlendikten/oyalandıktan sonra, (oyunu kazansalar da kaybetseler de) her fâninin gireceği mekân, "sandık"ta /"kutu"da toplanacaktır; tabii ki rütbeleri sökülmüş olarak! Ancak bu oyuncular, hangi oyun metnini /senaryoyu oynamışlardır, rejisör kimdir? "Bu eser, "levh-i mahfuz"da yazılı olduğuna inanılan ilâhî bir metin midir yoksa biz insanların şahsî iradeleriyle, olayların akışına göre canlandırdıkları  "doğmaca/kurmaca"(irticalî) bir oyun mudur?

Yüce Allah da Kur'an-ı Kerim'in üç ayetinde -çok ilginçtir-  dünya hayatını bir oyun ve eğlenceye benzetmiştir: Ankebut / 64, Muhammed / 36, Hadid / 20. Üçüncüsü: "Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs, kendi aranızda bir övünme, malda ve evlatta bir yarıştan başka bir şey değildir…. Dünya hayatı, gururlanmaya sebep azıcık bir menfaatten başka bir şey değildir…" Elbette âhiret hayatı, hayatın ta kendisidir. Eğer siz iman eder, (inkârdan ve günahlardan) korunursanız Allah size karşılığını verir… Öyleyse bu "oyun"un kurallarını iyi kavramak ve hayat  tiyatrosunu, kurallarıyla oynamak gerekiyor biz insanoğlu için; gaflete düşmeden, yanılmadan, aldanmadan… Yukarıda andığım düşünür ve şairlerin, bu ayetlerle benzerlik gösteren duygu ve düşünceleri, tek tek incelenmesi/karşılaştırılması gereken hususlardır, diye düşünüyorum; özellikle kader açısından…

            

Rubai – terapi:
 

21. yüzyılda tıp dünyasının en çok ilgilendiği konulardan birisi de "ruhsal tedavi" dir. Gelişen teknoloji ve yükselen medeniyete karşılık insanî/moral değerlerin zayıflaması ile ortaya çıktığı sanılan  -başta- "depresyon" gibi sinir ve ruh hastalıkları ve bunların tedavisi, uzmanların kafasını fazlasıyla meşgul etmektedir. Bir ruh sağlığı profesörünün Yunus Emre'nin şiirleriyle/ilâhileriyle bir ruhsal terapiye giriştiğini görmek, beni hiç şaşırtmadı. Çünkü ben de zaman zaman Yunus Divanı'nı elime alır, önceden defalarca okuyup altını çizdiğim şiirleri, yine tekrar tekrar okuyup, mesajlarını yeniden anlamlandırmaya, yorumlamaya bayılıyor ve bundan da sonsuz bir zevk alıyor, huzura eriyordum.

 

Şimdi artık  r u b a i lerle de teselli bulmaya başladığımı itiraf etmeliyim. Rubaileri okudukça  bir denge çubuğu (muvazene sopası) gibi, onların beni ayakta tuttuğunu hissediyorum; sevgi, saygı, hak hukuk, dostluk, tevazu, vefa, kardeşlik, paylaşma gibi erdemler… Ömer Hayyam'dan Hz. Mevlâna'ya, Fuzulî'den Nâbî'ye, Yahya Kemal'den Arif Nihat Asya'ya, Ümit Yaşar Oğuzcan'dan Fuat Bayramoğlu'na… bir rubailer geçidi… Edebiyatla, şiirle ilgilenenler rubaiyi  bilir: Aruzun mûsikîli dilinin sağladığı ahenkli bir söyleyiş; sadece bir dörtlükte  güçlü, etkili ve harika bir "düşünce"nin güzel bir nükteyle gönüllere akıverip  hafızalara nakşedilmesi …  İşte rubainin sırrı ve rubai şairinin cesareti, ustalığı, başarısı…

                                          Övünme, dünya sana yağdırsa da ikbal, şan…
                                          Az mıdır yükseklere çıkıp da yuvarlanan?
                                          Şan, bir zehirli yılan; oynatmaya kalkışan
                                          Sakınsın! Çünkü er geç öcünü alır yılan!


Umara'nın bu uyarısından sonra sözü Âsafî  alıyor:
 

                                          Her mert olanın meşrebi merdâne midir?
                                          Her meh-veşin gamzesi şâhâne midir?
                                          Kimden işitirsen sözü tetkik eyle
                                          Her kavli hakîmin de hakîmâne midir?

Mülkün temeli nedir?
 

Cevabı en kolay verilecek soru değil mi? Hak, hukuk, adalet… Duvarlara kazımışızdır büyük harflerle, hiç aklımızdan çıkmasın diye: "A d a l e t,  m ü l k ü n   t e m e l i d i r ! " Kutsal bir cümle. Mülk, saymaya gerek yok, mâlik/sahip olduğumuz her şey, maddî manevî … Hani Yunus : Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?… diye sormuyor muydu?  Ya "cihan fâtihi" Yavuz Sultan Selim'e izafe edilen şu mısraların anlamı ne? "Mülk-i dünyâ kimseye kalmaz, sonu berbâd olur / Kâfirim ger var ise içinde bir taşım benim!" Necati Yazgan da "Yunus vasfında" yazdığı rubaisinde "mülk"ün, sahibine bir "yük" olduğunu vurguluyor: "Dünya malının yongası yük sahibine / Kabrindeki toprak gibi mülk sahibine / Şâh olsa da bir gün bu cihândan gidecek / Mal sahibi, mülk sahibi, ilk sahibine!" Bir başka rubai şairi Cahit ÖNEY ise "hakk"ın aslında Ulu Yaradan'ın bir vasfı olmasına karşılık, bugün de -dünyanın her yerinde- mahkemelerden âdeta kovulduğu iddiasında bulunuyor:

                                          Ey, bizlere bir hayli uzaklarda gülen
                                          Ey, bir daha kıymet bulamazmış görülen
                                          Ey, sen ki Cenab-ı Hakk'a en fazla yakın
                                          Ey, mahkemelerden mütemâdî sürülen*


Burada şair, son dizeyi Tevfik Fikret'ten bir kelime eksiğiyle iktibas ettiğini hatırlatıyor:
                                         *"Ey, mahkemelerden mütemâdî sürülen hak!"


Anlatırlar: Hz. Ömer'in, Müslüman olmadan önce de kölesi varmış. "Niçin Müslüman oldun?" diye kırbaçlayıp duruyormuş onu.
 

Sonra … sonra… roller değişir: Köle devenin üstünde, Hz. Ömer ise yaya, elinde devenin yuları, Kudüs'e girerler bir gün!

Biliyor musunuz, "devletler kılıçla kurulur, adaletle yaşar"mış.

Şu anlatacağım olay bir 3. sayfa haberi; ürpertici olduğu kadar acı derslerle dolu:
 

"Portekiz'de 27 yaşındaki Sophie Lagoa adlı bir kadın sürücü, sarhoş olarak araba kullandığı gerekçesiyle trafik polisleri tarafından yakalanarak mahkemeye sevk edilir.  Kadın, bu ağır trafik cezasından kurtulabilmek için kendi alanında "uzman" olan Av. Eduardo Borja ile anlaşır. Avukat, bütün hünerini kullanarak bayan Sophie'yi ceza almaktan kurtarır.

Başına gelen bu belâdan ders almayan Sophie Lagoa, "beraat"ini kutlamak için bir bara gidip sarhoş oluncaya kadar içer; sonra direksiyonun başına geçer. O sarhoş kafayla yolda giderken bu kez bir kişiye çarparak onu 20 m. kadar (arabasıyla) sürükler. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan adam, bütün müdahalelere rağmen kurtarılamayarak ölür.
 

Bayan Sophie Lagoa, hapishanenin yolunu tuttuktan günler sonra, arabasıyla çarparak ölümüne sebep olduğu adamın Av. Eduardo Borja olduğunu öğrenecektir.

 

"Başımıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir." (Kur'an-ı Kerim, Şûra /30)


Genceli Nizamî, yüzyıllar öncesinden sesleniyor:
                                                    Temeli adalettir bütün zaferlerin
                                                    Kötülüklerse zulümdendir, bunu bilin
                                                    Ayıplarımızı örten, lütuf ve ihsan
                                                    Erdemlerin faydasız, varsa cimriliğin


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!