RÖPORTAJLAR
  • İhsan Kurt ile Mülakat  
    İhsan Kurt ile Mülakat  
  • Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”

Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
Eklenme Tarihi: 25 Aralık 2020, Cuma 21:22 - Son Güncelleme: 25 Aralık 2020 Cuma, 21:28
Font1 Font2 Font3 Font4



Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
Özge Nur ÜNAL

 

 

 

 

-Özge Nur Ünal: Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz ve beni kırmadığınız için teşekkür ederim. Müsaadenizle sohbetimize biraz kişisel sorularla başlayalım. Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Gelenek ve göreneklerden bağımsız mı yoksa çocukken öğrendikleriniz mi sizi bugünlere getirdi?

 

 

 

-Mehmet Aça: İyi bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum. Köyde, köy ortamında doğa ile iç içe büyüdüm. Küçükbaş hayvanlara, büyükbaş hayvanlara çobanlık yaptım, tarlada çalıştım. Daldan erik topladım, bizzat kayısıyı dalından koparıp yerdik, domatesi dalından yerdik. Sürekli üreten ve enerjisini aktarabilen bir çocukluk dönemiydi. Bugünkü dört duvar ve apartman dairesine sıkışmış yahut apartmandan alınıp kreşe getirilen tekrar dört duvar arasına hapsedilip gerilim yaşayan bir çocukluk yaşamadık. Köpek de ısırdı, ağaçtan da düştüm, kafamı gözümü de yardım. Eğer şu an için psikolojik ve fiziki sağlık açısından ayakta duruyorsak o çocukluk döneminin etkisi, beslenme şartlarının etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü enerjimizi biz atabiliyorduk, yalın ayak toprağa basabiliyorduk, toprakta yuvarlanabiliyorduk, canlı sevebiliyorduk; keçi, koyun oğlak vs. İyi bir çocukluk olduğunu düşünüyorum bunları yaşayabildik. Aynı zamanda geleneksel bir ortamda, kültürün yaşandığı ve yaşatıldığı (Konya’da) değişimin ve dönüşümün yaşandığı elbette ki kentler kadar değil fakat köylerin de etkilendiği bir ortamda büyüdüm. Elektriğin gelmesi, suyun gelmesi, televizyonun gelmesi biz de bunları yaşadık ama köy toplumları daha geleneksel bir yapıyı sürdürdükleri için avantajım oldu. 

 

 

 

-Özge Nur Ünal: Hayatınıza etki eden kitaplar var mıdır? Mesleki anlamda kararlarınızı değiştirmenizde etkisi olan kitaplar nelerdir?

 

-Mehmet Aça: İlkokula giderken çok kitap okuma şansım oldu. Okulun kütüphanesinden 60’lı yıllara gelmiş idealist bir öğretmen ve kitaplık vardı oradan okuyordum. Evde çocukken Dede Korkut kitabı bulmuştum, nasıl oldu nasıl geldi pek bilmiyorum ama yine bir öğretmen vasıtasıyla gelmişti. Dede Korkut hikâyelerini okuduğumu hatırlıyorum daha küçükken. Orada özellikle dikkatimi çeken Oğuzlar’ın hayatı, geleneksel hayatı, göçebe kültürüydü. Tarihi romanlar vardı, tarihi çok seviyordum. Plevne’yi anlatan, Osman Paşa’yı anlatan kalınca bir kitaptı. Yine hatırlıyorum 60’lı yıllarda gelen öğretmen vasıtasıyla Atsız’ın "Bozkurtlar" kitabını okumuştum. Ortaokula giderken tarih özellikle ilgimi çekmeye başlamıştı. Ortaokuldan itibaren amacım tarihçi olmaktı. Üniversiteye girerken de tercihlerim Tarih ve Edebiyattı. Edebiyat olmasa mutlaka tarih olacaktı. Tarih kitapları okumanın bende büyük etkisi oldu. Babam köylüydü ama gazete okurdu düzenli olarak, açık bir insan bu anlamda okumamızı da isteyen biriydi. Memlekette olan bitenleri merak eden, takip eden birisiydi. O da tarih kitapları okurdu. Özellikle tarih kitapları istikbalim ve geleceğimi çizme konusunda etkiliydi.

 

 

 

-Özge Nur Ünal: Edebiyatı nasıl sevdiniz, bu işe nasıl başladınız?

 

-Mehmet Aça: Öğretmenim konusunda çok şanslıydım. Köyde tek arabası olan kişiydi, onların hayatına gıpta ettik, onlara özendik. Öğretmenler eskiden köyde kalıyorlardı, iki kız çocuğu vardı, sosyal birisiydi. Köylülerin her türlü işine koşar, yardım ederdi, köylüyle iç içeydi. Köylünün her türlü derdine derman olur başı sıkışanı arabasına bindirir götürürdü. Okuldaki etkinliklerde bile komşu köyleri etkinliklere dahil ederdi. Üslûbu iyi birisiydi, iletişimi iyi birisiydi ve haliyle imrenilecek; gıpta edilecek bir insandı. Rol model alınabilecek biri olması sebebiyle okumamızda ve meslek hayatına atılmamızda onun etkisi oldu. O olmasaydı anne babalarımız belki de okumamız konusunda bu kadar istekli olmayacaklardı. Yani “olunabilecek” birisi; devlet memuru, ideal biri, yaşantısı belli, altında arabası olan, davranışı oturup kalkışı belli bir hayat haliyle bizim için bir kurtuluş yolu ve istikameti belirlemek adına rol model olmuştur. Hâlâ hayattadır benden de genç görünür (gülüyor). İsmi Cengiz Göçmen.

 

 

 

-Özge Nur Ünal: Halk Edebiyatı Çok geniş bir alan, anlatmaktan ve bahsetmekten en keyif aldığınız, her Türk gencinin mutlaka bunu bilmesi gerekiyor dediği konular nelerdir? Halk Edebiyatı Çok geniş bir alan, anlatmaktan ve bahsetmekten en keyif aldığınız, her Türk gencinin mutlaka bunu bilmesi gerekiyor dediği konular nelerdir?

 

-Mehmet Aça: Uzmanlık alanım Mitoloji ve Destan. Tabii Halk Edebiyatı’nın her alanı ilgimizi çeker, bilinmesi gerekir fakat bizim işimiz halkla, insanı tanımakla. Biz, onlar üzerinden insanı ve toplumu tanımaya çalışıyoruz. Onun düşünce sistemini, geçirdiği evreleri, duygularını, korkularını, değer yargılarını destan vasıtasıyla öğreniyoruz. Okunması gerekir. Sadece hamasi duygular ve kahramanlık duyguları ile değil, destan ideal bir tip çizer. Toplumun olumladığı bütün özellikleri bünyesinde barındıran bir kahraman modeli ortaya çıkarır ve haliyle bütün olumlu değerleri temsil eder. Gerektiği zamanda içinde yaşadığı toplumu adına kendini feda edebilmelidir. Yani yararlılık esastır, mutlaka toplumuna kendini ispatlaması, rol model haline dönüşmesi gerektiğini düşünür. Bu, hayatın her alanına uygulayabileceğimiz bir şeydir. Öğretmen de olsanız akademisyen de olsanız başka bir meslekten de olsanız onu rol model olarak kendi alanınızda hayata geçirebilirsiniz.  Mitoloji özellikle toplumların inanç sistemlerinin gelişimi, günümüze yansıması, dünya görüşünün gelişim süreci ve bugüne yansıması, Dünya’yı algılama, yorumlama ve tanımlama -ki önemlidir her kültürün kendine özgü dünya görüşü vardır- bu çerçevede Mitoloji aynı zamanda dini besleyen, inanca hitap eden haliyle toplumların geleneksel Dünya görüşünü biçimlendirirler. Biz Dünyayı nasıl algılıyoruz ve nasıl yorumluyoruz. Başka toplumlar dünyayı nasıl algılıyor, yorumluyor ve tanımlıyorlar. Yani kültürel bakış açısını, dünya görüşünü anlamak için faydalıdır. Aynı zamanda toplumların inançsal ve düşünsel evrimini göz önüne koymak açısından da faydalı olduğunu düşünüyorum. Karşılaştırdığımız zaman da dünya üzerindeki toplumların benzer şeylere inandıklarını; özellikle de büyük dinlerin Mitolojik tasavvurların oluşumunda veyahut dönüşümünde önemli bir etkiye sahip olduğunu görmek ayrıca bir zevktir.

 

 

 

-Özge Nur Ünal: Türk Edebiyatı’nda Destan ve Türkü’nün yerini nasıl değerlendirirsiniz? Gereken hassasiyet ve önem veriliyor mu sizce?

 

-Mehmet Aça: Şimdi Türkü’den başlayacak olursak zaten adından da anlaşılacağı üzere bize ait olan ezgiler. Hepsinin bir hikâyesi vardır ve haliyle aslında bizim toplumumuzun belli bir kesiminin maceralarını anlatır. Türküleri sadece bir ezgi ve manzum bir söz olarak düşünmemek lazım. Türk toplumunun pek yazılı felsefesi yoktur ama şifai, sözlü felsefesi vardır bu da türkülere müthiş şekilde yansır. Dünyaya bakış açısı, evreni algılaması, olaylar karşısındaki tutumu özellikle bu noktada Türküler üzerinden anlamak dikkate değerdir. Sadece zevk ve estetik açısından değerlendirmemek gerekir. Ama hayranlığım da var onu söylemek isterim. O müziği ortaya koyan insanlar nasıl insanlardır… Hatta bazen derim profesör olmasaydım da keşke şöyle güzel bir şarkı besteleyebilseydim ya da müzik aleti çalabilseydim. Aynı zamanda imrendiğim bir alandır. Birinin duyduğu bir acıyı, sevinci böylesine güzel bir ezgiyle, böylesine güzel bir söz dizgesiyle ortaya koymuş olması tanrısal bir vergi olsa gerek. Her türkü dinlediğimde -bu oyun havası da olabilir ağıt da olabilir, bozlak da olabilir- şu açıdan önemsiyorum farklı gruplardan oluşan Türk toplumunun ses çeşitliğini, ses zenginliğini ortaya koyması, bölgesel çeşitliliğini ortaya koyması önemlidir. Bir Ege türküsü, Orta Anadolu türküsü, Karadeniz türküsünde ben bu çeşitliliğimizi; dil çeşitliliği, musiki çeşitliliği, ağız çeşitliliğini görüyorum. Duyguların, düşüncelerin ifadesi açısından kaybolmaması yaşatılması lazım. Özellikle duygudaşlık açısından mesela bir Bozlak duyduğumuzda bir ağıt duyduğumuzda bir Yemen türküsünü dinlediğimizde biz bütün farklılıklarımızı bertaraf ederiz. Eğer bir türkü duygusal birliktelik sağlıyorsa her türkü yeniden doğmak, tazelenmek anlamına gelir. Bu benim açımdan son derece önemli. Destana gelince daha önce de bahsetmeye çalıştım. Bir tarafta resmî tarihimiz var bir tarafta ise menkıbevi tarihimiz var romantik tarih dediğimiz. Olaylar geniş halk kitlelerinde olağanüstü şekilde algılanabilir. Halk bunu kendi muhayyilesi içinde anlamak istediği gibi anlar ve o daha popüler hâle gelir. Örneğin Çanakkale Savaşları'nı biliyorsunuz. Hepsi kayıt altında, kaç yılında oldu, kim ne kadar şehit verdi, nerden çıkarma yapıldı, kim ne kadar kayıp verdi biliyoruz ama daha çok onun efsanevi ve destani boyutunu dinlemek istiyoruz. Bu noktada destan toplumda öne çıkmış tarihsel kişilikleri efsanevi kişiliğe dönüştürülmesidir. Olmuş bitmiş olayların romantik bir tarzda menkıbevi biçimde anlatılmış olmasıdır. Toplumun geçmişe bakış açısını, kahramanlara ve liderlere bakış açısını öğrenmek açısından da önemli. Bir tarafta yönetenlerin ve galiplerin yazdığı yazılı kaynakta bulunan resmi tarih var bir tarafta da sözlü tarih dediğimiz bir olgu söz konusu ki haliyle destan, sözlü tarihin ifadesi bakımından, geniş halk kitlelerinin o olayları değerlendirme biçimi açısından yararlı. Tarihi belge değildir ancak tarihe ışık tutar, bizim için önemlidir. Türkiye’de Edebiyat ve okuma bakımından gereken önemin verildiğini düşünüyorum. Bu destanların sinema filmi yapılmalı ve görselliğe hitap etmesi gerektiğini hem kültür ekonomimiz hem de tanıtılması açısından düşünüyorum. Geleneksel format ile de çekilebilir ancak günümüz kuşağını da yakalamalı, oradaki tiplerin ve motiflerin alınarak yeni anlatılar oluşturulmalı.

 

-Özge Nur Ünal: Türk Kültüründe mitolojik ögeler kültürle iç içe midir? Farklı bir alanda kendiliğinden mi oluşmuştur? Kültürümüz ortaya koyduğumuz mitolojik mahsulleri etkilemiş midir?

 

-Mehmet Aça: Bunu birbirinden bağımsız düşünemeyiz. Mitolojik ögeler dediğimiz inanç, kültür. Kültür dediğimiz inancınızı, bilgiyi, düşüncenizi, değerlerinizi, yaşam biçiminizi de kapsar. Uygarlıkların ve kültürlerin oluşumunda önemli bir yere sahiptir. Tavukla yumurtayı birbirinden nasıl ayıramazsak mitoloji ve kültürü de ayıramayız.

 

 

 

-Özge Nur Ünal: İslamiyet’in kabulüyle mitolojik unsurlar sekteye uğramış mıdır?

 

-Mehmet Aça: Bu ögeler sekteye uğramaz. Şöyle olur; zenginleşir. İslamiyet öncesi olan pek çok unsur artık İslamileşmiştir. İslam’dan önce de biz zengin bir anlatı geleneğine sahiptik bunu İslam coğrafyası ile sentezleyerek zenginleştirdik. Örneğin bizde “Atalar Kültü” inancı vardı bunu “Hızır” kültü ile birleştirdik. Umay Ana inanışını Fatma Ana ile birleştirdik. Uzlaşabileceğimiz, adapte edebileceklerimizi dahil ettik. İslam’ın içinde olmayan ögeleri bile getirdik İslâmî hayat içerisine dahil ettik. İslâm kaldırabileceklerini aldı, izin verdi. Vahdet ve şirk olgusunu ortadan kaldırmayacak unsurlarla çatışma içerisine girmiyor. Vahdet ilkesine aykırı bir şey olduğunda ise buna direniyor. Buna rağmen toplumlarında toplum bilinçaltı vardır. Ne kadar müslüman olursa olsun İslam öncesine ait pek çok unsuru İslamî diyerek devam ettiriyor. Anadolu’da köylere gittiğiniz zaman eski inançlardan kalma Şamanizm’e, Tengricilik'e ait pek çok unsuru bulursunuz ki hiçbir kültür saf değildir haliyle hiçbir inanç sistemi de saf değildir. Sosyal boyutuyla bakarsanız burada sentetik, bağdaştırıcı bir karakter arz eder. İtikadi İslâm burada belirleyici olur ve bu noktada sekteye uğradığını düşünmüyorum aksine günceller ve zenginleştirir.  Alp tipi Alp-Eren, Gazi tipine dönüşür haliyle toplumun yaşadığı değişim ve dönüşüme bağlı olarak beklentilerine göre anlatı tipini dönüştürür. Motif de ona göre değişir. Mitolojik unsurlar da Ön Asya’nın Sümerler’e kadar uzanan kutsal kitapları üzerinden günümüze kadar gelen pek çok unsuru da bünyesine dahil eder ve devam ettirir. Büyük oranda besler.

 

 

 

-Özge Nur Ünal: Atasözlerini dilimize, kültürümüze, inancımıza ait alt metinler olarak değerlendiriyorum. Ders niteliğinde bakarsak siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

-Mehmet Aça: Genellikle “ne yapmalıyız, nasıl yapmalıyız” gibi bir soru sorduğumuz zaman atasözleri aklımıza geliyor. Sosyal normlar ve toplumsal değerler açısından atasözlerinin ortaya çıkış süreci ve taşıdığı değer olarak bakacak olursak uzun deneyimler, birikimler sonucu üzerinden yaşanmışlık ve denenmişlikler aktarılır. Hayata dair; insan-insan ilişkileri, insan-toplum ilişkileri için işaret gibi yol gösterir. Toplumsal değerleri ve normları çocuklara öğretir yetişkinlere de hatırlatır. Hem öğretme hem hatırlatma işlevi vardır. Bazı atasözlerini bir şeyleri yaşadıktan sonra söylüyoruz örneğin: “Gülme komşuna gelir başına.” Bu da hatırlatma işlevine denk gelir, bu sözü dikkate alsaydın demektir.  Çocuklar da ilk etapta mecazları anlayamazlar fakat zamanla öğrenirler. Toplum için kılavuzluk edecek özelliğe sahiptir. İnsanlık en eski yıllardan günümüze kadar benzer sorunları yaşadı. Temel ihtiyaçlar ve temel özellikler değişmediğinden bin yıl önce işlevini yerine getiren atasözü bin yıl sonra da işlevini yerine getirebiliyor.

 

 

 

-Özge Nur Ünal: Halk Mizahı geleneğe ve yaşayışa dair unsurları göz önüne serer mi?

 

-Mehmet Aça: Halk mizahı deyince önce fıkra akla gelir. Eğlenmek, hoş vakit geçirmek bazen de anlatımı kuvvetlendirmek için fıkra anlatmayı ve gülmeyi seviyoruz. Gülmek isteyen bir toplumuz her ne kadar hayat bazen zorlasa da gülmeyi seven ve isteyen bir toplumuz. Tebessüm bir müminin bir mümine verebileceği en güzel hediyedir. İki gönlün birbirine ısınmasını sağlar, güven verir. Güldürmeliyiz ve gülmeliyiz. Gülümsemenin en önemli işlevi budur; rahatlatır. Toplumsal ve bireysel baskıdan bizi uzaklaştırır. Karagöz ve Hacivat’ı biz çok severiz, hâlâ daha Ramazan eğlencelerinde sergileniyor ve çocukların hoşuna gidiyor. Köy Seyirlik oyunları da hem mizahi boyutuyla hem de güldürmesiyle önemlidir. Mizah özellikle zor zamanlarda karşımıza çıkar, sizin adınıza hesap sorar, sizin acınızı dindirir. Bunun en güzel örneği 13. yüzyılda Anadolu sahasının en sıkıntılı döneminde Nasreddin Hoca’nın ortaya çıkmasıdır.

 

 

 

-Özge Nur Ünal: Türk Kültüründe beslenme alışkanlıkları yalnızca iklime ve coğrafyaya göre mi şekillenmiştir? Türklerin karakter özellikleri de etkili olmuş mudur?

 

-Mehmet Aça: Göçebe ve hayvancı toplum olmamız beslenme alışkanlıklarımızda belirleyici unsur olmuştur. Bozkır kuşağına baktığınız zaman hayvansal ürünler, et ağırlıklı beslenildiğini görürsünüz. Anadolu’ya geldiğiniz zaman çeşitliliği görürsünüz. Burada iklimin ve coğrafyanın etkisi var ve haliyle bu çeşitliliği Türk Dünyasında bulamazsınız bunun sebebi iklim ve coğrafyadır. Diğer milletlerin beslenme alışkanlıklarından damağımıza hoş geleni alırız, Türk toplumu değişime ve yeniliğe açıktır. Türk Dünyası'ndan Anadolu’ya doğru geldikçe et, süt kültürü tahıl ve tarımla birleşir. Yemek kültüründe dinlerinde telkinleri etkili olmuştur. İnanç gereği ne yenip ne yenmeyeceği kültürü yönlendirici olmuştur. Örneğin Çin’e düşman olan bir Türk toplumu Çin’e ait olan bir gıdayı tüketmek istemiyordu.

 

 

 

-Özge Nur Ünal: Sohbetimizi sonlandırırken başta Türk gençlerine ve Türk Dili ve Edebiyatı öğrencilerine söylemek istedikleriniz var mıdır? 

 

-Mehmet Aça: Gençlerin önce gençliklerinin kıymetini bilmesini isterim, kıymet bilmek derken geleceğe de hazırlanmak kaydıyla sağlığına ve sıhhatine dikkat ederek geleceğe hazırlanıp kendini besleyecek, okuyacak. Daha demokrat ve sabırlı olmanızı isterim. İnsan olmanızı, anlayışlı olmanızı, toplum olabilmenizi isterim. Bir kalemde hemen çizen değil, anlayışlı, sabırlı olan “Gece gibi” olma meselesine dikkat etmenizi isterim. Büyüklere çok kaptırmayın kendinizi, çok etkisi altında kalmayın. Hep birbirimizin yüzüne bakacağız, başımız dara düşünce ilk koştuğumuz kapı komşumuz oluyor. İnsanız ve insanlarla beraber yaşamak durumundayız. Kendinizi eğitmenizi, bol bol okumanızı ve okuyarak anlamanızı ona göre tercihlerinizi yapmanızı isterim. Bir görüşü benimsemeseniz de onu neden benimsemediğinizi bilmenizi isterim. Başkalarının telkinleriyle değil, kendi tecrübelerinizle hareket etmenizi isterim. Her okuduğunuz aklınızı çelecek diye bir şey yok. Bırakın aklınız çelinsin, karışmadan durulmuyor… Toplumsal konulara ve dünyaya duyarlı olmanızı isterim. Verilen her imkânı değerlendirmenizi ve dünyaya yukardan bir gözle iddialı bakmanızı isterim. Türk Dili ve Edebiyatı öğrencilerine hitaben; araştırmaları çok daha iyi yerlere getirmenizi isterim. Yabancıların bizden öğrenmesini isterim. Biz öğrenelim, biz öğretelim… Yeni yaklaşımlar geliştirelim, okuyalım, düşünelim. Düşünmek oturmak ve durulmakla mümkündür. Düşünebilen bireyler geleceği kurgularlar, kurgulayan bireyler de harekete geçerler…

 

 

 

Prof. Dr. Mehmet AÇA Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı – Özge Nur ÜNAL Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı 4. Sınıf öğrencisi


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!