RÖPORTAJLAR
  • İhsan Kurt ile Mülakat  
    İhsan Kurt ile Mülakat  
  • Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”

Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
Eklenme Tarihi: 6 Ağustos 2021, Cuma 03:40 - Son Güncelleme: 6 Ağustos 2021 Cuma, 05:11
Font1 Font2 Font3 Font4



Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
Mehmet Nuri Yardım

 

 

Muzaffer Deligöz, İslami basına büyük emekler vermiş, bu sahada ilk ciddi gazeteleri ve dergileri çıkarmış bir büyüğümüz. Bâbıâli Sohbetleri’nde onun sohbetlerini dinledik. Fikirlerinden, tecrübelerinden, hislerinden ve ideallerinden istifade ettik. Büyük bir birikime sahip olan büyüğümüz ile genel bir röportaj yapma kararını verdiğimde doğrusu enteresan bir mesele ortaya çıktı. Çok konu vardı ve ben hepsini sormak istedim. Neticede 40 civarında soru yönelttim hocamıza. Benim de 40 yıllık gazetecilik ve röportaj yazarlığı tarihimde en uzun ve en çok sorulu mülakatım ortaya çıkmış oldu.

 

 

Yazarımızın bugünlerde ayrıca çok kıymetli bir eseri neşredildi; Osmanlı’dan Bugüne Tarikatlar. Bu eser üzerinde de durduk. Bâbıâli’de kıdemli büyüğümüz olan, geçmişte İstanbul’da, Ankar’da, İzmir’de İhlas, Zülffikâr ve Uhuvvet gibi ilk İslami gazeteleri yayımlayan, İttihad ve Milli Gazete’de uzun yıllar çalışan Muzaffer Deligöz ağabeyimiz ile hayatı, çocukluk yılları, gençlik dönemi, yayın hizmetleri ve yeni eseri Osmanlı’dan Bugüne Tarikatlar kitabı hakkında konuştuk. Geçmişten bugüne tasavvuf konusunu bize ayrıntılı biçimde anlattı. Büyük birikime sahip olan hocamıza yönelttiğimiz sorular ve aldığımız cevaplar inşallah kültür hayatımıza, basın alemine ve bilhassa tasavvuf meselelerine katkı sağlar. Bu vesile ile sorularımı büyük bir hızla cevaplama nezaketinde bulunan muhterem Muzaffer Deligöz beyefendiye teşekkür ediyor, sağlıklı ve bereketli ömür diliyor, okuyucularımıza mülakatı sunuyorum:

 

 

Kitapla ve okumayla ilk münasebetleriniz ne zaman başladı? Çocukluk yıllarınızın kültürel yönünü merak ediyoruz. İlk olarak hangi yazarları, hangi kitapları okudunuz?

 

Öğrenciliğimde; okul kitaplarının dışına ilk çıkışım, pul ve yaprak koleksiyonu ile başladı. Bunları yaparken bizim neslin çizgi romanları “Tommiks, Pekos Bill” hastalığı bulaştı. Hangi sebeple okumaya başladığımı hatırlamıyorum ama, Resimli Tarih Mecmuası bu hastalıkları tedavi etti.

 

Ortaokulda bu mecmuanın verdiği bir bilgi birikimi ve tarih merakı, Türkçe öğretmenimce, öğrenciler arasında yapılan bilgi yarışmalarında üç öğretmenle birlikte jüriye alınmamı sağladı. Tabii bu, benim kendime güvenimi artırdı. Buna rağmen yazmak değil, okumak daha çok hoşuma gidiyordu. Orta son sınıfta Peyami Safa’nın çıkardığı Türk Düşüncesi ve Türk Yurdu dergileri ile tanıştım. O sırada arşiv merakım oluştu. Mesela; Peyami Safa’nın bütün yazılarını keser saklardım. Tabii, benim bu çuvallarca gazete küpürümden bıkan eşim ve annem 1974’de elbirliği ile hepsini bahçedeki ekmek fırınına atıp yakıncaya kadar…

 

Ortaokulu bu minvalde bitirdik. Liseye; Türkiye’nin sayılı okullarından biri olan Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesi’nde 1955-56 ders yılında başladım.. Okulda yatılı idim. Fen Bölümü öğrenciliğini seçtim. Birkaç fen öğretmenimizin yazdıkları kitaplar, bütün Türkiye liselerinde okutuluyordu. Bu seçim, çok çalışmayı ve gayreti gerektirdi.

 

Kastamonu Lisesi benim manevi gelişimimin de başlangıcıdır. Bu başlangıç 1960’da Ankara Hukuk Fakültesi’nde okuduğum üç yıl boyunca hayatıma yön veren bir gelişme gösterdi.

 

1960 başlarında gördüğüm bir rüyada sarıklı bir kişi, omuzuna kadar kumlara gömülmüş, çok uzaktan bana “Gel, gel” diye bağırıyor. Tanımadığım biri olduğu için yanımdakilere soruyorum “Bu kişi kim?” “Bediüzzaman” diyorlar. Ben o güne kadar bu ismi duymamışım. Uyandığım zaman da ilgilenmedim. Aradan birkaç ay geçti, aynı rüyayı bir daha gördüm. Bu defa, okul arkadaşlarıma sordum. “Bediüzzaman Nurcuların Hocası, Edebiyat bölümünde Tosya’lı Ekrem de Nurcu. Ondan öğrenebilirsin.” dediler. Ekrem Köker de yatılı olduğu için kendisini tanıyordum. “Bediüzzaman kim?” diye ona sordum. Bana küçük bir kitap verdi, “Bunu oku, kim olduğunu öğrenirsin.” dedi. Kitabın baştaraflarını biraz okudum. Pek ilgi duymadım. Kitabı Ekrem’e geri verdim. “Okudun mu?” diye sordu. “Biraz okudum.” dedim. “Sen bunu iyice bir oku, ondan sonra ben sana anlatırım.” diyerek kitabı bana geri verdi. Kitabı baştan sona okudum. Ekrem de bana birçok şey anlattı. Başka bir kitap daha istedim. Böylece Risale-i Nurları okumaya başladım. Okudukça, daha çok okumak istiyordum. Dışarı çıkma günlerimizde Kastamonu’daki Nurcuların yanına gitmeye başladık.  Bediüzzaman Hazretlerinin yakın talebesi olan ve Kastamonu'da (Kalaycı Mehmet Efendi) diye bilinen Rahmetli Mehmet Feyzi Pamuk Efendi bunlardan biri idi. Lisede okuduğum sırada, çok kereler kendisini ziyaret ederek, sohbetlerinden istifade ettim.

 

İlk yazı faaliyetleriniz ne zaman başladı? Bir dergide veya gazetede neşredilen ilk yazınızı hatırlıyor musunuz? İsmi ne idi, hangi yayın organında ve ne zaman neşredildi?

 

İlk yazımı hatırlamıyorum. Gazeteciliğe başlayıncaya kadar da yazılarım olmadı ve yayımlanmadı. Söylediğim gibi, yazmak bana zor geliyordu, okumayı seviyordum. Bu sebepledir ki, devamlı kitap alırdım. Bütün Avrupa klasiklerini almıştım. Kitabı gördüğümde alırdım ama ne zaman okuyacağımı derslerim ve işlerim belirlerdi. Bazen, bir kitabı sabaha kadar da olsa, okur bitirirdim. Bir başka kitabın sayfalarını bir ay geçse de açmadığım olurdu. Herhâlde, konularına göre ilgileniyordum.

 

Turgutlu’nun bir köyünde öğretmenlik yaparken, Risale-i Nur talebelerinden Hayri Amca diye bir yaşlı abimiz kitapçılık yapardı. Evi de, dükkânı da kitapların olduğu küçük klübesi idi. O da her yeni gelen dergi ve kitaptan bende olmayanları pazara gelen köylülerle bana gönderirdi. O; bende hangisi var, hangisi yok, benden daha iyi bilirdi. Birkaç kedisi de kendisi ile kalırdı. Biz O’na “Ebu Hüreyre (kediciklerin babası)” derdik. Cümlesine rahmet olsun.

 

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve Risalesi Nur’la temasınız ne zaman oldu? Üstatla yüz yüze görüştünüz mü? “Varisleri” olarak bilinen yakın talebeleriyle birlikteliğiniz oldu mu, hangileriyle teşrik-i mesaide bulundunuz? Neşriyat hizmetini yaparken kimlerle, nerede ve nasıl çalıştınız?

 

Yukarıda gördüğümü belirttiğim rüya sırasında Üstad sağ idi.. Aynı rüyayı ikinci defa  gördüğümde Üstad rahmet-i Rahmana kavuşmuştu. Bu sebeple kendisini dünya gözü ile göremedim.

 

1960 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nde okurken, Bediüzzaman Hazretleri’nin ilk talebelerinden ve Üstad’ın varislerinden olan Ankara Merkez Vaizi Tillo’lu Said Özdemir ağabeye kitap baskı işlerinde yardımcı olurdum. Kaldığım Hukuk Fakültesi’nin yanındaki Artukoğlu Dersanesi’nden gelip gitmek zor olduğu için, Said ağabeyin evinin bitişiğinde açtığı “Bentderesi Nur Dersanesi”ne geçtim. Bazen de, Bediüzzaman Hazretleri’nin en yakın talebesi ve hizmetinde bulunan Bayram Yüksel ağabeyin bulunduğu Hacıbayram Camii yanında olan “7 numara” diye bahsedilen dersanede kalırdım. Allah rahmet eylesin, Said ağabeyin kendisi gibi seyyidlerden olan hanımı Rahime Abla’nın üzerimizde hakkı çoktur. Biz çalışırken bize bakan, bizi düşünen hep  O idi.

 

Bu yerler, Ankara’daki Risale-i Nur çalışmalarının merkezi hükmünde idi. Bu sebeple her türlü neşriyat faaliyetleri yanında, bütün Türkiye’den Ankara’ya gelenlerin uğradığı bir yer olduğu için büyük bir hareketlilik yaşanıyordu. Hem bu hareketlilik, hem fakültenin uzak olması, hem de elimdeki işleri yarım bırakarak gitmemek için okula gidemez hâle geldim.

 

1960 Askeri yönetiminin neşriyatımızı engelleyen baskısına karşı, bir şeyler yaparak, bazı fedakârlıklarda bulunarak bu yayınları yapmak ve isteyenlere göndermek durumundasınız. Bu da çok defa geceleri polis ve asker kontrolünün azaldığı saatlerde yapılan çalışmalarla oluyordu. Dolayısıyla gündüz okula gitmeniz imkânı da ortadan kalkıyordu.Bu yayınlarda çalışacak başka arkadaşlar olsa idi, biz okulumuza devam ederek bitirebilirdik.

 

O günün şartlarında bu yükü bizim üzerimizden alacak çok az kişi geliyordu. Bunların da birçoğu, iznini kullanan memur ve askerlerdi. 10–15 gün sonra onlar gidince yine iş bize kalıyordu. Ben onların gelişini fırsat bilir, haftalarca yanlarına gidemediğim anne-babamı görmeye giderdim.

 

Bediüzzaman sağ iken de, devamlı mahkemelerde, hapishanelerde ve gözetim altında tutulduğu için yanına fazla kişi yaklaşamıyordu. O sırada da devamlı Risaleler telif edildiği için bunları yazacak ve diğer şehirlerdeki talebelere ulaştıracak kimselere ihtiyaç vardı. Birçok yakın talebesinin anlattığından öğrendiğimize göre, hapishanede yazılan risaleler, kibrit kutularının içine konularak dışarıya çıkarılıyor; gece sabahlara kadar evlerde yazılarak çoğaltılıyordu.

 

Özellikle de Latin harfleriyle çoğaltılmaya geçildiğinde; daktilolarda ve teksirlerde daha sonra da matbaalarda basılarak bu iş yapılıyordu. Bu işin önemini kavrayan ve bu hizmeti yapmak isteyenler çoğunlukla öğrenci, memur ve ordu mensubu idi. 

 

Ankara’da İhlas, Kitap Dünyası, Uhuvvet gazetelerini çıkardınız. İzmir’de Zülfikâr gazetesinde çalıştınız. Daha sonra İstanbul’da İttihad gazetesinin önce Ankara temsilcisi oldunuz, sonra 1968’de İstanbul’a yerleşerek gazetenin yazı işleri müdürlüğünü üstlendiniz. Yukarıda isimlerini andığım gazetelerin çıkış amacı ne idi? Bir toplantıda bu gazeteleri Risale-i nurları tanıtmak amacıyla çıkardığınızı söylemiştiniz, bunu biraz açar mısınız?

 

Risale-i Nurların kitap olarak basımı, 1960 Askerî Harekâtı’ndan sonra serbest şekilde matbaalarda yapılamıyordu. Önceden, polis dinî yayın olduğu için müsamaha gösteriyordu. Siyasi iktidarların anlayışına göre de bazen rahatlıkla, bazen de sıkıntılı olsa da Risale-i Nurların basımı yapılabiliyordu.

 

Mahkemelerin yakılmasına karar verdiği kitapları; içinde ayet ve hadis olan dinî kitaplar olduğu için, polisler yakmak istemiyorlar, kitapları bize geri veriyorlar, yakmış gibi de zabıt tutuyorlardı. Bir defasında, dinî hassasiyeti olmayan bir polis, kitapları yakmak için diretmiş, diğerleri rüşvetçi olduğunu bildikleri o polise aralarında para toplayarak, biz vermişiz gibi rüşvet vermişler ve kitapları kurtarmışlar.

 

1960 Askerî Harekâtı sonucu, polis askerlerin emrine girdiği için, rahat bir neşriyat imkânı kalmamıştı. Matbaacılar, makinalarına el konulduğu için, korkularından basım işine giremiyorlardı.

 

O dönemde; Ankara’daki bir kitap depomuzu, çok yağmurlu bir günde, birer gün ara ile iki defa başka yerlere taşımak zorunda kaldığımızı hatırlarım. Deponun tespit edildiğini bildiren bir haber üzerine, depoyu başka bir yere taşıdık. Ertesi gün orayı da tespit etmişler, oradan da kitapları taşımak zorunda kaldık. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken bir kamyon kitabı taşımak zorundasınız.  Son depo bir kardeşimizin Ankara dışındaki evinin tavan katı oldu.

 

Anadolu’dan gelen kitap talepleri karşılanamıyordu. Gazeteci arkadaşımız Rahmetli Ali Gürbüz, yıllardır gazete çıkarmak ve dağıtım teşkilatı kurmak hayali ile yaşıyordu. Bunun sermayesini temin için de Kuveyt’te ve Almanya’da işci olarak çalışıp para biriktiriyordu.

 

 

O, şöyle diyordu: “Askerler, darbe için kendilerine yardım eden gazetecilere büyük imkânlar ve hürriyetler tanıdılar. Şimdi herkes istediği gibi yazabiliyor. Biz de bir gazete çıkarırsak, orada Risale-i Nur’ları yayımlarız, Anadoludaki kardeşlerimize kitap yerine gazete göndeririz. Böylece darbe sebebiyle kesilen irtibat da daha fazlasıyla sağlanmış olur.”

 

Bir deneme olmak üzere o sırada Ankara’da  günlük çıkan bir bulvar gazetesi ile görüşüldü. Verdiğimiz yazıları koyarsa, her gün belli bir miktarda gazete alacağımız taahhüt edildi. Gazete sahibi şimdiye kadar gazeteden kazanamadığı kadar para alacağını anlayınca, bir sayfanın olduğu gibi Ali Gürbüz tarafından hazırlanmasını kabul etti.

 

Birkaç gün gazeteyi Anadolu’ya gönderdik. Sonra baktık ki, Üstadın hayatını anlatan ve Risale-i Nur yazılan sayfanın arkasında dansöz resimleri, çıplak kadınlar konulmuş. Bunları siyah boya ile kapatmaya çalıştık, olmadı. Üzerlerine beyaz kağıtlar yapıştırarak gönderdik. Ülkede askerî idare var. Biri bunu Örfi İdare Komutanlığı’na ihbar etmiş, subaylar adamı çağırmışlar, tehdit etmişler. O da korkmuş, çareyi çıplak resim koyarak bulacağını zannetmiş. Bu defa da biz vazgeçtik.

 

İkinci bir alternatif daha ortaya çıktı. Haftalık olarak çıkan İrşâd gazetesinin sahibi ile görüşüldü. Eğer Ali Gürbüz’ü Yazı İşleri Müdürü olarak alır ve O’nun Risale-i Nur ve Bediüzzaman hakkında yazdıkları yayınlanırsa, her hafta belli bir miktarı almayı taahhüt ettik. Verdiğimiz yazılar çıkmaya başladı. Bunlara da baskı yapılmış ve 4 sayı sonra gazete özür dileyerek yayını sonlandırdı.

 

Artık kendimizin gazete çıkarmasından başka alternatif kalmadığından, Said Özdemir Ağabey, kendimizin gazete çıkarmasını kabul etti. Üstad Hazretleri; 54 yıl önce 1909’dan itibaren İstanbul’da 12 gazetede makaleler yayımlamış, hatta kendisi haftalık bir gazete çıkarmak için, 1  Şubat 1909’da haftalık, Türkçe ve Kürtçe, Ma’rifet ve İttihad-ı Ekrad adıyla haftalık gazete çıkarma müracaatında bulunmuştur.

 

Ayrıca; 1949 da “Risale-i Nur, Bu mübarek vatanın manevi bir halaskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli manevi belayı def etmek için matbuat âlemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı gelmiş veya gelecek gibidir zannederim.  Risale-i Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’anî vazifesini görebilir ve âlem-i İslam’ın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisaniyle konuşmak lâzım gelmiş.” dememiş mi idi? İşte, O’nun bu arzusunu 14 yıl sonra  biz yerine getirebilirdik.

 

Diğer ağabeyler ile de istişare edilerek haftalık bir gazete çıkarılmasına karar verildi.  Gazeteyi; Said Özdemir’in başkanlığında Ali Gürbüz, Muzaffer Deligöz, İsmail Anbarlı ve Zeki Birbilir’in çıkarması kabul edildi. Böylece; ilk defa Risale-i Nur Talebelerinin bir gazetesi olacaktı. 15 Kasım 1963 de İhlâs gazetesinin birinci sayısı yayınlandı.

 

İhlâs gazetesinin 13 sayısını gören Millî Birlik Komitesi üyesi Albay Mucip Ataklı, Ankara Sıkı Yönetim Komutanı Org. Cemal Tural’ı arayarak; “ Paşa, Paşa… Nurcular merkezi hükûmette cirit atıyor, siz uyuyorsunuz.” diyerek uyarıyor. Tabii burada, bir Albay’ın, bir Orgenerale emir verebilmesi ve kuşatma tarzı, askerî darbelerin çarpıklığına güzel bir örnektir. Bunun üzerine Cemal Paşa gazetemizi 15 gün kapattı. Kapanma sonrası ilk sayıda askerlere inat gibi, “Ey Âlem-i İslam” başlıklı bir yazıyı tam sayfa yeşil renk yazı ile yazdık. Tabii ertesi gün askerî jeep gelerek hepimizi Sıkıyönetim Komutanlığı’na götürdü. Cemal Tural bize bağırdı, çağırdı, bizi tehdit etti. En sonunda da gazeteyi temelli kapattığını, bizi de Ankara’dan sürdüğünü söyledi.

 

Biz daha sonra anladık ki, Cemal Paşa bizi korumuş. O dönemde hiçbir mahkeme kararı ve delil olmadan insanları tevkif ediyorlar, aylarca hapiste kalabiliyorsun, kimse de seni arayamıyordu. Paşa bizi Ankara’nın gözü önünden uzaklaştırmak istemiş. Yoksa, hepimizi tevkif edebilirdi. O sırada; büfeci Hakkı Morgül, kahvede otururken ortaya bir laf atmış: “Zeytinburnu'ndan Yassıada'ya tünel kazıp Menderes'i kurtarabilir miyiz?” Bunu duyan bir CHP'li şikâyet etmiş. Morgül, 1 yıl hapis yattı.

 

Biz de Ankara’nın gözünden uzak İzmir’e giderek, gazete yayımına orada devam ettik. Önce Zülfikâr, daha sonra da Uhuvvet gazetelerini yayınladık.  Bu gazetelerde, Risale-i Nur ve İslami haberler dışında yayın yapılmıyordu. Fakat orada da bir başka Paşa ile kapıştık. 60 askeri harekâtının Doğu Menzil Komutanı olan Tümgeneral Faruk Güventürk. Bu zat, Cumhuriyet gazetesine verdiği beyanatta, “Nurcular komünistlerden daha tehlikeli; hatta Nurcular yeşil komünisttir.” demiş.

 

Kayseri Haber gazetesi bu konuyu şöyle anlatıyor: “…Bunun üzerine Said-i Nursi’nin talebelerinden bir grup, İzmir’de çıkarttıkları gazete ile (1964) Güventürk’e hitaben, “Sen şerefli Türk Ordusunun bir paşası değil, komünistlerin maşasısın.” diye yazdılar. O gazete Kayserililer tarafından İzmir’den getirtilerek dükkân dükkân dağıtıldı.”

 

Kayseri Bölgesi Örfi İdare Komutanı olan Güventürk, yolda gördüğü berelileri kamçı ile dövüyor, Mustafa Kemal’in  resmini asmayan dükkân sahiplerini tehdit ediyordu. Kayseri bölgesinde bulunan bütün Kaymakamlıkların önüne Mustafa Kemal heykeli diktirmekle de maruftu. Ancak O’nun tehditlerine karşı duran iki kişi basına da yansıdı. Paşa, İmam-Hatip Okulu’nda öğretmenleri toplayıp, dinî bir nutuk atıyor. O sırada okulun Meslek dersleri öğretmeni olan Sabahat Karakılıç başına geleceklere aldırmadan: “Paşam sizin biraz önce Kuran-ı Kerim´i kaynak göstererek âyet diye sarfettiğiniz cümleler, bizim Kitabımızda yok. Yoksa siz bu sözleri İncil veya Tevrat´tan mı aldınız?” diyor.

 

Güventürk, Zara’da bulunan bir Lokantada Abdulhamid’in resminin asıldığını, ama Mustafa Kemal’in resminin olmadığını haber alıyor. Derhal Zara’ya gidiyor ve Paşalık arabası Lokantacı Yûnus’un işyerinin önünde duruyor. Yûnus efendi yaşlı, beyaz sakallı, efendi bir kişi. Hemen kapıya koşuyor. Paşa başlıyor bağırmaya, hakarete. Yûnus efendi, “Paşa Paşa, burası benim işyerim. Kimin resmini asacağıma sen değil, ben karar veririm. Biz duyuyorduk ki, askerler hürriyet getirmişler. Bu mu sizin hürriyetiniz?” Paşa tehditler savurarak gidiyor.

 

O sırada Zara Kaymakamı olan Ömer Yalçın Dokuzoğuz, benim ortaokulda velim ve Fransızca öğretmenimdi. Zülfikar gazetesinde kendisine cevap olarak yazılan yazılar sebebiyle Güventürk bizi hakaretten mahkemeye verince, Ömer Yalçın Bey şahitlik yapmak istedi ve Mahkemeye, Güventürk’ün bu şekildeki muvazenesiz hâllerini anlattı.  Mahkeme; o sırada suç sayıldığı hâlde, Nurcu olduğumuzu ispat etmemizi istedi. Sonunda beraat ettik.

 

İlk dava hakaret davası, İkincisi ise, Risale-i Nur ve Mehter Marşı neşrinden dolayı basın davası idi. Yazı İşleri Müdürü olarak beni tevkif ettirdi ve iddianameyi geç hazırlatarak 3,5 ay Buca cezaevinde mevkuf kalmamı sağladı. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandık ve beraat ettik.

 

Uhuvvet gazetesini 1964’te 6 sayı çıkardınız. Şunu merak ediyorum. Rahat neşriyat yapabiliyor muydunuz, yani baskı var mıydı? Malum bu dinî neşriyatı, 1960 İhtilali’nden sonra yaptınız. İzin veriliyor mu hükümetler tarafından. Yoksa zaman zaman önünüz kesiliyor, engeller çıkarılıyor muydu?

 

Sadece Risaleleri ve Risale-i Nur haberlerini verdiğinizde Nurcu gazetesi sayılıyorsunuz ve gözleri sizin üzerinizde oluyor. Gazete çıkarmak için izin şartı olmadığından neşriyata mani olamıyorlar. Ancak, yayın içinde suç olabilecek yazıları arıyorlar.  Eğer yayın bölgenizdeki Örfi İdare Komutanı Nurculuğa düşman ise, hiçbir suça gerek yok, “Karar verdim.” diyor ve yapacağını yapıyor. Ama, adalet sahibi biri ise, size dokunmuyor. Mesela; Ankara’da Org. Cemal Tural bize 13 hafta yani 3 ay hiçbir muamele yapmadı. Ne zaman ki, Millî Birlik Komitesi üyesinden uyarı geldi, o zaman da bize dokunmadı. Şeklen bağırdı, çağırdı. “Kapattım.” dedi. Bizi de Ankara dışına sürdü. Yani “Gidin başka yerde yapın.” dedi. Biz de, Örfi İdare Komutanı bir amiral olan ve Risale-i Nur’un beraat kararını tasdik eden biri olduğu için İzmir’e gittik. Orada, Örfi idareden hiçbir baskı görmedik. Hatta, Güventürk’le olan olayda dahi, örfi idare taraf olmadı.

 

Güventürk,  Başsavcıyı harekete geçirerek beni tevkif ettirdi. Beni çağıran Savcı, gazetede suç olabilecek hiçbir yazı bulamadı, sadece yayınladığımız Risale-i Nur ve Mehter Marşını, “halkı tahrik için yayınladığımızı” iddia ederek tevkifimi istedi. Nöbetçi Hakime Hanım, “Ben dosyada geçerli suç bulmuyorum, tevkif etmem.” deyince, onun nöbetinin bitmesine kadar beni beklettiler, gelen Genç Hakim’e tevkif ettirdiler.

 

Ayrıca bir baskı görmedik. Sadece, 3,5 ay sonra ilk duruşmada hâkim tahliyeme karar verince, beni serbest bırakmadılar, askere sevkettiler. Hâlbuki ben Hukuk Fakültesi öğrencisi idim ve askerlik bakımından tecilli idim. Bunu askerlerin yaptırdığını sanıyorum. Ayrıca devamsızlıktan da Fakülte kaydım silinmiş. Ancak ben, Böyle bir yazıyı; o sert ve ihtilalin güçlü Generaline yazarak, 10 bin adet dağıttıktan sonra beraat etmem, benim için, fakülteden kaydımın silinmesinden çok daha önemli idi.

 

Said Özdemir rahmetli de Ankara Vaizliği’nden Çeşme Müftülüğü’ne tayin edildi. Fakat O müftülükten istifa ederek gazete çalışmalarının başına geçti.

 

İlk başörtüsü davası sanırım sizin zamanınızda başladı. Başörtüsünü İlahiyat Fakültesi’nde okuyan Hatice Babacan ilk olarak başörtüsü takmış, sonra bu tesettür şekli yasaklanmıştı. Bir gazeteci olarak siz bu durum karşısında neler yaptınız? Toplumda nasıl bir tepki doğdu? Şule Yüksel Hanım’ın tesettür meselesine sahip çıkması sanırım daha sonraki yıllar oldu değil mi?

 

1967’de Yedek Subay öğretmenlik bitince Ankara’ya gittim. O sırada haftalık olarak yayımlanan İttihad gazetesinin Ankara Büro Şefi olarak beni görevlendirdiler. Aynı zamanda İlâhiyat Fakültesi’nde de okuyordum. İlâhiyat Fakültesi kuruluşu itibariyle bir “İslam İlimleri Fakültesi” değildi. Modern Cumhuriyet’in laiklik temasını tamamlayan bir uzuvdan ibaretti. Müfredat programlarının da bu rollere uygun seçilmiş olduğu görülüyordu. İlâhiyat alanının kullanımını, felsefe alanlarına teslim etmiş gibidiydi. İktidarın değişmiş olması İlâhiyatın bu durumunu değiştirmemiş, sadece Öğretim görevlilerinin çoğunun İslam inancına sahip kişiler olmasını sağlamıştı.

 

Mesela; kız öğrencilerin “İslam’ın emridir” diye başörtüsü takabilmeleri mümkün değildi. Bunu denemek isteyen “Nesibe” isimli bir öğrenci, Doç. Bahriye Üçok tarafından büyük baskıya uğramış, dayanamadığından başını tekrar açmak zorunda kalmıştı.

 

İkinci deneme, “Hatice Babacan” isimli öğrencinin başörtü takması oldu. Yönetim onu da açtırabilmek için büyük baskı altına aldı. Özel odalarda yapılmayan hakaretler kalmadı. Ancak, arkadaşımız okuldan atılsa dahi başını açmama kararında idi.

 

Ben Hatice’nin babasını ve ağabeylerini tanıyordum. Kendilerine gittim, Nesibe’yi misal vererek Hatice’nin baskılara dayanıp, dayanamayacağını sordum. Hatice de orada bulunuyordu. Babası Ali Amca; Çıkrıkçılar Yokuşu’nda, maddi durumu çok iyi olan manifatura toptancısı idi. Kendilerinin Hatice’yi sonuna kadar destekleyeceklerini, açılmasının söz konusu olmadığını söylediler. Fakülte ve Üniversite Senatosu kararı ile Hatice Babacan ve Mustafa Demirsöz okuldan ihraç edildi.

 

Bu karar üzerine Fakülte boykot’a gitti. Ben İttihad’a “Bu baş bu vücuttan ayrılmadıkça bu örtü inşallah açılmayacak.” başlıklı bir haber gönderdim. Manşet hâline gelen haber, bütün Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Türkiye’nin her yerinde öğrencilere destek veren etkinlikler yapıldı. MTTB Genel Başkanı İsmail Kahraman olaya sahip çıktı, boykotu destekleyen gösteri ve bildiriler gazetelerde yer aldı. Belki Hatice Babacan ve Mustafa Demirsöz okuldan atıldılar ama başörtüsü Türkiye gündemine o gün girmiş oldu. Daha sonraki yıllarda ben okullarının önlerinde başörtülerini çıkararak, peruklarını takan kızlarımızı gördükçe yanlarından başım eğik olarak geçebiliyordum. Hiç birimiz bu kızlarımıza yeterince sahip çıkamadık.

 

Fakülte İdaresi, Hatice Babacan için gazetelere “Geri zekâlıdır.” diye beyanat verince, ağabeyi ile Hatice’yi zekâ testi için İstanbul Üniversitesi’ne götürdük. Bizi İstanbul’da gazetemizin hanım yazarı Huriye Vardarlı (Deligöz) karşıladı ve mihmandarlık yaptı. İstanbul Üniversitesi Hatice Babacan için “Üstün zekâlıdır.” raporu verdi.

 

Türkiye’de başörtü konusu, Cumhuriyet kurulmadan önce başlar. Osmanlı’da Meşrutiyet döneminde, öğrencilerin örtünme için değil, örtünmemesi için bir mücadelesi vardı. 1913’lerde kız öğrencilerin basın mücadelesi sonucu İnas Darülfünunu (Kız Üniversitesi) kurulmuş, 1915’lerde de bazı fakültelerde karma eğitime geçilmiş idi. Kasım/1918’de Müttefik Devletlerin İstanbul’u işgali üzerine Mayıs/1919’da İnas Darülfünu’nun kapatılması üzerine, kız öğrenciler İstanbul Darülfünu’nun Fen ve Edebiyat fakültelerindeki erkek talebelerle birlikte okumaya başladılar.

 

Nur talebelerinin çıkardığı illk güçlü gazete zannediyorum İttihad. Birleştirici ve bütün Müslümanlara hitap eden bir yönü vardı. Müslümanların temel meseleleri ve dertleri üzerinde duruyordu. Tirajının da iyi olduğunu duymuştum. İttihad bu güzel çizgiyi yakalamışken daha sonra niçin kapandı?

 

İttihad, 24 Ekim 1967 tarihinde günlük gazete boyunda ve haftalık olarak yayına başladı. 7 Haziran 1971’de 186. sayısından sonra Sıkıyönetimce kapatıldı. 21 Şubat 1970 tarihinde günlük Yeni Asya gazetesi çıkmaya başladığından, cemaat gazetesiz kalmadı.

 

İttihad, bütün cemaatleri kucaklayıcı, Yurtiçi ve Yurtdışındaki İslami haberleri vermesi, tefrikaları ve özellikle de mizanpajı bakımından fevkalade güzeldi. İslami hayata zarar verecek hareket kimden gelirse gelsin, ona karşı durmaya, kaldırılması için basın olarak yapılması ne ise onu yapmaya gayret göstermiştir. Birçok kanun teklifi, birçok devlet kararı İttihad’ın açtığı kampanyalar sebebiyle geri alınmıştır. Bu sebeple hiç çekinmeden İslamî bir gazetenin yapması gerekeni yapmıştır. İlk yayın aylarında 30.000 olan trajı kimsenin ummadığı bir şekilde 50.000 adede ulaşmış, daha sonra da basınımızın diğer eş organlarından aşağı düşmemiştir.

 

1968 yılı Haccında İttihad, Mekke’de Arapça/Türkçe nüsha baskısı yaparak 30.000 adet basılarak bütün Hacılara dağıtıldı. Bu baskı için gazete beni Mekke’ye gönderdi. Ben hem gazeteyi bastım hem de Haccımı yapmış oldum.

 

 

MTTB’de Millî Gençlik dergisini yayımladınız, Diyanet’te Diyanet dergisi ile gazetesinin çıkışlarında görev aldınız. Millî Gazete’nin kurulurken ilk yayın müdürlüğünü yaptınız ve yazı işleri müdürü oldunuz. Millî Gazete’de çalışırken üstat Necip Fazıl’la hususi bir dostluğunuz olmuş, biraz bahseder misiniz?

 

Burhanettin Kayhan’ın MTTB Başkanlığı döneminde  bir süre Basın-Yayın Müdürlüğü’nü yaptım. O müddet içinde de yayın organımız olan Millî Gençlik dergisini yayınladım.  MTTB’de bulunduğum sırada Rahmetli “Mustafa Bilgi” şehit edildi. Mustafa, Orta Öğretim Komitesi Başkanı idi. Geceleri yurda gitmez, MTTB’de kalırdı.

 

 

Binanın arka kısmında küçük bir arka sokak vardır. Mustafa, yol hizasının aşağısında olan bir odada kalırdı. Hangi grubun bunu yaptığını araştırdık. Solcular arasında bulunan arkadaşımız, solcuların yapmadığını söyledi. Sonradan anladık ki, Geceleyin solcu bir yurdu basmak için giden MHP’li gençler, polisin aldığı tedbir sebebiyle yurdu basamıyorlar ve geri dönüyorlar. Yolları da bizim arka sokaktan geçiyor. Solcular için hazırladıkları molotofları, “Boşa gitmesin MTTB’yi bombalayalım.” diye bizim alt katın yol seviyesinde olan penceresinden, rahmetli Mustafa’nın yattığı odaya atıyorlar. Tabii orada birinin kaldığından haberleri yok. Molotof yangın çıkarıyor ve Mustafa şehit oluyor.

 

MTTB’de iken Üstad Necip Fazıl sık sık gelirdi. Başkanlık odasında sohbet edilirdi. Daha sonra 1973’de Millî Gazete’de Yazı İşleri Müdürlüğü yaptığımda; köşe yazarı idi. Yazılarını elle yazar, tam köşesine oturacak şekilde ayarlardı. Ne fazla, ne noksan. Siyah yazılması gereken kelimelerin altını dizerdi. En büyük hassasiyeti, yazıda bir virgülün bile unutulmaması idi. Bir harfin bile değişik yazılması onu çileden çıkarırdı. Bu bakımdan yazısı hazırlanıp provası alındıktan sonra, ben mutlaka kelime kelime bakar, tashih olup olmadığını kontrol ederdim. Hassasiyetini bildiğim için, provayı birkaç defa kontrol ederdim. Ayrıca, son provaya da mutlaka bakardım.

 

Yazıda devamlı tashih çıkmaması ve verdiği gibi yazılması dikkatini çekmiş. “Benim yazıları kim tashih ediyor?” diye sormuş. “Muzaffer Bey inceleyip (basılsın) diye imza etmedikçe sizin yazınız gazeteye girmez.” demişler. Bir gün yine yazı getirmişti, kapıda karşıladım. Aşağıdaki kapıcıya tembihim vardı, “Üstad girdiği zaman bana bildir.” diye. Kapıda karşılamam hoşuna giderdi. Geldi, yazıları verdi. Tashihsiz çıktığı için teşekkür etti. Ve “Bu gazetede bir kişi var, O da Muzaffer Deligöz.” diye yüksek sesle beni onurlandırdı.

 

Suudi Arabistan’da İslam Haberler Ajansı’nın Türkiye Temsilcisi oldunuz ve çalışmalar yaptınız? Türk Hacılar için Türkçe Gazete’yi yayımladınız. O çalışmaları anlatır mısınız?

 

Suudi Arabistan’da bulunduğum 12 yıl içinde; hem Türk Sefareti’nce, hem de Suudi Arabistan Tanıtma Bakanlığı’nca ‘akredite edilmiş gazeteci’ olarak bulundum. Suudi Arabistan gibi bir ülkede bu şekilde bulunmanın birçok faydaları vardı. Mesela rahmetli Turgut Özal, 1990’da Cumhurbaşkanı olarak Suudi Arabistan’ı ziyaret etmek üzere askerî uçakla Jeddah Askeri Havaalanı’na gelmişti. Askerî Havaalanı’na, sadece Suudi Haber Ajansı ile Tanıtma Bakanlığı’nca akredite edilmiş gazeteciler girebiliyordu. Rahmetli Özal’ın gelişinde de havalanında sadece Suudi Haber Ajansı ve ben vardım.

 

O gün havalanına gelmeden önce, Suudilerin en büyük gazetelerinden El-Bilâd’ın yakın dostum olan Genel Müdürü Abdülaziz En-Neharî, benden şu ricada bulundu: “Suudi Haber Ajansı’nın resimleri gazetelere servis etmesi biraz gecikir. Eğer sen çektiğin resimleri bize getirebilirsen, bütün gazeteleri atlatmış olacağız. Bunu rica ediyorum.” Aslında bu şu demekti; resim çektikten sonra Bilad gazetesine gittiğim takdirde dışarı çıkacağımdan bir daha içeri giremeyecektim.” Suudi Arabistan’da, Türk Hacıları için ilk gazeteyi de bunların tesislerinde hazırlamıştık. Bu bakımdan ricasını kıramadım ve çektiğim resimler bütün gazetelerden önce Bilad’da yayınlandı.

 

Suudi Tanıtma Bakanlığı; her Hac yılında bir ulusal gazeteye, çok Hacı gelen ülkelerin dilinde (Türkçe-Orduca-Malayca, Endonezce gibi) 45 gün herbiri için iki sayfa (bir yaprak) Hacılar için gazete yayınlamasını ister. Bunun için de oldukça yüksek bir para öder. Bir bakıma buna, basını desteklemek de diyebiliriz. Her yıl yayın yapacak gazete değişir. 

 

Hac Gazetesi yayınlayacak günlük gazete, o ülkenin gazetecilerinden bunu yapacak kişileri bulup onlarla anlaşır. Benim ilk defa yayınladığım gazete El-Bilad idi.

 

İslam âleminin haberlerini benim Türkiye’ye verdiğimi bilen, “İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)”na bağlı olan “Uluslararası İslami Haber Ajansı (IINA)”; bana ait olan “Eastern News Agency = Doğu Haber Ajansı” ile, haber değişimi konusunda bir anlaşma yaparak Türkiye temsilciliğini verdi. Böylece bizim verdiğimiz Türkiye haberleri teşkilata bağlı ülkelerin haber ajanslarına gönderilmeye başlandı.

 

Bu arada şunu belirtmek isterim; Rahmetli Erbakan Hocamız Suudi Arabistan’a geldiklerinde, görüşme yapacağı bazı yerlere birlikte giderdik. Özellikle konferanslarda inisiyatifi eline alır, bütün delegeler konuştukları konuları bırakır, onun ortaya koyduğu konularla ilgili konuşurlardı. İslam BM’leri olan İslam Birliği, İslam Ortak Pazarı, İslam Ortak Parası olarak İslam Dinarı, İslam Ortak Savunma sistemi, İslam Kültür Birliği’ni her toplantıda, Müslüman Devlet adamlarına anlatır, hafızalarına yerleştirirdi.

 

Radyoculuğunuz da oldu. 1992 de Türkiye’ye döndükten sonra Üsküdar FM’de danışman oldunuz. Bir yıl da Radyo Çağ’da görev yaptınız? İslami radyolar daha sonra çoğaldı. Mütedeyyin insanların radyoculukta bugün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

 

Bilgisayarın ve dijital yayıncılığın radyoları ve kitapları yok edeceği zannedilirdi. Gelinen sonuçta hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. 2020 yılında 433.253.632, özel sektörce 617.413.632 MEB’nca kitap yayımlandı. 2011’de Türkiye’de 1125 radyo ve TV kanalı varken bu 2015’de 1190’na, 2020’de 1750’ye çıktı. Bu da gösteriyor ki radyo ve kitap değerinden bir şey kaybetmiş değiller.

 

İnanan insanların televizyondan daha çok radyoları kullandığını görüyoruz. Türk halkı görmeden iletişimi seviyor. Radyoculuktan çok uzakta kaldığım için bugünkü durumunu, hangi noktaya geldiğini değerlendiremeyeceğim. Ama, şu bir gerçek ki, inananlar radyoyu çok güzel kullanıyorlar.

 

Türkiye’de dindar insanların gazetecilik faaliyetlerinin çoğunda bulundunuz. Bugün gelinen yeri nasıl buluyorsunuz? Gazetelerin sayısı arttı ama keyfiyet ne durumda? Kemiyet keyfiyet bakımından bir değerlendirme yapar mısınız?

 

On yıldır hastalık ve yaşlılık sebebiyle son senelerin durumunu bilemiyorum. Ancak şunu diyebilirim ki biz çok zor şartlarda, imkânsızlıklar içinde ve inançlı bir kadro olmadan gazete çıkarıyorduk. Bazen kâğıtların üzerinde geceleyerek çalışıyorduk. Böylece, bu işi öğrenmeye çalışıyorduk. Bugünkü gazetelerimizin, muazzam binaları, büyük sermayeleri, kendilerine ait matbaaları, yetişmiş inançlı elemanları olduğu hâlde, bizim zamanımızdaki yayınlar kadar ses getirecek, İslam’a hizmet edecek yayınlarını göremiyorum. Hatta, karşısındaki İslam düşmanlarını bırakmışlar, siyaseti esas alarak birbirleri ile savaşıyorlar. Tabii bu bizi üzüyor.

 

Bizim zamanımızda, çalışan gazeteciler olarak durumumuz pek iyi değildi. Ben 1967 de Yedek Subay Öğretmenliği bitirip, Ankara’ya geldiğimde, O sırada İstanbul’da yayımlanan  İttihad gazetesinin Ankara Büro Şefi olarak tayin ettiler. “Büro Şefi” ismi sadece göstermelik ve beni tatmin etmek için verilen bir isimdi. Zira, benimle birlikte görevli bir başka kişi daha yoktu ki. Muhabir, Foto muhabiri, Meclis muhabiri hepsi bendim. Yani kendimin şefi idim. Maaş durumuna gelince, o da şeflik gibi göstermelikti. Daha sonra İstanbul’daki arkadaşların maaş listesini görünce durumu anladım. Hepimizin bildiği gibi bu dönemde, maaş konusuna gelince “hizmet” kelimesi ile cevaplanırdı. Bu sadece Nurcu gazetelerinde değil, diğer İslami tandastlı dergi ve gazetelerde de böyle idi.  

 

1963’den bugüne kadar, eğer internet yazılarımızı da geçerli sayarsanız, 58 yıldır yazmaya ve gazeteciliğe devam ediyorum. Bu 58 yıl içinde, General Faruk Güventürk olayından daha önemli saydığım birkaç habere daha imza attım ki, bunların benim ahiretteki kurtuluş vesilem olacağına inanıyorum.

 

  • Türkiye Üniversitelerindeki ‘Başörtü yasağı’nı Türkiye ve hatta dünya çapında duyuran ve bir kalkışmaya varan (Hatice Babacan-Mustafa Demirsöz) haberim.

 

  • Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in, Yargıtay’ın 100. Yılını Anma Toplantısı’nda Allah’ı inkâr eden konuşmasını haber yaparak, İslam’ı inkâr edenlerin din görevlilerince cenaze namazlarının kılınmamasını sağlamak. İsmet İnönü’nün de bulunduğu İmran Öktem’in cenaze namazını kılmayı din görevlileri reddetti, cemaat de cenazeyi namaz mahalline sokmadı.

 

  • Vakıflar İdaresi’nin Haseki Sultan Küllüyesi’nden bir müştemilatı kafe/bar firmasına kiraya vermesini Yazı İşleri Müdürü olduğum Milli Gazete’de  3-4 gün tefrika etmemiz sonucu, sözleşmenin iptal edilmesinin sonrasında Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilerek, “Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi” olarak kullanılmaya başlanması ki, bugün o başlangıç 12 İhtisas Merkezine ulaşmıştır.

 

1968 de İstanbul’a gittim, gazetenin Yazı İşleri Müdürü oldum. Ancak; bu gazetenin yayınını hazırlayan, kontrol eden bir görev değil, sadece gazete yayınları için açılan davalarda sanık olmak içindi. Yani; “Yazıyı başkası yazar, suç işlerse adalete cevabını sen vereceksin, ceza verilirse sen hapse gireceksin.” şeklindeki bir müdürlük. Bizim Ankara Şefliği’nin bir başka şekli…

 

Ben İttihad’ın elliden fazla davasında sanık oldum ama, hiçbirini ben yazmadığım gibi gazeteye konurken de görme şansım olmadı. O işleri Rahmetli Mustafa Polat yapardı. Düşüncemiz şu idi; Mustafa Abi adliyeye gidip-gelirken veya hapis edilirse gazeteyi kim çıkaracak?

 

Bu konunun bir de şu tarafı vardı: Hakkınızda tahkikat veya dava açılırsa, siz gazetede görevli olduğunuz müddetce bunlardan haberdar olursunuz ve vekiliniz rahmetli Av. Bekir Berk olurdu. Ama, gazete ile ihtilafa düşer veya ayrılırsanız; gelen hiçbir adli varakadan, duruşma gününden, mahkeme kararından vs. haberiniz olmazdı. Yani, aleyhinize açılan ve açılmış bütün davalardan habersiz hâle gelirsiniz. Diyeceksiniz ki, gazetenin avukatı size bildirir. Maalesef, siz gazeteden ayrıldığınız gün, “Ne hâlin varsa gör!” der gibi; avukat da sizin vekilliğinizden istifa eder. “Olur mu?” derseniz, ben “oldu” derim:

 

Ben İttihad’dan 25 Mart 1969 günü hem Yazı işleri Müdürlüğü’nden, hem de gazeteden ayrıldım. Sebebi de bu yazı kadar uzun. O tarihten itibaren hiçbir davadan haberim olmadı. Sadece, Rahmetli Vahüdettin Karaçorlu kardeşimin Resmî Gazete’de gördüğü bir ilan sebebiyle haber verdiği dosyayı  inceledim. Mahkumiyet kararım, İttihad’a gönderilmiş, fakat “Burada böyle biri yok.” denilerek alınmamış. Mahkeme beni aramış bulamamış. Resmî Gazete’ye ilan koyarak tebligat yapılmış sayılırdı. Bu ilan çıkmış. Bunu da Vahüdettin Bey görüp bana bildirdi.

 

Gidip dosyayı inceledim. Gördüm ki; avukatım rahmetli Bekir Berk ağabey, son duruşmada mahkemeye bir dilekçe vererek; yazıda suç bulunması hâlinde mes’ul kişinin Muzaffer Deligöz olduğunu, kendisinin de onun avukatlığından istifa ederek ayrıldığını bildiriyor.

 

Yazının  fotokopisini dosyadan aldım. Kendi imzası ile aynen mevcut. Tabii çok kırıldım, darıldım. Bunu yapmasının doğru olmadığını bürosuna gidip kendi yüzüne söyleyebilirdim ama, geçmiş hukukumuz adına yapmadım, Allah’a havale ettim.

 

Suudi Arabistan/Cidde’de bulunduğum zaman, o da Cidde Radyosu Türkçe Bölümünde çalışıyordu. Kendisini ne aradım, ne de  görüştüm. Ama, kanser olduğunu, çok zayıfladığını, eşinden ayrıldığını söyledikleri zaman hemen arayıp buldum. Baktım ki, bakıcısı da yok, durumu iyi değil. Aldım, evime götürdüm. Tam hatırlamıyorum ama bir aya yakın yatakta tedavisini yaptırdım. Her türlü hizmetini eşimle birlikte yaptık. İstanbul’a gideceğinde uçağa kadar arkadaşım Muhammed Sungur’la birlikte havaalanına götürdük. 

 

O’nun bütün Anadolu’da davalardaki hizmetini, bir kuruş para talebinin bulunmamasını, saatlerce otobüslerle, bazen kum kamyonları, bazen at arabası  ile davalara yetişebilmek için gayretini hatırlayınca, “Keşke daha önce haberim olsa idi de, daha çok ilgilenebilse idim.” dedim ve hakkımı helâl ettim.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!