• Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”

YAZARLARIMIZ

Şaban Çetin
Şaban Çetin
Eklenme Tarihi: 9 Mayıs 2020, Cumartesi 17:36 - Son Güncelleme: 9 Mayıs 2020 Cumartesi, 17:36
Font1 Font2 Font3 Font4
Muhafazakarlık Neyi Muhafaza Ediyor?

 

Batılı zihin, her şeyi tasnif etmeyi, kategorilere ayırmayı çok sever. Dinde, sanat ve edebiyatta, düşüncede hemen her alanda mebzul miktarda kategoriler icat etmiştir. Hangisinin nerede başlayıp nerede bittiği ise oldukça belirsizdir. Batıda doğup gelişen, sürekli çeşitlenen akımlar Batı dışı toplumları da oldukça etkilemiştir. Bizde Tercüme Odası’nın kuruluşuyla ivme kazanan Batı tesirindeki neşriyatın da tesiriyle fikir sahasındaki sınıflaşmalar belirginleşmeye başlamışlardır. 

 

Kabaca bildiğimiz İslamcılık, Osmanlıcılık, Batıcılık ve Türkçülük akımlarının temelinde ne yazık ki Batı’da türemiş akımlar vardır. Batı’da ortaya çıkan ve bütün dünyayı tesiri altına alan gelişmeler karşısında bir cevap arayışı olan bu fikir akımlarının hiç birisi, Batı’nın habis bir ur misali yayılıp serpilmesini ve bu metastazın sebeplerini sorgulamamışlardır.

 

Batı karşısında içine düştüğümüz krize çözüm arayanların, sorunun bir parçasına dönüştüklerini, yaşanmış birkaç yüzyılın ortaya koyduğu kötü hasılayı da nazarı dikkate alarak değerlendirdiğimizde, kolayca kavramamak işten bile değildir. İşin kötü yanı, asırlar geçtikçe, Batı menşeli bütün gelişmelerin insanlığı nasıl bir felakete yuvarladığını gören yeni nesillerin meseleyi temelden kavramasına, geçmiş kuşak aydınlarının sorunlu tutumlarını sorgulayamamaları mani olmaktadır.

 

Konumuz bağlamında, ülkemiz özelinde, yukarıda belirttiğim fikir akımlarının üçünü ihata edecek şekilde bir muhafazakârlık çerçevesi çizebiliriz. Muhafazakârlık, Batılı anlamda kurulu düzenin korunması şeklinde tanımlanabilecektir. Manevi değerlere bağlılık anlamında değildir Batı’da muhafazakârlık.  Zira sosyalist bir düzenin kurulduğu toplumu düşündüğümüzde, düzenin devamını temin etmek bakımından bir muhafazakârlaşmadan söz etmek tabiidir.

 

Oysa bizde muhafazakârlık dinle ve manevi, ananevi değerlerle barışık olmak anlamına gelmektedir. Ancak ne yazık ki, dini ve ananevi değerlerin kurucu değerler olduğu, hayatının her alanını bu değerlerin ilmek ilmek örerek tanzim ettiği toplumumuzda çözülmenin/bozulmanın başat unsuru muhafazakârlık olmuştur. Bu durum çok ironik/trajik bir tecellidir.

 

Son günlerde, Diyanet İşleri Başkanı’mızın irat ettiği bir hutbede, zina ve cinsel sapkınlıklar bağlamında sarf ettiği sözler üzerine yaşanan tartışmalara baktığımızda, muhafazakârlığın yaşadığı paradoksu ayan beyan görmek mümkündür. Paradoks ifadesi anlaşılmamış olabilir: “Yaman bir çelişki!” diyelim.

 

Ankara Barosu, mezkûr hutbe gerekçesiyle Diyanet İşleri Reisi için suç duyurusunda bulundu. Baro’nun yaptığı açıklamada “Çağlar öncesinin dogmatik değerleri, insanlık onuru,  Lgbtiq+, kadın ve çocuk” vurguları çok dikkat çekicidir. İnsanlık onuru(İnsan hakları), kadın hakları, çocuk hakları ve Lgbt başlıkları etrafında ülkemizdeki gelişmelere göz attığımızda, karşımıza Uluslararası Sözleşmeler ve onların ruhu ve amir hükümleri doğrultusunda yapılan bir dizi mevzuat düzenlemelerini görmekteyiz. Bu uluslararası sözleşmeler kabaca: İnsan Hakları Sözleşmesi (1950), Cedaw (1985), Çocuk Hakları sözleşmesi (1990) ve İstanbul Sözleşmesi’dir (2012)

 

Tarihlerine dikkat edildiğinde görüleceği üzere, “İnsan Hakları” ana çerçevesi ile başlayıp, aile, kadın, çocuk başta olmak üzere hemen her alanda toplumları temelden dönüştürecek kurallar vazeden uluslararası sözleşmelerden başlıcaları  sağ/muhafazakar ya da İslamcı menşei olanların devri iktidarlarında imzalanmış/onaylanmıştır. Eğer onlar olmasaydı bu sözleşmeler imzalanmazdı demek istemiyorum tabii ki, ama muhafazakârlığın bu sözleşmeleri sorgulayamamasına dikkatinizi çekmek istiyorum.

 

Merhum Yahya Kemal’i bilmeyen yoktur. Onun “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” adlı şiirini okuyup/dinleyip de telkin ettiği vecde kapılmayan kimse nadir bulunur. “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.” derken tasvir ettiği tarih manzarası, Batı içlerine akınlar yaptığımız o şaşaalı günlerimize aittir. Aynı Yahya Kemal Milli Mücadele yıllarında yazdığı gazete makalelerinde, yalnız Yunan işgalini mesele eder. İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların Anadolu’yu işgallerinden bahsetmez. Galip/büyük devletlerin şarkta muvazeneyi sağlamak istediklerini, Yunanistan’ın şarkın sulh ve muvazenesine fayda değil zarar vereceğini yazar sık sık.

 

O’na göre: ”Türk devleti Trakya-İstanbul- Anadolu temelleri üzerine kurulursa tabiatıyla İngiltere, Fransa ve İtalya’nın murakabesi altında yaşar, onlardan hiçbir surette ayrılamaz. Türk milleti Trakya’ya bir defa yerleşirse bütün siyaseti, tabiatıyla, büyük devletlerin rızasına göre çarçabuk tekâmül etmeye başlar”.[1]

 

Paris’teki günlerine dair şu cümleler, Yahya Kemâl’in şahsında muhafazakâr aydınlarımızın ruh halini sarahaten ortaya koymaktadır: “Kafam vatan aşkıyla sarhoştu. Yalnız memlekete dönmeyi hiç arzu etmezdim. Bazı geceler rüyada kendimi İstanbul’da görür, sonra sabahleyin gözlerimi açıp da Paris’te olduğumu görünce çocuk gibi sevinirdim. Bir derdim vardı: Vatan. Bir arzum vardı: Ömrümü Paris’te geçirmek![2]

 

Yahya Kemal ile “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm/ Dolaştım mülk-ü İslâmı bütün virâneler gördüm.” diyen Ziya Paşa meseleye aynı yerden bakmaktadırlar. Dahası: “Ulûmu var, edebiyyâtı var, sanâyi’i var/ Giden birer avuç olsun getirse memlekete/ Döner muhitimiz elbet muhît-i ma’rifete” diyen Mehmet Akif de onlarla aynı zaviyeden görmüştür meseleyi. Batı meşrebi fark etmeksizin her aydının gözünü kamaştırmaktadır. Batıcılarla diğerlerinin arasındaki fark “Değerlerimizi tümden terk etmeden Batılılaşmak mümkün olur mu, olmaz mı?” sorusunun cevabında ortaya çıkmaktadır.

 

Meselenin hülasası şudur: Bizde İslamcılar, Türkçüler, dindarların kısaca genel çerçeve itibariyle muhafazakârlar, Batı’nın terakki ettiğine ya da Batı’nın ettiğinin terakki olduğuna inandı. Değişim kaçınılmazdı, bu değişimin fitilini kimin ateşlediği önemli değildi. Sorgulamadı. Atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Durup düşünmeye zamanı yoktu; kaçanı kovalamalı, yetişmeli, geçmeliydi. Muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkılacaktı.

 

Terakki denilen sürecin bizleri getirdiği uçurumun başında durup bugünden geriye doğru birkaç asra ezberleri bir kenara bırakarak bir göz atalım. Değerlerimiz, toplumsal dokumuz bakımından kaybettiğimiz irtifayı düşünelim. “Değişmeyen tek şey değişmektir!” aforizmasına nas gibi inanmış bir muhafazakârlığın bu kaybediş sürecine katkılarını, bu yolda nasıl kullanışlı bir araç olduklarını görebiliyor muyuz? Eğer cevap evet ise o zaman bir sorum daha var: Muhafazakârlık neyi muhafaza ediyor?

 


[1] Yahya Kemal, Eğil Dağlar(İstiklal Harbi Yazıları), İstanbul Fetih Cemiyeti yayını s:228

[2] Yahya Kemal, Eğil Dağlar(İstiklal Harbi Yazıları), İstanbul Fetih Cemiyeti yayını s:236


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN