RÖPORTAJLAR
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT

Mommo Ölmüş
Eklenme Tarihi: 11 Nisan 2019, Perşembe 02:53 - Son Güncelleme: 11 Nisan 2019 Perşembe, 02:53
Font1 Font2 Font3 Font4



Mommo Ölmüş
Mehmet Nuri Yardım

 

“Mommo ölmüş!” İki kelime sadece… Basit gibi. Ama sarsıcı, fakat vurucu, ancak etkileyici ve hüzünlere sevkedici iki keskin kelâm… Hanımın feryadı andıran çığlığı yankılanıyor evin dört bir yanında: “Mommo ölmüş!”

 

Bizim küçük kaplumbağadan bahsediyorum. Hergün banyoda yıkanıyor ve havuzcuğunun suyu çeşme başında yenileniyordu  her zamanki gibi. Küçük dediğime bakmayın, 13 yıldır bizimle beraber. Cismen küçük olsa da kedimiz Lokum’dan yaşlıydı aslında. Hani bir yakınımızı kaybettiğimizde “Olamaz, daha geçen gün konuştuk!” deriz ya… Bir bakıma ölüme ilk direnişimiz, ilk kafa tutuşumuz, ilk tepkimiz, ilk ayak sürüşümüzdür o sözler… Ama çârnaçâr kabulleriniz sonra. Olabilir, geçen hafta, geçen gün, hatta bugün görüşmüş olabiliriz o mevta ile. Belki bir saat, on dakika önce de konuşup hasbihal etmişizdir. Ama an gelmiş, vadesi dolmuş, nefesleri tükenmiştir yakınımızın. Dolayısıyla dünyaya veda edip vefat etmiştir. Bir anda kabullenemeyiz bu ayrılığı elbette, bu firkati hemen sükunetle karşılamayız. İlle de bir karşı duruşumuz var: “Daha dün…” Doğru lâkin an bu an, zaman bu zaman. Sabır ve tevekkül hemen ardından gelir.

 

Salondan banyoya seyirttim. “Nasıl olur? Dur bakalım, hemen öyle deme. Belki uyuyordur.” Hani kaplumbağalar kış uykusuna yatarlar ya… Sesleri sedaları kesilir. Ölü gibi dururlar. Öldü sanırsınız ama o canlı, yaşıyor. Fakat bu öyle bir hâl değil. Benimkisi bir teselli sığınağı. “Hayır diyor hanım, ölmüş, bak!” İsteksizce bakıyorum. Evet boynu bükülmüş, hafif bir kırmızılık. Kan lekesi olsa gerek. Eller kollar salıverilmiş. Mommo öyle yapmazdı hâlbuki. Kendisini salıvermezdi öyle apansız. Elleri dışarıda ise ayakları zırhının içindeydi. Kafasını birazcık uzatmışsa, diğer azalarıyla kendini koruma altına alırdı. Çok tedbirliydi.

 

Böyle kaç dakika geçti bilmiyorum. Ama hanım  da, ben de Ömer de kabullendik Mommo’nun öldüğünü. Acı ama gerçekti. Vadesi dolmuş demek ki. Ama bu kadar ani mi olur akibet, bu kadar mı çarçabuk? Kedimiz Lokum’dan beş yıl önceydi misafirliği. Ne konukluğu, doğrusu ev sahipliği… Evin bir ferdiydi herşeyden önce. İki oğlumuz gibi bakıyorduk onlara. Mommo da, Lokum da bizim öz evladımızdı âdeta…

 

Atilla Taşdiken’in “Mommo Kızkardeşim” filminden ilham alarak vermiştik adını. Aslında ikizdiler. Bir kardeşi daha vardı. Alınıp getirilmişti evimize. Fakat kardeşi yaşamadı Mommo’nun. Bir iki gün sonra kaybetmiştik onu. Mommo ise direndi, bizimle huzur içinde yaşadı. Tam 13 koca yıl can yoldaşlığı yaptı bize. Eve geldiğimde onu da selamlardım mutlaka. “Selam Lokum”, “Merhaba Mommo”. Lokum mâlum, hemen yanıma gelir sırnaşırdı. Mommo ise, içinde yüzdüğü küçük havuzcuğundan bana tatlı tatlı bakardı. Şehadet parmağımı camının önünde gezdirirdim, onunla konuşurdum, beni dikkatle dinler, hareketlerimi takip ederdi. Çok dikkatliydi. Yemek yediğimizde yönünü masamıza doğru çevirir ve bizi seyrederdi. Yemlemesini annesi ve Ömer abisi muntazaman yaparlardı. Ölçülüydı yemi. Ne fazla ne çok. Havuza serpilen taneleri nasıl da patır patır yerdi. Pazar günleri birazcık kaşar peyniri atardım, onu da çok severdi. Su derseniz zaten havuzda. Bu havuz bereketliydi. Mommo da ne yapıp eder bu havuzdan suyunu içerdi. Lokum suyunu diliyle lıkır lıkır içerken Mommo ona göz yumar, izin verir, cömertliğini gösterirdi. Kardeş gibiydiler. Sadece bir sefer Lokum su içerken patisinin ucunu hafifçe ısırdığını görmüş, olaya müdahale etmiştim. Lokum hemen çekmişti ön ayağını o zaman. Kimbilir belki de Lokum ile şakalaşmıştı Mommocuk. Bir daha da kavgalarına tesadüf etmedik. Lokum mutluluk içinde suyunu içer, Mommo’yu da bir taraftan seyrederdi. Onlar aslında birbirlerinin dilinden anlayan çok iyi iki arkadaştılar.

 

Mommo çok yetenekliydi, iki yönlüydü. Hem yürür hem de yüzerdi. Hatta ben arada bir ona takılır, “Bir uçmadığın kaldı mübarek, onu da yaparsan sana ne karada ne denizde ne de havada ölüm yok!” derdim. İlk yıllarda Mommo’yu masa üstünde yürütürdük. Nasıl heyecanla badi badi koşardı, masanın ucuna gelince de düşmesin diye yine onu ortaya çeker yürümesini zevkle seyrederdik. Bilhassa Lokum’la muhabbetleri çok güzeldi. Lokum, patisiyle sırtına dokunurdu ama Mommo’nun umurunda mı? O heyula gibi kediciğe dönüp bakmazdı bile. Kendi efkârınca yüzer gezerdi. İlk başlarda boyları birbirine yakındı aslında. Lokum bebekken ufacıktı tabii. Sonra büyüdü, irileşti maşallah. Mommo’nun yanında kocaman bir dev gibi durmaya başladı. Aslında Mommo da büyüyordu. Ama biz bunu farkedemiyorduk. Hani insanlar çocuklarının büyüdüğünü görmez de dışarıdan birisi gelince “Ooo, maşaallah çocuğunuz çok büyümüş.” der ya. Onun gibi işte. Mommo da bizim gözümüzde hep minik, hep ufak bir kamplumbağacık olarak kaldı. Hâlbuki onu tanıyan misafirlerimiz her gelişlerinde “Mommo’nun maşallahı var. İpiri olmuş.” der, bizi sevindirirlerdi. Tabii kaplumbağa var, kaplumbağa var. Bizimkisi cins olarak ufaklardan.

 

Ani ölüm, bir üzüntü kasırgası estirdi evde. Bir anda, hiç beklemediğimiz biçimde alabora oldu herşey. Biz bu evde yaşayan beş candan birisi eksilmişti. Mommo’muz artık yaşamıyordu. Üçümüzün kafasında aynı soru: “Şimdi ne olacak?”

 

Hanım, “Gidip Fatih Camii’nde defnedeceğiz.” dedi. Zaten çeşmenin önünde yıkamıştı. Sonra da âdeta kefenler gibi paketleyip Ömer’le çıktılar. Onları yolcu ettim. Mommo’ya son bakışımdı. Biraz şaşkınlık, azıcık heyecan, çokça hüzün ile gidişini takip ettim… Gittiler… Ben Lokum’la evde kaldım. Onları bekliyoruz. Etrafta tatsız, karamsar bir hava. Az sonra döndüler. Hanımın gözleri kızarmıştı ağlamaktan. Çok üzülmüştü demek. Kolay mı, evlat acısı. Bizim hanım çok yufka yüreklidir. Bakıp beslediği hayvanlara evladı gibi bakar. Hatta ayırmaz bile. Hele onlara biri yan baksın, derhâl müdahale eder. “Avluda toprak yer bulabildiniz mi?” Ömer cevap verdi: “Vardı, kazdım, gömdük.” Annesi kızarmış gözler ve titrek bir sesle. “Onu toprağa verirken yatsı ezanı okunuyordu…” Ben biraz daha metin duruyorum. Eh serde erkeklik olunca… Ömer, ikimizin arasında. Metanetle hüzün duygusu arasında gidip geliyor.

 

Camlı havuzunu ne yapacağız peki? “Dursun dedik” üçümüz de? Dursun, zira lokum suyunu hep oradan içerdi, içmeye devam etsin. Alışmıştır bir kere kedicik, başka yerden su içmez ki. Hem havuzun salonda masa üstünde duruşu, bize hep Mommo’yu hatırlatacaktır. İstesek de unutamayız ya onu…

 

Mommo’nun yaşadığı bir macerayı unutamıyorum. Ölüm kalım mücadelesi vermişti hayvancağız. Yıllar önceydi. O zaman daha minnacık, küçücüktü. Belki üç belki de dört yaşında. Bir ceviz büyüklüğündeydi hepi topu. Eve gelmiştik hanımla. Evde olağanüstü bir durum var. Koşuşturan bir canlı. O zaman Lokum henüz evladımız olmamıştı. Dikkatle bakınca bir kediyi fark etmiştik. Simsiyah bir kedi… Avının peşine düşmüş hâlde ordan oraya koşturuyordu. Bizi görünce suçüstü yakalanmış gibi panikledi. Balkona kaçtı. Ben hanıma “Aman, peşinden koşma, balkondan pencereye atlamasın, yere düşüp ölmesin!” dedim. Fakat hanım telâşla Mommo’yu arıyordu. Zira havuzunda yoktu. Bazen uzanıp firar ediyordu yuvasından. Acaba bu siyah kedi ona zarar vermiş olabilir miydi? Kedi kaçtı, balkondan çatıya çıktı, az sonra da salon penceresinin önüne geldi. Vazgeçmiyor, kararlı. Yine dolanıyor, eve, içeriye girmek istiyor, belli ki minik kaplumbağamızı haklayamamış henüz. Hâlâ iz peşinde. Biz bu arada yavrumuzu arıyoruz, nerelerde diye… Hanım maharetlidir, sezgisi güçlüdür. Ben ortalık yere bakarken o Ömer’in odasındaki çekyatları çekip ardlarına baktı ve müjdeyi verdi: “Mommo burda! Saklanmış, haziiin!” Oh işte bu çok sevindirici bir haber. Mommo hayatta ve kendisini siyah kediden korumuş. O gün onu çok daha fazla sevdik.

 

Aradan yıllar geçti. Sonra Lokum geldi evimize. Kısa süre içinde Mommo ile kaynaştılar, kırk yıllık ahbab gibi kanka oldular. Artık onlar evimizin ‘ayrılmaz ikili’siydi. Hakikaten kardeş gibiydiler. Birbirlerini kırmadılar, incitmediler. Birbirlerine yan bakmadılar. Barış ve huzur içinde yaşayıp gittiler. Lokum artık evde yapayalnız… Bugünlerde merakla etrafa bakıyor, havuzun etrafında dolanıyor. Mommo’nun havuzucuğundan arada bir su içerken patisiyle sırtına dokunduğu hâki renkli eski arkadaşını gözleri arayacak büyük ihtimalle, ama göremeyecek!

 

Biricik tesellimiz, defnedildiği toprağın evimize yakın oluşudur. Üstelik mübarek bir mabed olan Fatih Camii’nin avlusunda yatıyor. Ziyaret edecek miyiz, elbette ve her zaman. “Bu kaplumbağalar ortalama kaç yıl yaşıyor acaba?” sualime hanımdan cevap geliyor: “Yaklaşık 20 yıl.” Demek ki yedi yıl daha yaşayabilirdi ama kader…

 

“Bir kaplumbağa daha alır mıyız eve?” diye soruyorum. “Asla” diyor hanım, gözleri ağlamaklı. “Yaşarken iyi ama ayrılığına dayanamam.” Sonra cenneti düşünüyor ve teselli buluyoruz: Orada her hayvandan numuneler olacakmış. Ama o numune, herkese sevdiği hayvan suretinde görünecekmiş. İnşallah Lokum ve Mommo ile orada da buluşur, görüşürüz. Evde bir kediniz, kuşunuz veya kaplumbağanız varsa eğer aman sevginizi esirgemeyin onlardan. İlginizi eksik etmeyin. Zira onlar bizim can dostlarımız, evdeşlerimiz, yakınlarımız ve hane halkımızdır, sakın unutmayın…

 

Geçmiş hayatımızda yaşadığımız bir çok şeyi unutabiliyoruz. Zira “hafıza-i beşer, nisyan ile malûldur.” Ama bazı hadiseler vardır ki hiç bir zaman unutulabilemez. Zihnimizde, kalbimizde ve gönlümüzde uzunca süre yer eder durur. İçimizden kopmamacasına kökleşir. Sevgiye hatta tutkuya dönüşen bazı alışkanlıklar işte öyledir. Bize çok şeyler öğrettin sevgili Mommo. Dostluğu, muhabbeti, vefayı… İnan ki seni hiç bir zaman unutmayacağız, sen de bizi unutma e mi!

 

(5 Nisan 2019)

 


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!