RÖPORTAJLAR
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT

Mıstık
Eklenme Tarihi: 18 Temmuz 2019, Perşembe 16:48 - Son Güncelleme: 3 Ağustos 2019 Cumartesi, 00:42
Font1 Font2 Font3 Font4



Mıstık
Şaban Çetin

 

 

Damalı sarı taksi, asfalt yoldan, hızını biraz azaltarak toprak yola saptı. Arabanın tekerlekleri toza bulandı ve ardında uzayan bir toz bulutuyla, sararmış ekinler arasında yol aldı. Yolun köye yaklaşan kısmında, iki taraflı sıralanan söğüt ve kavak ağaçlarının gölgelediği yerde, arktan taşan suların ıslattığı toprakta, toz bulutu arabanın peşini bırakıp uzaklaşarak dağıldı. Şoför mahallinde oturan bıyıkları yeni terlemiş delikanlının, heyecanla yükselen nabzı dolayısıyla, yüzüne hücum eden kan benzini olduğundan biraz daha kızarttı. Alnının üst kısmındaki hafif seyrelmiş saçlarına tutundurduğu güneş gözlüklerini gözlerine indirdi. Sağ eliyle, araç kapısının iç kısmındaki kolu ahenkle çevirerek, toprak yola girince kapattığı camı tekrar açtı. Sağ elini dışarıya uzattı, bileğini yukarıya çevirip avuç içini arabanın gidiş istikametine çevirdi ve parmaklarını açarak serin esen rüzgârı taradı.  Sonra elini araç içine aldı. Dirseğini kırarak camdan biraz dışarıya çıkartıp başını ırmak istikametine çevirerek derin birkaç nefes aldı.

 

Pancar tarlalarında ve köyün yanı başındaki bahçelerde çalışmakta olan köylülerin, arabaya yönelen meraklı bakışlarına aldırmadı. Araba hızını azaltarak köye girdi. Yanı başında avare köylülerin, gelen geçeni süzdükleri köprüden geçip hafif sağa yöneldi. Toprak damlı evlerin arasından geçip, caminin yanından bir sola, bir de sağa kıvrılarak, İrfan emminin evinin önündeki akasyanın gölgesinden geçti. Çeşmenin yanındaki çocuklar, kadınlar ve genç kızların bakışları hep birden arabaya yöneldi. Şoför, bir iki kez kesik kesik korna çaldı. Yoldaki kazlar, yeşilbaşlı bir ördek ve ardındaki yavruları korna sesinden ürkerek kaçıştılar. Araba biraz ileride durdu. Yolcudan şoföre para, şoförden yolcuya para üzeri uzandı. Yolcu paranın büyüklerini alıp küçüklerini şoförün avucunda bıraktı.

 

Sağ ön kapı açıldı. Eteklerine tutunan tozun savuşması için biraz bekleyen yolcu, büyük bir dikkatle ve aheste hareketlerle arabadan indi. Arkaya dolanıp bagajdan bavulunu aldı ve şoföre teşekkür ederek sağ eliyle selamladı. Olduğu yerde arabanın uzaklaşmasını bekledi. Araba uzaklaşınca sağ eliyle gözündeki siyah gözlükleri yokladı. Sonra başını eğip parlak siyah, sivri ve topuklu iskarpinlerine baktı. Sol eliyle bej rengi, pileli ve yarım şalvar pantolonunun arabada oturmaktan kırışmış paçalarını düzeltti.

 

Delikanlının arabadan inmesiyle, çeşme başındaki kızlardan, kenarları beyaz oyalı al yemenili olanının içinde uyuyan keklikler ansızın havalandı. Yüreği yerinden çıkacak gibi oldu bir an, heyecanını teskin için, genzine bir şey kaçmış gibi, kesik kesik öksürdü birkaç kez. Aniden al al olan yanaklarını yaşmağıyla gizlemeye çalıştı. İçinde, zifiri gecelerin ardından ağaran tan yerinin, o demlerde uyanık olanlara sunduğu sevince benzer bir sevinç uyandı. Kınalı avuçları gayrı ihtiyari incecik beli istikametinde kavuştu ve incecik beyaz parmakları bir birine kenetlendi. Kömür karası gözleri mufassal olarak delikanlıya uzanıp, uğrun uğrun “Hoş geldin, sefalar getirdin!” deyiverdi. Ama bu deyişten ne oradakilerin, ne de delikanlının hiçbir zaman haberi olmadı. O, yerdeki hayvan pisliklerine basmamaya dikkat ederek yürüdü. Çeşmeden birkaç ev ilerideki tahta kapıdan içeriye süzüldü.

 

Onu birden karşısında gören anacığı, heyecandan neredeyse elindeki içi süt dolu sitili kaldırıp atacaktı. “Mıstık…!” diye bir çığlık koparttı. Sitili evin önündeki sekiye atarcasına bıraktı, sarmaş dolaş oldular. “Anan kurban olsun Mustafa’m!” dedi. Yanaklarından gözlerinden öptü, kokladı. O da anasının ak ellerinden büyük bir hürmetle öptü. Birlikte oracıktaki sekiye oturdular. Kendisiyle oğlu arasında, koyu ve sevimsiz bir perde gibi duran siyah güneş gözlüklerinden annesinin rahatsız olduğunu hisseden delikanlı,  gözlüklerini iki eli ile tutarak itinayla çıkardı, kulplarını katladı ve beyaz gömleğinin cebindeki sigara paketinin üzerine sıkıştırdı.

 

Geçen güz İstanbul’a çalışmaya giden Mıstık, köyüne dönmüştü. İlkin hâl ve etvarı sanki buralara ait değilmiş, bu yerlerin oldukça yabancısıymış gibi bir görünüm arz ediyordu. Ancak annesiyle konuştukça, kardeşleri hayvanlarla dağdan geldikçe, onu görmeye gelen konu komşu ile hemhal oldukça gökte uçmaktan kanatları ağırlaşıp yere süzülen kuşlar gibi, doğup büyüdüğü ve ait olduğu bu köye, bu topraklara ve bu insanlara doğru bir yakınlık kesbetti yeniden.

 

Bir gün evvel akşamüstü, yakın bir köydeki bir akrabasını ziyarete giden babası, yine akşam vakti yola koyulmuş ve gece yarısına doğru köye gelmişti. Ekseriya gece yolculuk yapardı. Gündüz köyde bulunur, akşam karanlığında yola çıkar, insanlar evlerinde iken civar köylere gider gelirdi. Geceleri evde olmadığını kimselere bildirmemeyi itiyat edinmişti. Tahta kapı çalındı ve ahenkli bir gıcırtıyla açıldı. İçeriye giren evin reisi Mehmet’ti. Mustafa’yı karşısında gören Mehmet’in gözleri, berrak gökteki yıldızlar gibi parladı. Kavurucu yaz güneşinden iyice esmerleşmiş yüzü birden aydınlandı. Hafif kır düşmüş kısa sakalına bile yayıldı neşesi. Sarıldılar oğlu ile. İki eliyle, iki yanağından kavrayıp gözlerinden öptü Mustafa’sının. Mustafa bir yanağındaki parmakların eksikliğini, ilk defa farkına varıyormuşçasına, ürpertiyle hissetti. Babasının sağ elinin üç parmağı yoktu. Kaza sonucu kendi silahının kurşunuyla parmaklarını kaybetmişti Mehmet emmi.

 

O gece Sarıkaya Köyü’nün bütün ışıkları söndü. Ancak Mehmet emminin hanesinde, seher vakti yaklaşana dek sönmedi ışık. Toprak damlı evin demirli küçük penceresinden kavuşmanın neşesi, muhabbet zevki taşıyor ve gecenin karanlığına karışarak yıldızlara uzanıyordu adeta. Horozlar öterken, ipek yorgan altında uykuya yenildi Mıstık’ın hülyalı bakışları. Köyün üst başında kale gibi duran, Leyleğin Tepe dedikleri tepeden uçtu düşünde, ırmak boyunca süzüldü. Sonra boşluğa sonsuz düşer gibi düştü. Bu rüya kuşluk vaktine değin tekrar tekrar yenilendi.

 

Kendisi uyanana dek uyandırmadı annesi onu. Başka zaman olsa erkenden uyandırırdı. Ama o şimdi gurbetten dönmüştü. Birkaç kez başucuna gelip uzun uzun seyretti, Mustafa’sının, ırmağın bahar yağmurları kesildikten sonra durulup berraklığını bulmuş sularını andıran çehresini. Birkaç kez uzanıp saçlarını okşayacak oldu. Uyanır endişesiyle vazgeçti.  Öğlene doğru uyandı Mıstık. Annesi ona tereyağıyla yumurta pişirdi, küpten çökelek çıkartıp sündürme yaptı. Kara kovandan bir parça bal getirdi, kendi elleriyle yaptığı pekmezden getirip koydu sofraya. Yer sofrasına oturdular. Bu anın saadetine ne annesi, ne babası ne de Mıstık doyamıyordu. Hasretliğin kıvamını koyulaştırdığı muhabbet uzadıkça uzadı.

 

Öğleden sonra evden çıktı Mıstık, köyün içinde gezindi bir süre. Komşularına, akrabalarına uğradı, ona yönelen ilgi ayaklarını yerden kesiyordu ara ara sanki. Bu duyguyu köydeyken hiç yaşamadığını fark etti. İrfan emminin evinin önündeki akasyanın gölgesine gelip oturdu. Boş kalmazdı burası hiç. Gölgede serinleyenlerle şuradan buradan söyleşmeye koyuldular. Sonra arkadaşları geldi birer ikişer. Mustafa kendisinin onlardan çok farklı olduğunu düşündü bir an. Onların görmediklerini görmüştü, bilmedikleri birçok şeyi biliyordu. İstanbul görmüştü bugüne bugün!

 

Arkadaşlarıyla birlikte, köyün altından tatlı bir kavis çizerek akan ırmağın kenarına indiler. Beraberindeki gençlerin ona yönelen meraklı bakışları arasında, uzun uzun ırmağa daldı gözleri. Sonra gömleğinin cebinden sigara paketini çıkarttı. Üstündeki bandrolün sağından paketi itinayla yırttı. Sol elinin işaret parmağı üzerine paketi bir iki kez vurarak, dışarıya doğru uzanan sigaralardan birisini, sağ elinin işaret ve orta parmağı arasına, tersten sıkıştırıp aldı. Gömleğinin cebinden gazyağı ile çalışan muhtar çakmağını çıkarttı ve zarif bir hamle ile yakıp alevi avuçları arasına sakladı. Başını hafiften eğerek ağzındaki sigarayı tutuşturdu.  Derin bir nefes çekti sigarasından ciğerlerine, bir süre bekledi ve başını hafifçe yukarıya kaldırarak, dumanı ırmağa doğru savurdu. Sonra paketi arkadaşlarının ortasına fırlattı. Onlar da birer sigara yaktılar; Mıstık'a minnet ve gıpta ile bakarak.

 

Mıstık İstanbul’dan söz etti onlara. Sinemada izlediği Cüneyt Arkın filminden sahneler tasvir etti uzun uzun, Bruce Lee filmlerinden bahis açtı, elleriyle havada bazı karate hareketleri gösterdi. Gülhane Parkı’ndaki Ferdi Tayfur konserinden, hayvanat bahçesinden, lunaparktan, Eminönü’ndeki Yeni Cami’den ve güvercinlerinden, vapurlardan, denizden, kalabalıklardan, lüks otomobillerden söz etti uzun uzun. Sinemada ya da televizyonda gözüken kimi artistleri yakından gördüğünü, onların gerçekte ekranda gözüktüklerinden çok farklı olduklarından bahsetti. O konuşurken arkadaşlarının hayranlıktan ağızları açık kalıyor, kendilerinin İstanbul görememişliklerine hayıflanıyor ve bedbahtlıklarına yanıyorlardı. Mıstık’ın anlattıkları, gençleri büyülüyordu adeta. İlk fırsatta İstanbul’a çalışmaya gitmeyi kuruyorlardı zihinlerinde. “Ben buralarda çok durmam.” dedi aralarından birisi, “Buralarda sürünüyoruz, varıp İstanbul’a kurtulmak lazım, anasını satayım!” diye ekledi bir diğeri. Kalanlar tasdik ettiler onu.

 

Muhabbet derinleştikçe derinleşmişti. Topakkaya dedikleri, büyük kaya kütlesi halindeki tepe üzerine eğilen güneşin zayıflayan ziyası, ırmağın sularına renk cümbüşü olarak yansıyor, suyun sesi gittikçe tatlılaşarak gençlerin sohbetine eşlik ediyordu adeta. Bir süre sonra yaklaşan akşamı haber veren serin bir rüzgâr gençlerin yüzlerini yaladı. Hepsinde hafif bir ürperti belirdi. Artık sohbetin hitama ermesini işaret etti adeta, teklifsizce araya giren akşam rüzgârı. Kalkıp köye doğru yola koyuldular.

 

Delikanlı evlerinin önüne gelince annesi seslendi:

 

-Mıstık! Sığır geldi, ama bizim alaca dana yok. Her halde köyün içine doğru gitti. Onu al da gel!

 

-Tamam, dedi Mıstık. Avlu kapısından çıkıp çeşmenin önünden ilerledi, akasya altında akşamı karşılayan birkaç kişiye selam verip geçti. Camiye yakın bir yerde danayı buldu. Eline bir sopa geçirip hayvanı evleri istikametine sürdü. Ancak hayvan farklı istikamete doğru gitmek istiyor, Mıstık’ın zorladığı istikamete gönülsüz yürüyordu. Ahır kapısına gelince içeriye girmek istemedi hayvan. Mıstık, zorla onu içeriye soktu. Ancak dana bir yolunu bulup kendisini dışarıya attı. Bu giriş çıkışlar birkaç kez tekrar etti.

 

Mıstık gittikçe sinirleniyordu. Dana ile arasındaki inatlaşma sürdükçe öfkelendi, bağırdı, çağırdı. Ancak, hayvan onun elinden kurtulup uzaklaşmak için can atıyordu. Sonunda Mıstık’ın elinden kurtulup köyün içine doğru koşmaya başladı. Önde dana, ardında delikanlı koşuyordu. Mıstık’ın ağzından çıkanı kulağı duymuyordu bu ara. İyice çileden çıkmıştı. Yetiştiği yerde hayvanın sırtına sopayı indiriyor, hayvan can havliyle biraz daha hızlanıyor, o kaçtıkça Mıstık daha da sinirleniyordu Bu vaziyette köyün içinde birkaç tur attılar. Herkes onlara bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. İkisinde de takat kalmamıştı. Hayvan toprak damlı ve toprak sıvalı bir evin açık kapısından içeriye daldı sonunda.

 

Dananın arkasından Mıstık da eve daldı. Gözü iyice kararmıştı. Evin tabanına çamurdan yenice şap atılmış olduğundan zeminde sergi yoktu, sedirlerin üzerine toplanmıştı eşyalar. Hayvanın girdiği odaya Mıstık da giriyor, sopayı var gücüyle hayvanın sırtına indiriyordu. Zavallı hayvan can havliyle başka bir odaya dalıyordu. Bütün odaları dolaşıp tarumar ettiler bu halde. Zemindeki özel çamurdan yapılmış şap berbat olmuştu. Hayvan en son odaya girdi, peşinden odaya dalan Mıstık, iki eliyle kavradığı sopayı havaya kaldırdı, tam vuracaktı ki sedir üzerine konulmuş minder üzerinde oturmakta olan ihtiyar adeta feryat etti: Ne yapıyorsun oğlum?

 

İhtiyar, kötürüm olduğu için onu dışarıya çıkartmamışlar, zeminleri taze şap yapılan evin bir odasında, sedir üzerinde bırakmışlardı. Mıstık duraksadı.

 

-“Bizim danayı götüremiyorum emmi, kaçtı buraya girdi.” dedi. İhtiyar, avcının elinden avı almak ister gibi telaşlı bir tonda:

 

-Bu dana bizim oğlum sizin değil! Dedi.

 

Mıstık neye uğradığını şaşırmıştı.

 

-Sizin mi? dedi ve öylece bakakaldı, ne diyeceğini bilemedi, dili damağı kurudu, sopa hâlâ havadaydı. Bir anda yüzünün tunç gibi kızardığını hissetti. Yavaşça, sopayı yukarıdan aşağıya indirdi ve hızlı adımlarla oradan çıkıp eve döndü. Bu arada alaca dana, kendiliğinden gelip ahırdaki yerini almıştı. Delikanlı yaşadığı hadiseden evdekilere söz etmedi. O akşamı biraz dalgın geçirdi. Annesinin ağız yoklama kabilinden sorularına kayıtsız kaldı. Gündüz yaşadıklarının tesirindeydi halen.

 

Annesi ve babası Mıstık’ı evermenin vaktinin geldiğini konuştular o gece. İkisi arasında, köydeki muhtemel gelin adayları üzerine bazı değerlendirmeler yapıldıysa da uygun birisi gözükmüyordu. Annesinin yakın bir köyde, uzaktan bir akrabası vardı. Onun kızını Mıstık’a göstermeye karar verdiler. Annesi durumu delikanlıya, lisanımünasiple, izah etti. Birkaç gün sonra hazırlanıp, bir dağ köyü olan Dikir Köyü’ndeki uzak akrabayı ziyaret için, yola koyuldular.

 

Akşam üzeri annesi ile Dikir köyüne vasıl oldular. Dört bir yandan köye dönen, sığırların ve davar sürülerinin arasından geçip, akrabalarının hanesine vardılar. Hane sahipleri, onları o kadar candan istikbal etti ki, sanki aylardır bekledikleri misafir sonunda teşrif edivermişti.

 

Sofra kuruldu, yemekler yenildi. Oradan buradan sohbetler edildi, çaylar içildi. Evin utangaç kızı bu ziyarete pek bir türlü anlam veremedi. Dalgın dolaşıyor, merakını giderecek işaretler arıyordu, misafirlerin hizmetine koştururken. Ama bir türlü aradığı işareti bulmaya muvaffak olamadı.

 

Yatma vakti gelince, hanımların bir odada, evin beyi ile delikanlının diğer bir odada yatmasına karar verdiler. Sedirler üzerine yün yataklar açıldı, ipek yastıklar yerleştirilip en güzel yorganlar yayıldı. Hanımlar onları baş başa bırakınca, evin beyi ve Mıstık birer sigara yaktılar. Kavisler çizerek odanın içini dolduran ve yarı açık pencereden dışarıya sızan sigara dumanı eşliğinde, koyu bir sohbet gece yarısına değin sürdü ikili arasında. Sigaranın daha biri sönmeden diğeri yanıyordu. Delikanlı geleceğin endişesiyle efkârlanıyor, evin beyi ise geçmişin yaşanmışlıklarıyla… Efkâr koyulaştıkça odadaki sigara dumanı da koyulaşıyor, yarı açık pencere dumana yol vermekte kifayetsiz kalıyordu. Köyün ahvalinden, şehirden, daha başka şeylerden sohbet uzadıkça uzadı.

 

Evin beyi, aklına aniden gelmiş gibi sordu delikanlıya: Artık evlenmeyi düşünmüyor musun? Bu ani soru karşısında hiç istifini bozmadı Mıstık ve yekten bir cevap verdi: Buraya senin kızı görmeye geldik!

 

Odanın havası buz kesti birden. Derin bir sessizliğe gömüldü ikisi de. Evin beyinin zihninde depremler oldu. Ellerinin titremekte olduğunu fark edip engellemeye gayret etti, dudakları mütereddit kımıldadı bir kaç kez. Ancak ne söylemesi gerektiği hususunda karar kılamadı. Yutkundu, sustu, gözlerini tavana dikip uzun uzun düşündü. Yatağının üzerine örtülmüş yorganın yarı açık kısmında yan üstü uzanmış ve dirseği dik vaziyette yastıkta, başı avuç içinde olduğu halde bulunan Mıstık, söylediği sözün vahametini odanın buz kesen havasından, ev sahibinin titreyip bir söz söylemeye muktedir olamayan dudaklarından ve tavana mıh gibi sabitlenen bakışlarından anlamıştı ancak. Öylece kaskatı ve hareketsiz kaldılar bir süre. Zaman bile donmuştu adeta.

 

Neredeyse asır gibi gelen bir bekleyişten sonra, yavaşça başını yastığa koydu Mıstık. Sonra ani bir hareketle, yorganı, başını da altında bırakacak şekilde üzerine çekti ve açık kalan küçük bir boşluktan odada olacakları izlemeye koyuldu. Elinde olsa nefes bile almayacaktı. Ev sahibi, epeyce bir süre hareketsiz kaldıktan sonra, aniden yerinden fırladı. odadaki vitrinde ve duvarda çerçeve ile asılı bulunan kızının resimlerini topladı. Resimlerin hepsini toparlayıp toparlamadığından emin olmak için etrafı birkaç kez kolaçan etti. Işığı söndürdü ve topladığı resimleri yastığının altına yerleştirerek üzerine başını koyup yattı.

 

Saatlerce uyuyamadı Mıstık. Ev sahibinin, aniden üzerine çullanıp onu haklayacağı düşüncesi ile epey bir süre kapayamadı gözlerini. Bir ara, ev sahibinin yatağından bir cismin doğrulduğunu gördü, karanlıkta doğrulan siluet oda kapısına doğru ilerledi. Sesten, tahta kapının sürgülendiğini anladı. Siluet onun yatağına yöneldi ve üzerindeki yorganı göğüs hizasına kadar katlayıp iki elinin parmaklarını delikanlının boğazında birleştirdi ve olanca gücüyle sıktı. Nefesi kesilen Mıstık, boğazını sıkan parmakların ait olduğu eli, bileklerinden kavradı ve var gücüyle iterek oturumunun üzerine doğruldu.

 

Odada hiçbir hareket yoktu oysa. Camdan vuran ay ışığı ev sahibinin yatağını aydınlatıyordu. Hareketsiz bir halde uyuyordu ev sahibi. Mıstık’ın kâbusu sabaha değin birkaç kez tekrarlandı.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!