• Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 25 Aralık 2018, Salı 14:09 - Son Güncelleme: 25 Aralık 2018 Salı, 14:09
Font1 Font2 Font3 Font4
-Mış Gibilerin Girdabında

 

Bir koflaştık ki! Bomboşuz! Yapaylaşmakta fersah fersah ilerlerken iyi her şeyden yalıtılmış,  eksilerdekilerle kuşanmış haldeyiz. Göl değil, gölet gibiyiz. Nehir değil, beton kanallarda akan fabrika atıklı akarsularcayız. Geçtiğimiz yerleri sulayarak kurutuyoruz. Zehir saçıyoruz su imiş gibi yaparak. Yeryüzüne yaptığımız hatalardan çıban izince obruklar oluştu. Başı dumanlı mor dağlar dümdüz şimdi. Madem milyonlarca yaştaki dağlar düzleşecekti neden altmış yıl ömrü olan betondan dağlar diktik o halde? Yeryüzünün depremle şekillendiği ne tez unuttuk?

 

Unuttuk ya! İyiyi, iyilikleri… Aynada gördüğümüzden içeri bizleri unuttuk. Üst baş iyi mi? Araba, cep telefonu yeni model mi? O halde tamam, biz olduk!

 

Oysa… Olmak nasıldı? Neydi formülü, yolu, adabı, usulü, edebi, erkânı? Yunus  ne güzel özetlemişti hamlıktan olmaklığa seyri. Yana yana, pişe pişe olunurdu değil mi? Güneş ısısından başka ısı görmemiş kimileri, tek kendi jüriliklerinde kendi kendilerini olmuşlukla payelendirirseler de  bu konu, öze indirgenmiş arılık duruluktadır. Aklımız fikrimiz  şimdinin yükselen değersiz değerlerindeyken bunu da unuttuk.

 

Halden anlamadan halimizi anlatmaya dek –mış gibici olduk. Kem küm edip, eveleyip gevelemeyi içinden çıkılamaz yepyeni bir dil olarak konuşur olduk. Böylece karmaşalar içinde boğulduk, düğümler attık. Düğüm atmak, sadece kopan ipi pekiştirmek için olmalıyken kör düğümler attık ki  her şey karmakarışık hale gelsin. Geldi de. Attığımız düğümler Gordion’daki düğümler değildi ki İskender’in kılıcı ile kesilsin.  Düğüm çözmek sabır işidir. Diyelim ki her insan için olağan olan yetişkinlik, yetkinlik için beklemek konusunda sabrı unuttuk.

 

İyi bir dinleyici olduk güya. Birbirimize karşı değil de televizyon karşısında. Cephane deposunu andıran ve  bir nakaratı var ki ağızlardan düşmeyen dizilerden rol çalar, meslek edinir oldu gençler. Vurducu kırdıcı kesildiler.  Edebiyat, klasik eserlerle okunmaya başlanan kitap silsilesi olmaktan çıkıp kültür yoksunu, giyiminden hitabına ipe sapa gelmez cephanelikmiş gibi dizilerdeki beylik laflara indirgendi.

 

Oysa gerçek hayatın oyuncuları olan bizler bir dizide değiliz. Hayat, dizi kahramanlarının rol değiştirmesince başka hayatlara sıçramalı değil. “Usandım rolümden, başka kimliğe bürüneceğim” seçenekli değil. Hayat, ilk soluktan son nefesimize herkesin süreci. Dizi laflarına yer açmak için  -varsa o da- beynimizde kayıtlı  güzellikleri silmiş gibiyiz. Keşke o laflar kadar Mevlana’dan, Yunus’tan da öğrenmeyi akıl edebilseydi kimimiz. Ne gezer! İnsanlar bir yerde kendilerinin yansıması, aynası olan sosyal medyada Mevlana’yı, Yunus’u belki de hiç paylaşmazken dizilerin laflarına öyle bir daldı ki.  Sonuçta vurgun yemek kaçınılmazdı. Vurgunlardayız şimdi; pişmek yerine.

 

Pişmek için kırk yıl harcamak anılmazken kırk dakika odun kesmeden kendi kendisine tek kişilik  jürilik edenler, kendisini pişmiş addedince  ortalık toz duman kesiyor. Pişmiş ekmek kokusu değil, kül  kokusu duyuluyor.

 

Söylediklerimiz ile yaptıklarımızın örtüşmesi gerektiğini unuttuk. Şımarıkça. Öyle ki anlattığımız bir konunun ilk anlatanın biz  olmadığımızı unuttuk. Anlatırken sanki dünya koca bir sınıf ve biz de o sınıfın karşındaki belletici havalarındayken sığlığımızın nasıl da sırıttığını unuttuk.

 

Kadın kavramının “ANA” kavram olduğunu unuttuk. En çok burada şaştık zaten. Bir ananın oğulları olarak analara neler yapılırken tarihe ve inançlara bakmadan davranır olduk. Kadının inançlarda nereye koyulduğunu; dünya kurulduğundan beri ne roller aldığını;  bilimde, savaşlarda ilk olmuşların çoğunun erkek değil kadın olduğunu unuttuk. Unutmak, gerçeği değiştirmeyecekti; ama bunu da unuttuk! Hatta çok önemsediğimiz kimi soyun erkek evlattan değil kız evlattan süregeldiğini unuttuk. Aslında biliyorduk da bile bile unuttuk! Neden? İşe öyle geldiğinden mi? Böylesi  bir şeyi unutmak,  gerçekte sevgi ve saygıyı unutmak değil mi? Yozlaşmayı körüklemek mi yoksa kimi unutmalar? Böylesi bir bencillik ile zayıflıkların kılıflanması mı?

 

Dilin ne anlama geldiğini unuttuk! Dillere bir bakın, konuşanlarına bakın. Onlar, dilleri var oldukça kendilerinin  de var olacaklarını öyle bir biliyorlar ki… Fransızlar nasıl da iyi biliyor bunu. Milyonlarca Türk’ün yaşadığı Avrupa’da tek bir Avrupalı “thank you”, “merci”  yerine Türkçe “teşekkür” demezken biz “sağ ol” gibi olağanüstü güzel bir sözün yerine “merci” dedik. Dedik de ne oldu? Merci ile Fransızca yükselirken biz kendi kendimizi gerilettik.

 

Konuşurmuş gibi yapıyoruz ne istediğimizi bile açıkça anlatamazken. İnternette bir sözcüğü ünsüz harfler ile yazıp, kısaltmalı hilkat garibesi bir dil geliştirerek yazarmış gibi yapıyoruz. Bu kendimize attığımız çelmeler ile de kendimizi ifade ettiğimizi sanıyoruz. Hep sanıyoruz…  Dilimizi unutmanın, kendimizi unutmak olduğunu unuttuk. Ne acı!

 

Unutmak, bireysel acıların iyileştirilmesindeyse bir diyeceğimiz olamaz. Ama tarih, doğanın önemi, dilimiz, nereden geldik, geçmişteki kimi çok bilindik kişilerin örnek hareket ve sözleri gibi pusula nitelikli şeyleri unutmak, derslere yeniden yeniden girip de bir türlü o dersi geçememeye benzer. Hepimizce malum, tarih için söylenen, ondan ders alınmasıdır. Burada tarih derken kasıt sadece ülkeler tarihi değil, dünya tarihi değil, en başta kişilerin  kendi tarihi.  Ona kısaca “hayatım” deniliyor.

 

Neleri neleri unuttuk… Ama lafa gelince ağızlar dolusu konuşmak, sayfalar dolusu tek bilenmişçesine yazmak var. Yani –mış gibicilik var artık fazlasıyla.

 

Bu, şu mu demek o zaman? “İyi olmak zor, iyiymiş gibi yapalım. Güzellik zor, iç güzelliği de zaten görülmez, estetiklerle  dünyalar güzeliymiş gibi kesiliverelim. Bilgi zor ediniliyor. Yılların emeği demek. O zaman televizyon dizilerinden duyduklarımızla edebiyatçı, internetten okuduklarımızla doktor, kulaktan dolma ile bilge kesiliverelim kolayından.”  Öyle yaygınlaştı ki bu –mış gibicilik oyunu, bıkkınlık vermenin ötesinde her şeye zarar verir oldu. En başta değerlerimize.

 

Artık –mış gibi yapmasak da bir ameliyathane lambası altında tüm –mış gibilerimizi göreceğimiz  biçimde  mikroskop altında kendimize bakabilsek.  Sahiden, ciddi ciddi.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN