• Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”

YAZARLARIMIZ

Harun Çolak
Harun Çolak
Eklenme Tarihi: 6 Nisan 2021, Salı 00:04 - Son Güncelleme: 6 Nisan 2021 Salı, 00:04
Font1 Font2 Font3 Font4
Meryem Öğretmenim

Geçmiş bazen akıp gittiği nehrin içinden çıkıp geliverir önünüze. Onun gelmesi için bazen bir ses, bir görüntü, herhangi bir şey yeterli olur. Benim geçmişimde üzerimde tesirini her zaman hissettiğim koskoca bir resim var. Bir Anadolu öğretmenine ait olan bu resim ne zaman karşıma çıksa benim için geçmişe doğru bir yolculuk başlar. Çocukluğumuza ait anılar zihnimizde daha büyük ve derin izler taşıdığından sanırım, insan onların peşinden gitmekte zorlanmıyor. Belki de insan kendine her defasında yeniden bir geçmiş inşa ediyor. Benim çocukluk anılarımda her bakışımda büyüyen bir şahsiyet var. İlkokul yıllarımın zorluklar karşısında yılmayan, mücadeleci, müşfik bir annesi, Meryem Öğretmenim.
Geçen yazların birinde evinde ziyaret ettim öğretmenimi. Sanki bir gün önce ayrılmışız gibi sıcak bir tebessüm ve pırıl pırıl bir samimiyetle karşıladı beni. Sonrası koyu bir sohbet, çocukluğumun karanlıkta kalan yanlarının aydınlanması… Astronot olmak istiyormuşum, sınıfta günlerce kablolarla dolaşmışım, meraklı bir çocukmuşum, okumayı çok seviyormuşum, unutamadığı öğrencilerinden biriymişim. Daha neler söyledi neler… Bir zaman yolculuğunda gibiydim. Benimle görüşemediği zamanlar aynı mahalleyi paylaştığı akrabalarımdan sorarmış beni. Sınıfta okuma istidadı olanlar arasındaymışım. Onu ziyaret ettiğimde yaptığımız tartışmalar yüzünden bir daha gelmememden korkarmış. Sanki bunu söylerken yeniden yaşıyordu o korkuyu. Gözleri nemlendi. Sonra “Yine de sen geldin. Bana hiç küsmedin.” dedi.
İlkokulu, Cumhuriyet İlkokulu’nda yetmişten fazla öğrencinin olduğu bir sınıfta okudum. Bu sınıfta cehaletle mücadele eden Meryem Kuş’un kanatları altındaydım. Her sabah gürül gürül yanan bir sobadan çıkan sesler, kara tahtanın her yere dağılan beyaz tebeşirleri içinde gri bir önlükle gelirdi öğretmenimiz. Bize günaydın diyerek başlardı derslere. Dersleri büyük bir heyecanla anlatırdı. Bıkmadan, usanmadan tekrar ede ede. Biz sorular sordukça o yeniden coşardı. Öğretmeyi severdi. Bizi kitap okumaya teşvik ederdi. Sınıf kitaplığını bitiren öğrencilerini gezici kütüphaneye üye yapardı. Her gün sınıfta okuduğumuz kitapları, dinlediğimiz haberleri anlattırırdı. Bu onun için çok önemliydi. Sadece bu mu? Elbette hayır. Düzen ve tertibe verdiği değer de çok yüksekti. Her hafta mendil, tırnak, saç kontrolü de yapardı. Siyah önlüğümüzün temiz olmasına dikkat ederdi. Derslerde metinler okutur, ne anladınız diye herkese tek tek sorardı. Defterlerimize bakar, ödevlerimizi imzalardı. Herkesi tahtaya kaldırmaya çalışırdı. Parmaklarımızı her zaman havada görmek isterdi.
Okul programlarında görev almamız için bizi yönlendirirdi. Yarışmaları, sınavları birer fırsat olarak görürdü. Katılmamız için bizi yüreklendirirdi. Bizi evlatlarından ayırmazdı. Bazı öğrencilerini hafta sonu evine çağırır, evinin salonunda ders anlatırdı. Aç öğrencileri için sofra kurardı. Bunların hepsini gönüllü yapardı. Bütün sınıfı bir fotoğrafta dondurup bize verdiğinde bunun değerini anlamaktan çok uzaktık. O bu fotoğrafların önemli olduğunu da söylerdi.
Süresi olan her şey gibi ilkokul yıllarım da bitti. Selçuklular Ortaokulu’nda zeytin ağaçlarının altında okuduğum her kitap bana öğretmenimi hatırlatırdı. “Sen okumaya doymuyorsun oğlum!” “Her zaman kendi aklını kullan.” “Buralardan kurtulmak için tek çaren okul.” Bu sözleri kulaklarıma küpe olmuştu. Fırsat buldukça ziyaret ettim öğretmenimi. Bazen yıllarca uğrayamadım yanına. Lisede, üniversitede kopacak kadar inceldi bağımız. Ağrı’da buzdan bir hayatın içinde hiçbir gönle misafir olamamıştım. Kemal Tahir’in kitapları arasında bir yüksek lisans tezinin hengâmesi içinde akıp giderken hayatım, üniversiteyi kazanan kızının yurt kaydı meselesiyle yeniden güçlendi bağımız. Ben yine vefasız, kendi kuyusunda boğulan bir adam olarak ne kadar ilgilenebildim konuyla bilmiyorum. Kendi zindanımın duvarlarını yumruklamaktan, geleni de anlamadım, gideni de…
Meryem öğretmenimle bağımız bir yanan bir sönmeye yüz tutan mum ışığı gibiydi. Benim kıymet bilmediğim bir mecrada sürüp gidiyordu. Sonra Derinkuyu’da görev yaparken yazdığım ilk kitabımdan sonra sanki yıllardır aynı sınıf ortamındaymışız gibi, verdiği bir ödevi kontrol ediyor gibi telefonumun diğer ucundaydı. Telefonda sesi “Sonunda!” dedi. Beklediği şeye kavuşan bir yolcunun sesine benziyordu sesi. “Neden bir Necip Fazıl daha olmasın!” dedi. Benimle gurur duyuyordu. “Kahramanmaraş’taki fuara mutlaka gelmelisin.” İşte o yaz anlattı durdu beni. Başına gelenleri, acılarını paylaştı. Hiç ayrılmamışız gibi anlattı. Ben, beni benden daha çok seven yüce gönüllü bir öğretmenin yetiştirdiği biriyim. Meryem Öğretmen benim manevi annemdir. O karşıma çıkmasa belki de kendi karanlığımda yok olacaktım. Onun yanında yıllar geçmemiş gibi aynı sınıfta, gürül gürül yanan sobanın yanında ve kara tahtanın önündeyim daima. İyi ki varsın öğretmenim. Ellerinden öperim.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN