RÖPORTAJLAR
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”

“Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
Eklenme Tarihi: 18 Eylül 2020, Cuma 12:52 - Son Güncelleme: 18 Eylül 2020 Cuma, 12:52
Font1 Font2 Font3 Font4



“Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
Mehmet Nuri Yardım

 

Çocuklarımız ve gençlerimiz için 100’e yakın kitabı kaleme alan Hasan Kallimci, şimdi de Divanı Lûgati’t Türk’ü romanlaştırdı.

 

 

Anadolu’da nice insan hazinelerimiz vardır. Onlar, büyük kültürümüze, ilim ve edebiyat dünyamıza, muhteşem medeniyetimize eserleriyle ayna olmaya devam ediyorlar. Onlardan biri de Denizli’de yaşayan ve kalemi elinden bırakmayan Hasan Kallimci. Bir Garip Doktor, Bülbüller Ağlamaz, Anadolu’dan Yükselen Ses, Çınar Ağacı, Dünya Sizlere Emanet, Damlacıklar, Dedikoduhane, Test Ailesi, Gezgin Uçurtma, Barışçı Alp ve Gençlikte Verilen Söz yazarımızın eserlerinden bazıları. Ömrünü çocuklarımıza ve gençlerimize hasreden Kallimci, Denizli kültürünü eserleriyle unutturmazken Türk tarihinin şeref levhalarını da hikâye ve romanlarıyla edebiyatımıza armağan ediyor. Yazarımız, Denizli’yi anlatan Yarına Miras Yazılar kitabı başta olmak üzere doğup büyüdüğü şehre vefa ödevini hakkıyla yapıyor. Denizli’de doğan, Bursa’da pişen, İstanbul’da olgunlaşan ve bir semte adını veren büyük mutasavvıf Merkez Efendi’nin hayatı da, yazarımız tarafından romanlaştırıldı. Denizli Belediyesi’nin bir kültür hizmeti olarak 10 bin adet basılan roman, şehirdeki bütün lise öğrencilerine hediye edildi. Türkiye’nin her köşesindeki çocuklara ve gençlere ulaşmayı hedefleyen yazar, bugün sadece Türkiye’de değil bilhassa Türk dünyasında da sevilerek okunuyor. Gönül coğrafyamızı unutmayan Kallimci, soydaşlarımız ve dindaşlarımız için eserler kaleme alıyor. Bu üstün hizmetinden dolayı Karaçay Türkleri,  Hasan Kallimci’yi, “Semenov Gümüş Madalyası” ile ödüllendirdi.

 

Yazarımızın yeni kaleme aldığı ve basılmak üzere bir yayınevine gönderilen Ah Şu Torunlar isimli eserini inceledim. Mizahla ciddiyetin, fikirle hayatın iç içe geçtiği çok hoş bir roman. Unutulmaz hatıraların serpiştirildiği bu ilginç kitabı, öncelikle benim gibi “dede”lik mutluluğunu tatmış birçok kişinin zevkle okuyacağını düşünüyorum. Hasan Kallimci ile hayatı, fikirleri, eserleri ve çocuk edebiyatına dair düşünceleri hakkında mülâkat yaptık. Okuyuculara,  www.hasankallimci.com sitesini ziyaret etmelerini tavsiye ediyorum.

 

Efendim zât-ı âlinizi, çocuklarımız, gençlerimiz ve yetişkin insanlarımız için kaleme aldığınız kıymetli eserlerinizle tanıyoruz. Denizli’de yaşıyor ve yazmaya devam ediyorsunuz. Öncelikle bu yazı faaliyetleri ilk olarak ne zaman ve nasıl başladı, lütfen anlatır mısınız?

 

Yazmaya, ilkokul beşinci sınıfta, şiirimsilerle başladım. O yıllardaki bakış açıma göre yazdıklarım şiirdi(!) ve şairdim(!). Ortaokul yıllarında şiirimsilerime “Varrak ile Vırrak” masalı, gazi dedem Mustafa Kallimci’nin bir savaş anısı “Türko Yapacak Zeybek” ve “Kahraman Selim” adlı hikâye eklendi. Hikâyem okulun duvar gazetesinde yer buldu. İzninizle şiir diyeyim artık. Okul idaresinin Sarayköy ileri gelenleriyle yaptıkları bir toplantıda “Köyümüzün Çeşmesi” şiirimi okudum.

 

Kütüphane öğretmeni, şiirlerimi kütüphane daktilosunda yazmama izin verdi. Sayfaları tutkal yerine kullandığım kuru incir içiyle yapıştırarak imal ettiğim Bayraklar Konuşuyor adlı kitabımı (!) arşivimde saklıyorum. Öğretmen okulundan mezun oluncaya kadar soyadım “Kalemci” idi. Aslına uyması için Kallimci’ye çevirttim. Bu yüzden ilk eserlerimde (!) soyadımı “Kalemci” olarak göreceksiniz.    

 

Şiir yazmaya öğretmen okulu yıllarımda da devam ettim. O şiirlerden ve mesleğimim ilk yılında yazdıklarımdan seçerek 1968 yılında, ilçe matbaasında ilk kitabımı bastırdım: Şiirler Yaktım.

 

Çocukluğunuzda ilk okudunuz kitaplar hangileriydi, sevdiğiniz yazarlar kimlerdi, bu kitaplar ve yazarlar sizi nasıl etkiledi?

 

Okuma yazmayı öğrendiğimde öğretmenimin verdiği seviyeme uygun kitap, ilk okuduğum kitaptır. İkincisi, o yıllarda 5. sınıfların Tabiat Bilgisi ders kitabıydı. Orangutanların bile anlatıldığı bir kitaptı. Öğretmenim okuma hızımı beğenmiş olmalıydı ki böyle bir kitabı okumamı istemişti. Sonraları ilçe kütüphanesine gitmeye başladım. Malûm kitaplar; Pinokyo, Kırmızı Başlıklı Kız, Fareli Köyün Kavalcısı vd. çeviriler. Kütüphaneye her ay gelen, her sayısını merakla beklediğimiz Doğan Kardeş dergisi. Sonradan ilçemiz ortaokulunda öğretmenlik yaptığını öğrendiğim Cemal Erten’in Cantürk serisi hikâye kitapçıkları. Vicdanlara dokunan konularıyla Kemalettin Tuğcu’nun romanları… Ve tabii Ömer Seyfettin’in hikâyeleri…

 

Yazarlığa giden yolda ilginç meşguliyetlerim vardı. O günlerde, Doğan Kardeş’ten etkilenerek ilk yazdığım şiir, hikâye ve masallara, bulmaca ve bilmeceleri ekleyerek el yazımla Eğlence Yuvası adlı el yazması dergide topladım; arşivimde onu da saklıyorum.

 

İlk neşredilen şiir veya yazınızı hatırlıyor musunuz? Hangi tarihte ve nerede yayımlandı? Sizde nasıl bir duygu uyandırdı?

 

1965-1966 ders yılıydı. Nazilli Öğretmen Okulu’nda yatılı okuyordum ve ikinci sınıf öğrencisiydim. Spor, müzik, folklor, edebiyat (şiir yazma ve okuma, tiyatro) etkinliklerine önem verilen okulumuzda, Ak adlı aylık bir dergi yayımlanmaya başlandı. İlk sayısında “Fakir Kemancı” adlı hikâyem yer aldı. Öğrencilerin yönetimi ve öğretmenlerin gözetimindeki, 16 sayı ömürlü bu dergide; öğrencilerin, öğretmenlerimizden ve o dönem ustalarından bazılarının şiir ve yazıları yayımlanıyordu.

 

Böyle bir dergide yazımın yayımlanması beni sevindirmiş, kendime duyduğum güveni artırmıştı. Arkadaşlardan tebrikler de gelince, on altı yaşındaki bu gencin ruh hâlini tahmin edersiniz. Derginin kapağındaki yazar ve şairlerin arasında yer alan adıma sevinçle defalarca bakıyor, bakıyordum. Dergideki hikâyemi kaç defa okuduğumu ben de hatırlamıyorum. Ocak 1966 tarihli Ak dergisinde yayımlanan “Fakir Kemancı” adlı bu hikâyemi yazı hayatımın ilk adımı olarak değerlendiriyorum. Ak’ın diğer sayılarında, çeşitli konularda şiir ve yazılarım yer aldı.

 

Yetişme çağınızda kültürel anlamda size yön veren büyükleriniz oldu mu? Aile içinde, okullarda veya çevrenizde.

 

Okul yıllarımda beni bugünlere hazırlayan ortam ve ayrıntılar vardı. Tarlalarda pamuk çapalayan kadın işçilerin atışma şeklinde söylediği, ayrıca ilçede yaşanan bazı olaylara uyarlanmış manileri, bu dörtlüklerden oluşan şiirleri, ilk edebiyat öğretmenim diyebileceğim annemin dilinden duymuş, etkilenmiştim. Konusu Atatürk olan ilk şiirimi gösterdiğimde öğretmenimin övgüsü… Öğretmenlerimin bayramlarda şiir okutmaları, konuşma yaptırmaları, tiyatrolarda rol vermeleri… Öğretmen okulundaki edebiyat ortamı ve sayılarında yazı ve şiirlerimin yer aldığı Ak dergisi… Okullarda, kabiliyetim ve ilgim doğrultusunda edebî bir ortamda yaşadığımı söyleyebilirim. Bu ortam, meslek hayatıma atıldığım ilk yıldan itibaren yoğun bir yazı hayatı içinde yol almamın temelini teşkil etmişti. Artık tiyatro eserleri ve hikâyeler yazıyor, roman denemeleri, nükte ve fıkra derlemeleri yapıyor, dergilere de yazılar gönderiyordum. Tercüme çocuk kitaplarından rahatsızlık duymaya başlamıştım. Bir ilkokul öğretmeni olarak kendimi ilkokul öğrencileri için eserler üretmeye yönlendirdim. Çocuklarımızı milletimizin geçmişinden haberdar ettiği gibi geleceği de hayal ettirmeye sevk eden, onlara günümüz insanlarını anlatan eserler de ürettim. 1966’da başladığım yazı hayatına 2020’de de devam ediyorum. Sağlık, kabiliyet veren Allah’a hamdolsun. 1970’li yıllarda, Düşünme Odası adlı tiyatro eserimin bir yarışmada mansiyon alması, yazar Emine Işınsu ile tanışmamı sağladı. “Çıraklığı olmayan işin ustalığı olmazdı”. Işınsu, ustam oldu, ablalık yaptı, bıkmadan usanmadan yazdıklarımla ilgilendi. Onun tavsiye ve tenkitlerinin çok faydasını gördüm. Ablam Ustam Emine Işınsu adlı kitabım, bu konu ile ilgilidir.

 

Nasıl bir muhitte yetiştiniz. Kültür, folklor bakımından Denizli’nin zengin bir şehir olduğunu biliyoruz. Masallar, ninniler, türküler, deyişler, atasözleri ve şarkılar arasında büyüdüğünüzü söyleyebilir miyiz? Sözlü mahalli kültürün üzerinizde ve yazar olmanızda rolü oldu mu?

 

Önceki sorulara verdiğim cevaplarda yetiştiğim ortamı kısmen de olsa anlattım. Çocukluğumda, birbirimize masallar anlatmak, bilmeceler sormak, tekerlemelerle oynamak vazgeçilmezlerimdendi. Babamın sesi güzeldi ve evde ertesi günkü pazara hazırlık yaparken, “Gesi bağlarında dolanıyorum…” türküsünü söylerdi. Radyomuz yoktu fakat mahalle kahvelerinin önünden geçerken “Dereler çağlar oldu” türküsünü defalarca dinledim. Ortaokulda bir arkadaşımız, “Akasyalar açarken” şarkısını çok güzel yorumlamıştı. Rol aldığım piyesleri sahnelerken, Sarayköylü sanatçı Rüştü Demirci’nin perde aralarında söylediği “Kundurama kum doldu” ve “Gülizar Gülizar canım Gülizar” türküleri hâlâ kulaklarımdadır. Şarkı ve türkülerin beni etkileyen yönleri müzikten ziyade sözleriydi. Düğünlerde büyüklerimiz diz vura vura zeybek oynarlardı. Türkçem, okuduğum kitaplardan olduğu kadar, büyüklerimizin konuşmaları içine yerleştirdikleri atasözleri, deyimler ve kelimelerle de beslendi. Mesela; bir yağmurlu günde söylediği, “Kaçan yağmur yağsa kışınan.” cümlesinde geçen “kaçan” ve “kışınan” kelimeleri, ilçemizde hiç konuşulmadığı hâlde ‘Annemin hafızasında nasıl yaşadı?’ diye bugün de merak ederim. “Kaçan” kelimesini, nice sonra, 1970 yılında, görev yaptığım Eskişehir’in Gökçeyayla köyünde, Karaçay Türklerinden duydum.

 

Denizli, manevi önderleri yetiştirmiş bir kutlu şehir. Bu şahsiyetler arasında Denizli’de doğan, Bursa’da pişen ve İstanbul’da gönüller fetheden Merkez Efendi var. Onun romanını yazdınız. Neler hissettiniz yazarken, eser üzerinizde nasıl bir tesir bıraktı? Sanırım Denizli’de okullarda okunan ve istifade edilen bir kitap oldu. Bahseder misiniz?

 

Denizli Belediyesi, hemşerimiz Merkez Efendi’nin hayatını lise öğrencileri seviyesinde, roman tarzında yazmamı istedi. Bu isteğe uydum. Eserde konuyu yüzeyde bırakmamalı ve tasavvufi derinliklere de inmemeliydim. Araştırdım. Yazarken tasavvuf edebiyatı alanında uzman hemşerim Mustafa Tatcı’nın görüşlerini aldım. Kitap üç baskı yaptı, okullara dağıtıldı. İnşallah gençlerimiz kitapları okumuş ve büyüğümüz Merkez Efendi’yi tanımıştır. Merkez Efendi’yi anlatan ilk romanı yazmış olmanın sevincini duydum. Mevlâna ve Yunus Emre gibi Anadolu’da Türk birliğini sağlayan bir büyüğümüzdü Merkez Efendi. Konuyu araştırırken, yazarken ve düzeltmeler yapmak için okurken onun hakkında bilgilendiğim gibi iman, inanç ve hayat konularında kendimi sorguladığım anları da yaşadım.

 

Çocuklarımız ve gençlerimiz için çok kıymetli eserler yazmaya devam ediyorsunuz. Daha ziyade Türk ve İslam büyüklerinin, kahramanlarımızın ve ermişlerin efsanevî hayatlarını kaleme aldınız. Bunların büyük kısmı yayınlandı ve kültür hayatımıza kazandırıldı. Yerli bir anlayışla, dinî ve millî hassasiyetler gözeterek kaleme aldığınız bu eserlerin çocuklarımıza ve gençlerimize tam anlamıyla ulaştığını düşünüyor musunuz?

 

Önce, kitaplarımla ilgili “çocuklarımız ve gençlerimiz için çok kıymetli eserler” değerlendirmenize teşekkür ediyorum. Kitaplarımın çocuklarımızla buluştuğunu ve buluşmaya devam ettiğini düşünüyorum. MEB–Öğretmen Yazarlar Serisi’nde yayımlanan kitaplarım Bakanlık kanalıyla çocuklara ulaştı. Okul kütüphanelerinde, sınıf kitaplıklarında kitaplarım yerini aldı. Davet edildiğim okullarda, kurumlarda edebiyat sohbetleri yaptım, kitaplarımı da imzaladım. Bu tür etkinliklerin sayısı iki yüzü bulmuştur. Yazar olarak Anadolu’da yaşamakla İstanbul veya Ankara’da yaşamanın bir farkı yok. Hatta Anadolu’da yaşamanın avantajı var. Yazar, Anadolu’da insanımıza, kültürümüze daha yakın yaşıyor ve konu bulmakta sıkıntı çekmiyor. Şahsen bu avantajı yaşadım, yaşıyorum…

 

Bildiğiniz gibi teknoloji hızla ilerliyor ve çocuklarımız da etkileniyor. Ama kitaptan da millet olarak vazgeçemiyoruz. Son yıllarda kitap okuma oranında ciddi bir artıştan söz ediliyor. Hatta pandemi (koronavirüs) sürecinde de eve kapandığımız için daha çok okuduğumuz belirtiliyor. Yayıncılar da bunu açıklıyor. Son yıllarda Türkiye’nin hemen hemen bütün illerinde kitap fuarları açıldı, açılıyor ve bu fuarlar kitapseverler tarafından ziyaret ediliyor. Bütün bunlara rağmen sizce toplum olarak yeterli ölçüde okuyor muyuz? Eksiğimiz var mı? Siz durumu nasıl görüyorsunuz?

 

Eğitim öğretimdeki ezberci anlayış ve testle yapılan sınavlar, çocuklarımızı kitaptan soğutuyor. Bilgiye nasıl ulaşılacağını, nasıl yorumlayıp kullanabileceğini öğreten metotlara ihtiyacımız var. Kendimizi; test sınavlarına hazırlık için yıllarca “tuğla kalınlığındaki test kitaplarıyla” boğuşmaya mecbur kalan bir çocuk yerine koymalı ve sormalıyız: Test kitaplarını hatmetmekten gına gelmiş hangi kişi, gençliğinde ve yetişkinliğinde edebî eserlere ilgi duyabilir? Evet… Toplum olarak yeterli ölçüde okumuyoruz ve bu durumdan hepimiz şikâyetçiyiz. Teknolojik gelişmelerde bu olumsuzluğu besliyor. Ancak şikâyeti bırakıp çözüme odaklanmalıyız. Eğitim öğretimde ezberci anlayış ve test sisteminden vazgeçmeliyiz… Ayrıca, okul ve sınıf kitaplıklarına alınan kitapların seçiminde öğretmenlerimizin titiz davranmaları, edebî olan eserleri tercih etmeleri de insanımızın kitaplarla olan yakınlığını artıracaktır.

 

Anadolu şehirlerinde yaygınlaşan kitap fuarlarının kitap okumaya katkısı inkâr edilemez. Fuar yapılan illerde, öğrencilerin çok sayıda kitapla karşılaşması, seçici olması, belediye otobüsleriyle, bir program dâhilinde fuara taşınması, onlarca yazarla yüz yüze gelmesi olumlu katkı yapıyor. Denizli’de üç yıl tertiplenen fuarlara öğrenci taşıma işinin başarıyla uygulanması, olumlu bir örnek teşkil etmiştir.

 

Çocukların kitap fuarında kalma sürelerinin azlığı, stantların önünden vitrinlere bakar gibi geçerek kitaplara çok az dokunmaları, heyecana kapılarak ilk stantlarda paralarını tüketmeleri, bazı öğretmenlerin öğrencilerini resm-i geçitteymiş gibi sıralarını bozmadan dolaştırmaları gibi olumsuzluklara da şahit oldum. Kitap, yazar buluşmalarını sağlayan fuarların verimini artırmak için öğretmenlerimize büyük görev düşüyor.

 

Aslında teknolojinin, bilhassa sinema ve tiyatronun edebiyatımızdan da yararlanması gerekiyor. Çarpıcı ve unutulmayan bir örneği arz etmek istiyorum. Meselâ Küçük Ağa. Merhum Tarık Buğra’nın yazdığı bu güzel romanı rahmetli yönetmen Yücel Çakmaklı sinemaya aktarmış ve dizifilm televizyonlarda gösterilmişti. Milyonlarca vatandaşımız seyretmiş ve istifade etmişti. Hatta bu roman ve filmi, bizde tarih şuurunun oluşmasında ilk ciddi katkılardan biri olarak gösteriliyor. Seyircilerin bir kısmı diziyi seyrettikten sonra kitaba ve yazara yönelmişti. Sizce sinema ve tiyatro sektörü, Türk edebiyatının verimlerinden yeterince yararlanıyor mu? Kıymetli hikâye ve romanlarımızı tiyatro sahnelerine ve beyaz perdeye taşıyorlar mı? Sinema ve edebiyat arasında bilhassa bir irtibattan söz edilebilir mi?

 

Sinema ve edebiyat arasında irtibat hep olmalı; film, dizi film, çizgi filmler, belgeseller, oyunlar, televizyonlardaki yarışmalar ve tartışma programları, sahnelenen tiyatro eserleri, vd. konu, dil ve edebî açılardan seviyeyi hep muhafaza etmelidir. Bilgi birikimimize ve kültür hayatımıza katkılar sağlamalıdır. Türkçemizin yaşaması ve zenginleşmesinin vasıtası olmalıdır. Aksi bir durum millet ve devlet olarak geleceğimizi karartır. Küçük Ağa gibi seyrine doyamadığımız filmler sayıca yetersiz kaldı. Televizyonların karşısına Ceyar dizilerini seyrederek oturmuştuk, bugün de yerli yapım Ceyarvari dizi filmleri seyrediyoruz. Küçük Ağa’da insan unsuru ön plândaydı, bugünkü tarihi filmlerde kılıç şakırtıları… “Bir yıl boyunca hangi filmleri seyrettin? Aklınızda ne kaldı? Size ne kazandırdı?” sorularıyla bir anket yapılsa alacağımız cevaplar, “Vakit geçirdik…” cümlesinde buluşur. Vakit, zaman yani ömrümüz, ömürleri öylesine geçirmek… Allah bizi, ömrümüzü boşuna geçirmemiz için mi yarattı? Kendimize, çocuklarımıza, milletimize, insanlığa karşı hiç mi sorumluluğumuz yok? Sinemaya, tiyatroya, dizi filmlere konu olacak edebî eserlerimiz hiç de az değil. Yeter ki niyetler hâlis olsun. Yeter ki diziler para kazanma hırsıyla uzatılmasın ve konular çeşitli yönlere saptırılarak edebî eserler -tabir yerindeyse- harcanmasın. Bu düşüncelerin ışığında, “Küçük Ağa” örneğinize Mustafa Kutlu’nun “Uzun Hikâye”sini ekleyebiliriz.

 

Bu sene Ömer Seyfettin’in vefatının 100. Yılı. Mart ayında başlayan bazı anma programları ne yazık ki salgın dolayısıyla durdu. Bu sene hepimizin okuduğu ve istifade ettiği büyük hikâyecimiz için neler yapılmalı size göre?

 

2020 yılında yaşadığımız salgın hastalık, dünyayı olduğu gibi ülkemizi de etkiledi. 100. Yılında Ömer Seyfettin merhumu da gerektiği gibi anamadık, anlatamadık. Fakat eserleri; Türkçesiyle, konularıyla, eğiticiliğiyle, işleyişiyle raflarda, okullarda ve çocuklarımızın ellerinde. Telif hakları Kanunu gereği, Ömer Seyfettin kitapları artık telifsiz yayımlanıyor. Ticari davranarak, sadeleştirmek adına diline, üslubuna zarar verilmemelidir. Yayınevleri, bu konuda hassas davransa, titizlense yeterlidir; ben buna razıyım. Ömer Seyfettin’in eserleri kıyamete kadar kendini okutacak ve Türkçemizi yaşatacaktır.

 

Ülkemizde, Ömer Seyfettin gibi her yıl sırayla öne çıkarılacak nice yazarlar ve eserler vardır. Bu düşünceyi özellikle okullarımızda, Türk Dünyası çerçevesinde de uygulamalıyız. Aytmatov yılı, Cengiz Dağcı yılı, Bahtiyar Vahapzade yılı, Şehriyar yılı…

 

Bugünlerde okuyucularınız hangi eserlerinizi bekliyor. Neler yazıyorsunuz, kıymetli tezgâhınızda acaba hangi eser veya eserler var? Bu konuda da bilgi lütfeder misiniz?

 

Rahatlıkla söyleyebilirim: Bugüne kadar “Hasan Kallimci kitap yazsa da basımını yapsak!” diye bekleyen bir yayınevi hiç olmadı. Siz gibi sayılı dostlar haricinde, “Hasan Kallimci son olarak hangi eseri yazdı ve acaba tezgâhında hangi eser veya eserler var?” diye merak eden de yok. Bugüne kadar, yazma kabiliyeti ile yaratılmış bir eğitimci olarak; “Edebiyatın şu dalında, şu konuda, şu eseri de yazmalıyım!” düşüncesiyle eserler ürettim. Son olarak Dîvanı Lûgati’t Türk’ü ortaokul öğrencileri seviyesinde romanlaştırdım. Çocuklarımızı bin yıl önceki Türkçe ile tanıştıracak bu eser, nasip olursa bir yayınevi tarafından kitaplaştırılacak. Çocuklarımız için romanlaştırdığım 25 Türk destanına 26.’sını ekleme hazırlığı yapıyorum.

 

Efendim lütfedip sorularıma verdiğiniz kıymetli cevaplar için teşekkür ediyorum.

 

Mehmet Nuri Bey, bu söyleşiyi yaparak, şahsıma ve eserlerime gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkür ediyorum. Yazanımız, edebî ürünlerimiz ve okuyanımız bol olsun…

 

 

ÇOCUKLARIMIZA ADANAN ÖMÜR

 

Hasan Kallimci, 1949’da Sarayköy’de (Denizli) doğdu. İkisi de Denizli / Tavas ilçesinden olan ayakkabı tamircisi bir baba ile tarım işçisi bir annenin ilk evladıdır. İlk ve ortaokulu Sarayköy’de, Öğretmen Okulunu da yatılı olarak Nazilli’de okudu. Bu okuldan 1967 yılında mezun olarak Sarayköy / Aşağı Tırkaz köyü öğretmenliğine atandı. 1969 yılı Haziran’ında başladığı askerliğini, er öğretmen olarak Amasya ve Afyon’da tamamladı. Denizli’nin çeşitli okullarında çalışan Kallimci, 1976 yılında öğretmenlikten ayrılarak Denizli’de yayımlanmaya başlayan Hizmet adlı günlük gazetede yazı işleri müdürlüğü yaptı. Bu gazete resmî ilan almaya hak kazandıktan sonra yeniden (1977’de) öğretmenlik görevine döndü. Denizli’nin bazı köy, kasaba, ilçe ve merkez okullarında öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu. Bu arada Anadolu Üniversitesi’nde ön lisans programını tamamladı. Mesleğinin son beş yılında Denizli Halk Eğitimi Merkezi’nde müdür yardımcılığı yaptı ve 1994’te emekli oldu. Emekli olduktan sonra mahallî bir gazetede köşe yazarlığı, yine mahallî bir televizyonda genel müdürlük yapan Kallimci, daha sonra bütün mesaisini çocuk edebiyatı ve hikâye dallarında eserler verme yolunda değerlendirdi. Halen bu dallarda yazmaya devam etmektedir. Birçok gazete ve dergide yazıları çıkan, konferanslar veren ve ödüller alan Hasan Kallimci’nin 100’e yakın eserinin listesi www.hasankallimci.com sitesinde bulunuyor.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!