• “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”

YAZARLARIMIZ

Mehmet Nuri Yardım
Mehmet Nuri Yardım
Eklenme Tarihi: 5 Temmuz 2020, Pazar 03:16 - Son Güncelleme: 5 Temmuz 2020 Pazar, 15:38
Font1 Font2 Font3 Font4
Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat

Yılların Usta Yazarı Halistin Kukul:

“Başta Keşif ve Teşvik Çok Önemli”

 

Mehmet Nuri Yardım

 

Şiir, hikâye, tiyatro, tenkit, deneme, çocuk edebiyatı gibi edebiyatın değişik dallarında eserler veren şair ve yazar büyüğümüz Mehmet Halistin Kukul, bir köy çocuğu olarak bize edebiyat dünyasına girişini anlattı. Samsun’da ikamet eden Kukul’un edebiyata merakı, küçük yaşlarda başlar. İmkânsızlıklar içinde büyür. İlk şiirlerini 1961 yılında, lise sıralarında iken yazar. Bu şiirler Harbiye’nin Sesi dergisinde yayınlanır. Fen kolunda okuması, türlü imkânsızlıklar ve engeller, onu edebiyat sevgisinden alıkoymaz. Üniversite talebeliği döneminde biraz daha edebiyatla meşgul olur. Bazı dergi ve antolojilerde şiirleri neşredilir. Artık kendisine yolların açıldığı inancındadır.

 

1968 yılında, Ankara’da Ülkemiz dergisinin açtığı şiir yarışmasına katılır ve bu yarışmada, yirmi yaşında bir Harbiye öğrencisi iken yazdığı “30 Ağustos İçin” isimli şiiriyle birincilik mükâfatını alır. 1974 yılında, bu döneme kadar neşrettiği şiirlerinin bir kısmını topladığı Türk’ün Ayak Sesleri’ni kitabını çıkarır. 1975’te Kıbrıs Destanı ikinci şiir kitabı olarak okuyucunun önüne çıkar. Bu sıralarda, yani 1972 ve sonrasında Türk Edebiyatı, Çağrı ve Hisar dergilerinde yazmaya başlar. Daha önce Defne ve Şölen gibi dergilerde yazarken tanınmış dergilerde imzasını görmesi azmini ve şevkini artırır.

 

1984 yılına kadar çeşitli zorluklar içinde devam eden edebiyat hayatını görürüz. Töre dergisinin şiir yarışmasında “Ses” adlı şiiriyle ödül kazanması onu edebiyat camiasına tanıtır. Bir sene sonra ilk hikâye kitabı Zincirli Tepe neşredilir. Artık peşpeşe kitapları basılmakta ve kendisine ödüller verilmektedir. Yine 1985’te, Tercüman gazetesinin düzenlediği şiir yarışmasında (ki bu yarışmaya onbeş bin şiir katılmıştır) “Hasret Köprüsü2 adlı şiiriyle mükâfat almaya hak kazanır. 1986 yılında iki tiyatro eseri ardarda yayımlanır: Gelincikler Narindir ve Havada Bulut Yok.

 

1987’de çok önem verdiği Sonsuzluk Merdiveni adlı şiir kitabı vitrinleri süsler. Aynı yıl iki ödül birden kazanmış, bahtı ve yolu açılmıştır. Hayaller ve Gerçekler adlı eseriyle “Millî Kültür Vakfı-Gökyüzü Yayınları Çocuklar İçin Şiir Yarışması”nda ödül kazanır. Ayrıca “Mehmet Âkif Ersoy'un İnsan Adlı Şiirinin Tahlili” adlı çalışmasıyla Türk Edebiyatı Vakfı Mehmet Âkif Ersoy Şiir Tahlilleri Yarışması üniversite öğretim elemanları grubu birinciliğine hak kazanır.

 

Bu yıllardan itibaren tiyatroları pek çok okulda sahnelenmeye başlanır. 1988 yılında, 1975’te neşredilen Kıbrıs Destanı adlı eseri bazı değişikliklerle tekrar basılır. Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları 1989, 1990 ve 1999’da ayrı baskılar yapar. 1989 yılında Ayçiçekle Nurdede adlı masal-şiir kitabı çıkar, iki yıl sonra ikinci hikâye kitabı Sevgi Çemberi yayımlanır. Yazarımız, Eskişehir Valiliği, Ortadoğu gazetesi, Diyanet Vakfı, Milli Kültür Vakfı’nın da aralarında bulunduğu 8 kurumdan ödüller kazanır. Yazarın üçüncü hikâye kitabı Yarınlar Daha Güzel 1998’de okuyucuya ulaşır. Son kitabı Şeyh Şâmil ve Çeçenistan’ı 2002 yılında görürüz. Yazarımız şimdi de Şairler Sultanı Necip Fazıl ve Mehmet Âkif’in Şiir Dünyası isimli iki inceleme kitabı hazırlıyor. İki çocuğu ve üç torunu bulunan Kukul’un bugüne kadar 13 kitabı ve 500’den fazla makalesi yayınlanmış bulunuyor. İlesam, Aydınlar Ocağı ve Türkocağı üyesi olan yazar hakkında üniversitelerde dört tez yapıldı.

 

Pek çok gazete ve dergide şiir ve yazıları yayınlanan M. Halistin Kukul, edebiyat dünyasıyla ilk temasının oluş şeklini bize şöyle anlatıyor:

 

“Edebiyat dünyası, geniş muhtevalı bir ifadedir. Bizim gibi dar muhitte doğup, imkânsızlılar içinde yoğrulanlar, muhakkaktır ki, kendilerindeki bâzı itici hareketlerle yol aralamağa çalışırlar. Benimkisi böyle oldu.”

 

Halistin Kukul zor şartlarda, ama imkânlarını zorlayarak, çevresini genişleterek yazı dünyasında kendisine yol, kalemine sayfalar açar. İlk fikrî temasların, ilk edebî heyecanların tadını unutamayan yazarımıza kulak veriyoruz:

 

“1949-1950 yılında bir köy okulunda ilköğretime başlayan ve ikinci sınıftan itibaren de kasaba okuluna nakleden birinin edebî muhitle tanışması değil, gazeteyle tanışması bile zordu. Kaldı ki, 1957 yılında Erzincan Askerî Lisesi’nin imtihanlarını kazandığım dönemde bile, yine, bu, mümkün değildi. Hiçbir şeyi hazır bulmadım. Zaman zaman düşünüyorum da, bundan memnun bile oluyorum. Hazır bulmak, belki mesafeyi kısaltır; ammâ, san’attaki çıkılması gereken ve çekilmesi zarûrî olan bâzı merhaleleri göremezdim. Lise yıllarıma kadar, okul kitapları hâricinde edebî muhitlerle hemen hemen hiç temasım olmadı. Ortaokulda öğretmenin verdiği Türkçe ev ödevleri dışında hiçbir kitapla temasım yoktu. Ancak; yazmaya karşı, diyebilirim ki ilkokul yıllarımdan itibaren büyük bir arzum bulunuyordu.

 

Ben, bir yazarla temastan ziyâde, bu basit görünen ‘arzu’nun keşfini istiyor ve bekliyordum. Türkiye, şu anda bile ‘keşfedilmemiş kabiliyetlerle’ doludur. İnanınız ki, bu ‘keşfedilmemiş kabiliyetler’, meydanda görünenlerden hem daha çoktur, hem de daha istidatlıdırlar. Fakat, zaman, onları maalesef yanlış sistem içinde âtıl durumda bırakmıştır.

 

Sayın Yardım; belki sorunuzun içinde yok ammâ, bu dönemde, yâni ilk-orta ve lise yıllarında iki husus çok mühimdir: Biri ‘keşif’, diğeri de ‘teşvik’tir. Necip Fazıl buna örnektir. Bu hususta şöyle der:

 

“Şairliğim 12 yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır. Annem hastahânedeydi. Ziyâretine gitmiştim… Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:

 

–     Senin dedi, şair olmanı ne kadar isterdim!

 

Annemin bu dileği bana, içimde besleyip de 12 yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü bana…”

 

Benzer duruma, Batı'da, Fransız şiirinde Victor Hugo’da rastlıyoruz. Şair Chateaubriand, ondan ‘dâhî bebek’ diye söz etmektedir.

 

 

EDEBİYAT: MİLLETLERİN RUH HARİTASI

 

Ben, bilhassa lise yıllarımda, askerî okulda okumama rağmen ders kitaplarının hâricinde Ziya Gökalp, Mehmet Âkif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl’dan şiirler okudum. Ancak, bütün bu okuyuşlar, benim veya bizim anladığımız mânâda bir okuyuş değildi. Askerî Lise ikinci sınıf öğrencisiydim. Âşık Veysel’i okul komutanlığı dâvet etmişti. O’nun söyleyişleri ve şiirleri de etkiliydi. Fakat, bunların hiçbiri, bir insanın daha doğrusu bir gencin kendini geliştirmesi ve yol bulması için gerekli ve yeterli şart ve fırsatlar değildi.

 

Şunu ifâde edeyim ki, o günlerimden bu güne, hiçbir zaman okumaktan ve aramaktan usanmadım. Zîrâ biliyordum ki, edebiyat, insanın olduğu kadar milletlerin de ruh haritasıdır. Millî kültür ve varlık hazinesidir.

 

Aziz edibimiz Halistin Kukul, kaleme aldığı ilk edebî yazıyı anlatırken bu konuda her genç yazıcının başına gelebilecek olumsuz gelişmelerden -ihtiyatlı olmalarını tavsiye ederek- etraflıca bahseder:

 

“Umûmîyetle, herkes şiirle başlar. Ben de şiirle yazmaya başladım. Ortaokul sıralarında yazdığım şiirler, gizli gizli, hiç kimsenin göremediği şiirlerdi ki, burada hâlâ Türkiye’de yaygın olan bir psikolojinin de yattığını söylemem gerekir. Yirmi beş yıl üniversitede hocalık yaptım. Beş yıl da liselerde çalıştım. Utanarak söylüyorum, edebiyat hocalarına şiirlerini göstermek isteyen öğrencilerin azarlanıp aşağılandıklarını çok gördüm. Böyle bir anlayışın hüküm sürdüğü sistemde şiir veya san’at yeşerir, gelişir mi?

 

Yukarıda da söyledim: Keşif ve teşvik, iki büyük unsurdur. Bunlar, bugün yok ise, o zamanlar nasıl olabilirdi ki? Ortaokulda, Türkçe öğretmenim bana ‘Halistin’ diyemezdi de, hep, bilinmeyen ilk adımı söylerdi: ‘Mehmet’ derdi, “Bu yazı senin mi? Bu kompozisyonu sen mi yazdın?” Korkarak yanına gider, yazının da kompozisyonun da benim olduğunu ispata çalışırdım. Peki, bu güzel yazı ve bu beğenilen kompozisyon benim ise, verilen not hâricinde bir “Âferin!” de çok mu olurdu? Böyle dense, büyük bir zahmete mi girilirdi?

 

Halistin Kukul’un hâtıralarını dinlerken, edebiyat yolunda emin adımlarla nasıl ilerlediğine ve kendisine güvendiğine yakından tanık oluyoruz. Yazarın hayatı için “çok mühim merhale” olarak kabul ettiği bu çağ, geleceğin yazarını zihnen ve fikren beslemektedir:

 

“O dönem ilk şiirlerimin yayınlandığı dönemdir. 1961 yılında Ankara’da Harp Okulu öğrencisiydim. Orada, Harbiye’nin Sesi adlı bir dergi çıkarılmaktadır. Bu dergiye verdiğim iki şiirim -ki bunlar Askerî Lise’de yazdığım iki şiirdi- Harbiye’nin Sesi’nde yayınlandı. Birinin başlığı: “Sevgilim”; diğerininki de “Barbaros’a Sesleniş”ti. “Barbaros’a Sesleniş”, daha sonraları Defne dergisinde de yayınlanmıştı. Şöyle başlıyordu:

 

            Tarih binbeşyüz otuz sekiz, eylülün yirmi sekizi

Akdeniz başka bir hâldeydi o gün, kasırga denizi.

 

 

Şüphesiz ki, bu dönem, benim için çok farklı bir dönem olmuştur. Hem bulunduğum okulun imkânları, hem Ankara’da oluşum ve hem de kendime duyduğum güven, bana şiire devam etmemin zarûretini işâret ediyordu. Fakat, yanımda yine kimse yoktu. Okuma çevrem daha genişlemiş ve daha derinleşmişti.”

 

Edebiyatın çileli yolunda adım adım ilerleyen M. Halistin Kukul, sabırla, sebatla, gayret ve azimle okumaya ve yazmaya devam eder. Çevresinde dikkat çekmeye başlar. Artık başta İstanbul’daki dergiler olmak üzere bir çok yerde imzası görülmeye başlanır.

 

ŞİİR BİRİNCİSİNE ULAŞMAYAN SAAT

 

Çevre ve ailedeki yakınlar kadar alınan ilk ödüller de kamçılar yazarımızı. İlk mülâkatını bir rektörle yapar. Aldığı ilk telifi sorduğumuz Kukul, profesyonel yazarlığın sancılı mâcerâsını bütün samimiyetiyle şöyle anlatıyor:

 

“Sayın Yardım; inanınız ilk te’life kadar daha çok yol var. Çünkü, Türkiye’de te’lif alabilmeniz için gazetelerde yazmanız ve gazete çıkaranların da hakka hukuka saygılı olması lâzım. Ben, ilk te’liften önce, müsaade buyurursanız ilk ödülümden bahsedeyim: 1968 yılı. Harp Okulu ikinci sınıfta iken 1963’te yazdığım “Otuz Ağustos İçin” başlıklı şiirimle katıldığım, Ülkemiz dergisi şiir yarışmasında birincilik ödülü kazandım. Dergi Ankara’da çıkıyordu. Güzel, kaliteli bir dergiydi. Benimle mülâkat da yapıldı ve yayınlandı. Ödülüm Hislon marka bir kol saatiydi. Hâlâ bekliyorum, saat gelmedi. İşte bizdeki teşvik bu!”

 

Birinci olduğu ve kendisine vâdedildiği halde saati alamayan yazarımız, şevkinden hiçbir şeyi kaybetmez. Aksine daha da sarılır kaleme. Yine Kukul’un bu sebatlı yürüyüşüne eşlik edelim isterseniz:

 

“Kara Harp Okulu’ndan 21 Mayıs hâdiseleri sebebiyle ayrılıp Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi’ne girip orayı 1967’de bitirdim. O dönem içinde bir çok dergide, antolojide şiirlerim yayınlandı. Öğretmen oldum. Ankara, İstanbul ve Konya’da çıkan dergilerin bir çoğunda, 1970 başlarından itibâren yazmaya başladım. Defne, Bayrak, Çağrı, Hisar, Türk Edebiyatı dergileri vazgeçilmezimdi. Bunlarda, şiirlerim ve denemelerim yayınlanıyordu.”

 

 

İLK TE’LİF KEMAL ILICAK’TAN

 

Yazarların aldığı ilk te’lif hakkı unutulmaz. Zira emeğinin karşılığını ilk defa görüyordur. Yazarımız Kukul’un bu macerası da ilgi çekicidir, okuyalım:

 

“İlk mülâkatımı 1965 yılında Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Okyar ile yaptım. İlk makalem 1972’de Ankara’da Hami Kartay’ın çıkardığı Bayrak dergisinde neşredildi. Samsun’da mahallî gazete Yenises’te 1970’te günlük yazılar yazdım. 1974’te Bâbıâli’de Sabah’ta hem makale ve hem de Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı’m tefrika edildi. Te’lif ücreti istemediğim için teşekkür ettiler. 1975-1980 arası Ortadoğu ve Hergün gazetelerinde de çok makalem yayınlandı. Ancak; ilk te’lif ücretini 1980 ve sonrasında rahmetli Kemal Ilıcak’ın Tercüman gazetesinde çıkan yazılarımdan aldım. O te’liflerin bâzıları, bana, -inanınız- ilâç gibi gelmişti. Çalışmamın karşılığı olduğu hâlde, minnet, şükran ve rahmet dilediğim o te’lif ücretini gönderenedir.”

 

Tabii yazarımızın hâtıraları çok. Bunları inşaallah toplu olarak okuma fırsatı buluruz. İlk şiir ve yazı kadar, ilk kitap da edebiyatçının gönlünde büyük akisler uyandırır. Çünkü ilk intibalar başlar, ilk tepkiler, ilk beğeniler ve ilk horlamalar vaktidir. Aslında bir cesarettir, meydana inmektir ilk kitabı yayınlamak. Her şair ve yazarın ilk kitabıyla ilgili unutamadığı hâtıraları vardır. M. Halistin Kukul’un da bu vâdide söyleyeceği sözler… Dinleyelim:

 

“İlk kitabım Türk’ün Ayak Sesleri adlı şiir kitabımdır. 1974 yılında yayınlanmıştı. Bu küçük -48 sayfalık- kitapta, o zamana kadar yayınlanmış olan şiirlerimden millî heyecanı ifade edenler yer alıyordu. Bu şiirlerim, zâten dergilerde yayınlandığı için, bu hisleri ve fikirleri tasvip edenler tarafından oldukça takdir gördü. Ancak; buna rağmen, şunu söylemek mecburiyetindeyim ki, bizde, maalesef  ‘edebî tenkit’ hâlâ mevcut değildir. Beğenen de beğenmeyen de beğendiğinin ve beğenmediğinin sebebini bilmiyor. Hangi edebî üstünlüktür ki o eseri beğendirmiştir veya beğendirmemiştir; bunu anlamak çok zor. Bu sebeple, edebî tenkide çok önem veririm. Bana gönderilen kitaplara mutlaka cevap yazarım. Bildiğim kadarıyla objektif olmaya çalışırım. Bizim ‘edebiyat çevreleri’ dediğimiz çevre, maalesef, kendi yapılarının propagandalarını ön plâna çıkaran çevreler olmuştur. ‘Edebiyat’ kelimesinin ihtivâ ettiği mânâ hiçbir zaman kaale alınmaz.

 

Bu hususta söylenecek çok söz vardır: Bir defa, edebiyatın aslî mânâsını kavramak ve kavratmak gerekir. Bu mânâ etrafında, temelden tepeye yâni ilkokuldan üniversiteye edebiyat öğrenimine önem verilmelidir. Bu önem; güzel Türkçe ile desteklenmelidir. Türkçe'nin korunamadığı ve tahrip edildiği bir diyârda, güzel edebiyat beklemenin beyhûde olacağı bilinmelidir.”

 

Yılların Halistin Hocası, engin tecrübelerini anlatırken hayatî tavsiyelerle geleceğin genç yazarlarına ve bu yetenekleri yetiştirecek olanlara da yol gösteriyor:

 

“Her edebiyat dalında eser verebilecek kabiliyetlere imkân hazırlanmalıdır. Edebiyata şiirle başlamış biri olarak söylüyorum. Yedi şiir kitabı yanında, iki tiyatro, üç hikâye kitabı da yazdım ama çocukları da ihmal etmek istemedim. Onlar için de yazdım. Unutmayalım ki, her şeyin başı iyi eğitimdir.”

 

Ve son olarak şiire bir ömür adamış olan kıymetli şairimiz M. Halistin Kukul’a “Şair kimdir?” diye soruyoruz. İşte aldığımız cevap:

 

“Şair sezgindir. Şair, başkalarının sezemediğini veya sezip de söyleyemediğini yazar. O hâlde şair, halkın tercümanı olmak durumundadır. Halk kültürü ile cihanşümul kültürü kaynaştırıp yeni söyleyişlere giderek yâni yeni ‘sentezler’ oluşturarak hayâl dünyamıza yeni ufuklar açmalıdır.

 

Bizde, umumiyetle okuma alışkanlığı yoktur. İnsanımızın şiire alâkası veya alâkasızlığı şiire mahsus bir davranış değildir. Kaldı ki, Yunus’u Mevlâna’yı veya Süleyman Çelebi’yi dilinden düşürmeyen birine nasıl şiir okumuyor veya şiirden hoşlanmıyor diyebiliriz?

 

Son neslin hatta edebiyât tarihimizin en büyük şairlerinden olan Necip Fazıl, Mehmet Âkif ve Yahya Kemal, halkımız tarafından çok sevilmekte ve çok da okunmaktadır. O hâlde, halkı anlayan ve yüksek bir kültüre ve fevkalade tekniğe sahip olan şiirlere halkımız iltifat etmektedir. Türk hissiyatını ve Türk fikriyatını üstün bir sanatla sunan şairler her zaman okunmaktadır, tasvip görmektedirler. İşte, bugünkü şiirimiz bu cehdin içerisindedir.”

 

KÖY YOLUNDAN ÜNİVERSİTE KORİDORUNA

 

Mehmet Halistin Kukul, 1 Ocak 1943 tarihinde Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinin şimdi mahalle olan Vardallı köyünde doğdu. Dokuz çocuklu bir ailenin ikinci çocuğudur. İlk ve ortaokulu orada bitirdikten sonra, 1957-1958 öğretim yılında Erzincan Askerî Lisesi’nin imtihanlarını kazanarak lise hayatına başladı. Liseyi bitirdikten sonra, 1961-63 öğretim yıllarında Kara Harb Okulu’nda iki yıl okudu. 21 Mayıs 1963 ihtilâline karıştığı için, Ankara 2 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’nce tutuklandı. 21 Mayıs-13 Eylül 1963 tarihleri arasında tutuklanarak muhakeme edilen Kukul beraat etti. Fakat Kara Harb Okulu Yüksek Disiplin Kurulu’nun 26 Eylül 1963 tarih ve 1963/2 sayılı kararıyla, bütün okul öğrencilerinin (1459 kişinin) okuldan çıkarılması ile, o da Kara Harb Okulu’ndan çıkarıldı. Aynı yıl, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne (Fransız Filolojisi’ne) girdi. 1967’de fakülteden mezun oldu. Aynı yıl Rize Ticaret Lisesi öğretmenliğine başladı. Cânan Gürdal ile 1969 yılında evlendi. Samsun, Diyarbakır, Kastamonu, Ordu'nun çeşitli okullarında hocalık yaptı. Samsun Eğitim Enstütüsü’nde Müdür Yardımcısı olarak görev aldı. Okul, yüksek okula dönüşünde Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fransız Dili Eğiimi Bölümü öğretim görevlisi oldu. 16 Nisan 1997 tarihinde buradan emekli oldu. Halen Samsun’da ikamet eden yazarımız yazmaya devam etmektedir.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN