• Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”

YAZARLARIMIZ

Mehmet Nuri Yardım
Mehmet Nuri Yardım
Eklenme Tarihi: 25 Aralık 2020, Cuma 20:30 - Son Güncelleme: 25 Aralık 2020 Cuma, 20:30
Font1 Font2 Font3 Font4
Limonatacı İsmet

            

 

Renk renk markaları olan asitli siyah kolalar ve beyaz gazozlar ak şehrimizi ve temiz midelerimizi henüz istila etmemişti. Çay bile bu kadar revaçta değildi daha. Biricik içeceğimiz limonataydı. Evlerde misafirlere mutlaka limonata ikram edilirdi. Bir de yanında genelde pasta olurdu. Pasta yoksa da limonata mutlaka bulunurdu kıyıda köşede. Çünkü bu içecek, sıcak havalarda derde deva ve her şeyden önce sadra şifaydı. Üstelik hazırlanması da çok kolaydı. Su, limon ve şeker! Bütün malzemesi buydu bu yerli ve millî meşrubatımızın. Bunlar var ise limonata da hazır sayılırdı. Hazırlanması asla zahmet vermezdi. Biz çocuklar tabii çok severdik bu yerli ve millî içeceğimizi. Çünkü memleketimiz çok sıcaktı. Limonata ise soğuktu ve içimizi serinletirdi. Dolayısıyla evlerde annelerimiz, ablalarımız pratik olarak hemen hazırlar aniden gelen misafirlere ikram ederlerdi.

 

Suyun dışındaki biricik içeceğimiz limonataydı. Hele yaz aylarında çarşıda susadığımızda biricik sığınağımız İsmet abi olurdu. Kimdi bu adam? Seyyar limonatacıydı İsmet abi, dükkânı, mekânı yoktu. Bütün sermayesi sırtındaki metal güğümü ve elindeki zarif ibriğiydi. Bir de önünde bir metal muhafaza içinde sıraladığı uzun cam bardaklar… İbrikte su bulunurdu ve İsmet abi müşterisine sunacağı limonatayı dolduracağı bardağı mutlaka önce bu suyla çalkalar, yıkardı. Temizliğe çok dikkat ederdi. Birçok hastalığın mikropla bulaştığına inanır, bu konuda müşterilerini son derece titiz bir şekilde kollardı. İbriği sol eliyle tutardı ki müşteriye limonatayı sağ eliyle ikram etsin. Çünkü sağ elle ikram, Peygamber Efendimizin sünnetidir. Hem güğümünün üstünde hem de omuzunun başında kırmızı lâleleri vardı İsmet abinin. Görüntüye de dikkat ederdi. Yaz aylarında hafif ve ince bir terlikle dolaşırdı çoğu zaman. Umumiyetle şehrin merkezinde, Çarşı Camii civarında dolaşır dururdu. Zira burası şehrin âdeta kalbi, tam da merkeziydi. Ve herkesin yolu bir şekilde buraya düşerdi.

 

Aslında evlerimizde de limonata yapılırdı. Ama “çarşı ekmeği” gibi “çarşı limonatası” da bize daha bir cazip gelirdi. Tadı mı biraz farklı olurdu yoksa sırf dışarda parayla satın aldığımız için mi daha çok severdik bilmiyorum.

 

İnce yüzlü siyah saçlı ve bıyıklıydı limonatacımız. Mütebessimdi her vakit. Müşterisine hep güler yüzle hitap eder, tebessümüyle önce gönülleri fethederdi. Ama onun yanına gelenler mutlaka içecekleri meşrubatla serinleyeceklerini bilirdi. Kemer gibi beline bağladığı kuşaktan zarif, uzun ve ince cam bardaklarını kılıflarından çıkarıp doldurur, vatandaşlara limonataları bu şekilde ikram ederdi. Limonata şekerliydi ama tadında olurdu; ölçülü bir tatlılık… Şekere boğmazdı yani. Öyle bir kıvamdaydı ki bir bardakla doymaz, paranız varsa ikinci bardağı bile içmek isterdiniz. Ve insanlar birbirlerine ikram ederdi bu limonatadan. Çünkü memleketin tek meşrubatçısı oydu. Ve tek satıcısı da kendisiydi. Yani şubesi olmayan bir ana bayiydi. Zaman zaman çarşıları dolaşır, “limonataaa”, “limoncuuuu” diye hafiften seslenirdi. Ama hiçbir zaman çığırtkanlık etmez, yüksek sesle insanlara rahatsızlık vermezdi.

 

Çocukluğumuzun unutamadığımız figürlerinden biriydi İsmet abi. Seyyar limonatacımızın adı İsmet, soyadı Yeşilgül’dü. Yeşil zaten ferahlığın rengi, omuzundaki güğümü süsleyen al güller de onun sembolüydü. Bazıları gelir, yanındaki misafirlere bu pratik esnaftan ve hazır içecekten ikramda bulunurdu. Ve ismet abinin bir güzel huyu da yoksul olduğuna inandığı insanlardan para almazdı. Onların da içini bedava serinletir, bu davranışını da, ölmüşleri için sevabına sayardı. Bunu kimseye söylemezdi, kimsecikler de bu hayrını pek bilmezdi.

 

 

Yaşı ilerledi ama o mesleğine hiç ihanette bulunmadı. Güğümü sırtından, ibriği elinden, gülleri omuzundan, tebessümünü yüzünden eksik etmedi. 1949 doğumluydu. Henüz on yaşlarında iken başlamıştı bu işe. Önce çırak olarak mesleğe başlamış sonra da ustalaşmış ve kolları sıvamıştı. Çarşı sokakta dolaşır, insanları soğuk içeceğiyle ferahlatır, hem paralarını hem de dualarını alırdı. Önlüğü hep bembeyaz olurdu. Tıpkı yüreği gibi ak ve tertemiz… Hiçbir zaman kirli görmezdik önlüğünü. Temizdi çünkü sık sık değiştirirdi. Aldığı paraları geniş önlüğün cebine koyardı. Zira pantolon cebine uzanacak imkânı da vakti de yoktu. Hatırlıyorum da sıcaklarıyla insanları bunaltan ve kavuran memleketimiz Siirt’te, hararetimizi dindiren iki nimet vardı: Limonata ve dondurma…

 

Sonra kolalar istila etmeye başladı şehri. Bakkal dükkânlarını dolduruverdi bu ecnebi içecekler! Markaları da yabancıydı, tatları da. Ama ne hikmetse insanlar bir anda gazozlara ve kolalara yöneldiler. Limonata biraz geride kaldı, ansızın pabucu dama atıldı. Vefasızlığa uğradı açıkçası, bir anda unutuluvermişti âdeta. Ama İsmet abi azimliydi, kararlıydı, asla pes etmedi. Dükkân vitrinlerini ve önlerini dolduran kola ve gazoz kasalarına karşı tek başına dirençle ve kahramanca mücadele etti. Hiç vazgeçmedi güğümünden, ibriğinden, bardaklarından…

 

Kıyafetini de değiştirmedi İsmet abi, davranışlarını da. Hep sempatik, saygılı ve örnek bir kişiliğe sahip oldu. Bardağı bile seremoni ile doldururdu. Ve biz çocuklar bir anda güğümden bardağa doluveren o limonatayı hayranlıkla bir film izler gibi seyrederdik. Tek bir damlası bile dökülmezdi yere. Buna şaşar kalırdık. Ama o, bunu mütevazı bir şekilde yapar, mahareti dolayısıyla böbürlenmez, asla kibirlenmezdi. Tabii önce suyla çalkalardı bardakları. Ardından temiz güğümden olağanüstü tadı taşıyan limonata akar dururdu. O sıcak memleketimizde limonata soğuk olurdu elbette. Zira güğümde buz vardı ve bu da limonatayı soğuturdu. Limonata bardağımızı elimizde aldığımızda o tatlı serinlik önce parmaklarımızı sonra da içimizi okşar, ardından “Bismillah” der, lıkır lıkır içmeye başlardık.

 

Gün geldi İsmet abi yaşlandı. Ama nafakası için vazgeçmedi limonata satmaktan. Çarşıda pazarda “Limoooon” sesi sürdü gitti. Böbreklerinden rahatsızlanmıştı bir ara. Astımı da vardı. Sonra kalp ameliyatı da geçirdi. Ama işini asla ihmal etmedi. Allah ona sağlık verdikçe, ayakta durabildiği, yollarda yürüyebildiği sürece işine devam edecek, ailesinin rızkını temin etmeye devam edecekti.

 

Bir gün memleketten, Şakir Özmazı kardeşimden acı bir haber aldım. İsmet abi vefat etmişti. 59 yaşında büyük daveti almış ve bu çağrıya teslimiyet ve tevekkülle uymuştu. 16 Eylül 2018 tarihinde ebediyete doğru yürürken şehrin büyük camiinde okunan selası, şehrin üstüne hüzünle yayılıyordu. Hemşehrileri vefatını duyunca Fatiha’larını okuyup dua ettiler. O anda sanki bereketli çarşılarda onun tiz ve merhametli sesi duyuluyordu:

 

– Limoooooon, limoncuuuuu!

 

Bir gün memlekete gidersem mezarlıkta aile büyüklerimden sonra ilk ziyaret etmek istediğim kişiler arasında İsmet abi de var. Çocukluğumuzun bu sempatik limonatacısı bir Fatiha’yı, hatta Yasin’i çoktan hak ediyordu. Bilmiyorum mezar taşını yontan ustalar, isminin altına sembolik bir güğüm ve ibrik resmi de eklediler mi? Yakınları mezarının başına serinlik olsun diye bir servi dikti mi? Helvası yapılırken yanına limonata da ilave edildi mi?

 

Çocukluk hülyalarımızın unutulmayan bu sıcak simasını her zaman sevgiyle hatırlıyor, rahmetle anıyorum. Sana rahmet diliyorum aziz insan! İnşallah öte dünyada da aldığın dualar gibi sen de serin sular ve şerbetler içersin. Zira bunu en çok hak edenlerden biri de sensin. Gün gelir memlekette bir “Şehir Müzesi” kurulur mu bilmiyorum ama tesis edilirse, zannımca o mekâna fotoğrafı asılacak ilk kişilerden biri de “Limonatacı İsmet Abi” olmalıdır.

 

Bugün irileşen ve mutfaklarımızı kaplayan hantal buzdolaplarımızı envaiçeşit içecekler, meşrubatlar dolduruyor. Hemen hemen hepsi marketlerden alınmış hazır içeceklerden ibaret. Asitli, kimyevi maddelerle doldurulmuş gereksiz şuruplar. Onlara pek ısınamıyorum bir türlü. Ama evde yapılmış limonataları görünce o gün bahtiyar oluyorum. Zira o faydalı limonata, beni sadece serinletmez, uyandırdığı çağrışımlar ve doğurduğu hülyalarla çocukluk şölenime alır götürür. Keşke limonatayı bu kadar çabuk unutmasaydık ve hayatımızdan çıkarmasaydık. Toplum olarak ona daha vefalı, daha merhametli ve sadık kalabilseydik. Zira o bunu ziyadesiyle hak ediyor. Bu yazıyı okuyanlar ayağa kalktığınızı hissediyorum. Nereye gittiğinizi biliyorum. Mutfağa yöneldiniz değil mi? Eminim bu kadar methüsenadan sonra siz de bir limonata hazırlayıp kendinize ve sevdiklerinize mütevazı bir ziyafet çekeceksiniz. Çok çok iyi edersiniz: Şimdiden afiyet olsun!


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN