RÖPORTAJLAR
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT

Kubbede Yankılanan Ses
Eklenme Tarihi: 10 Eylül 2019, Salı 17:17 - Son Güncelleme: 10 Eylül 2019 Salı, 17:17
Font1 Font2 Font3 Font4



Kubbede Yankılanan Ses
Mehmet Nuri Yardım

 

-Bana ilâhî kelâmı öğreten aziz hocam merhum Mehmet Aksu’ya şükran hisleriyle-

 

Çocukluğumda unutamadığım zamanların en güzeli ve bereketlisi Kur’an Kursu’nda geçirdiğim o nefis vakitlerdi. Annem öğleden sonraları devam etmem için beni evimize yakın olan Kur’an Kursu’na götürmüştü. Küçücüktüm, 6 yaşında ya var ya yoktum. Okula başlamamıştım henüz. Kursa gittim ve ortamı sevdim. Çünkü mahalleden bir çok tanıdık yüzü görmüştüm. Arkadaşlarımdı bunlar. Bana hiç yabancılık çektirmediler, yeni mekânımı asla yadırgamadım. Kursa Elifba'dan başladım. Kur'an öğrenmek ne kadar kolay ve zevkliymiş meğer…

 

Öğretmenimizin adı Mehmet Hoca. Mehmet Aksu… Güleç yüzlü, mavi gözlü, hafif sakallı, sevimli bir insan. O da beni sevdi. Elifba’yı üç günde söktüm. Başlarken annem bir kutu şeker getirmişti hocaya. Hocamız, şekeri bir öğrenciye verdi, o da Kur’an öğrenen bütün arkadaşlarına dağıttı. “Şeker günleri” yani yeni bir öğrencinin derse başlama günü, talebeleri çok sevindiriyormuş. Çünkü hem kursta bir şölen yaşanıyor, hem de yeni bir arkadaşları aralarına katılıyormuş. Bu arada bana üç şeker yedirdiler. Zihnim açılsın diye… Kursun yeri Mehmet Hoca’nın evi. Daha doğrusu evinin bir odası. Bu, orta büyüklükte, kerpiçten yapılmış, tavanı kubbemsi bir oda idi. Bahçeye bakan bir penceresi vardı. Bir mabet sıcaklığındaydı. Evin hayat dediğimiz bahçesi genişti, bahçede üzüm asmaları, incir ağaçları, çeşit çeşit çiçekler boy gösteriyordu. Ortada küçük bir havuzu, kenarda kuyusu vardı. Sular kesilince kuyudan lâstik kovalarla su çekilirdi. Musluktan sular akarken havuz doldurulur, ihtiyaç için yedeklenirdi. Şimdiki gibi günün yirmi dört saati çeşmelerden su akmazdı. Su depoları yerine lastik bidonlar, kovalar ve ibriklerde kullanılırdı.

 

Kursta mahalledeki gibi arkadaşlarımız arasında sevgi saygı vardı. Bizler büyüklere saygı duyarken, büyükler de bize sevgi göstermeyi ihmâl etmiyorlardı. Tam bir dayanışma vardı yani. Genelde arkadaşlarım 8-10 yaşlarında, ben ise 3-4 yaş küçüğüm. Onlara “ağabey” diye hitap ediyorum. Yaşıtım olan birkaç çocuk daha var. Eski öğrenciler yeni başlayanlara ilgi gösteriyor, onların da bir an önce Elifba’yı sökmelerine yardımcı oluyorlardı. Küçükler de teneffüslerde herkese su dağıtıyor, büyük öğrencilerin isteklerini birer emir eri gibi yerine getiriyorlar.

 

Bir itirafta bulunmam lâzım. Kurs bana sempatik gelmekle beraber bir gün firar ettim. Bu kaçışın sebebi, ilk günleri yadırgayışımdandı herhalde. Ne de olsa ayrı bir dünyaya gelmiştim. Tuvalete gitme bahanesi ile yer minderimden kalkmış ve bahçeye çıkmıştım. Kesin kararımı vermiştim, kaçacaktım. ‘Nasılsa o kalabalıkta kimse beni fark etmez’ diye düşünüyordum. Daha sonra da eve gider ve kurstan geldiğimi söylerdim. Annem de anlamazdı herhalde. Fakat yaptığım acemi hesap hiçbir ölçüye uymadı, hiçbir işe yaramadı. Benim kurstan firar ettiğimi hemen öğrenmişler. Peşime iki büyük öğrenci takmışlar. İkisi de iri kıyım, heybetli yapılara sahip. Kaçak er arayan inzibat askerleri gibi beni fellik fellik şehirde arıyorlar. Şehir zaten küçücük. Büyük bir kasaba veya ilçe gibi. Ben çarşıda dükkânların vitrinlerini seyrederek dolaşırken iki güçlü kuvvetli el, kollarıma yapıştı: “Yürü bakalım, Mehmet Hoca seni bekliyor.” Eyvah! Yakayı ele vermiştim. Üstelik Hoca da beni bekliyormuş. Herhalde hatırımı soracak değildi ya… Büyük bir ihtimalle sıkı bir dayak yiyecektim. İçime bir korku düştü, sararıp soldum, titremeye başladım. Hocanın asistanları olan yardımcı öğrenciler hâfızdı ve yaşları büyüktü. Kollarımdan tutup âdeta sürükleyerek yürütmeye başladılar.

 

Beni kestirmeden, sokak aralarından aşırıp kursumuza doğru getirirken yine Kur’an okunan bir evin penceresi önünden geçtik. Adı Ali olan hâfız: “Bak sen bizim kursun kıymetini bilmiyorsun, ama seni bu kursa, Haşmet Hoca’nın yanına verselerdi işte şimdi içerde olacaktın!” dedi. Bu cümlede bir tehdit kokusu sezdim ben. Ne vardı bunda, Haşmet Hoca çok mu ürkütücüydü sanki? Merak ettim, ne oluyordu içerde… Ayak parmaklarımın ucuna basarak boyumu yükselttim ve pencereden içeriye göz attım. Haşmet Hoca dedikleri ipiri, kocaman vücudu ve büyükçe kafası olan bir adamdı. Başında yeşil bir takke… Gözleri de görmüyor herhalde… Çevresinde birkaç çocuk, ileri geri sallanıp Kur’an okuyorlar. Hepsini de dinliyor, oldukça heybetli. Sesi de çok gür… Mikrofonlu gibi… Bu manzarayı seyrettikten sonra bu sefer gönüllü bir mahpus gibi, kendimi Hâfız Ali ile Hâfız Cemal’in kollarına teslim ettim. İkisi de birbirlerine manidar manidar gülümseyerek baktılar. Âdeta, “Nasıl da korktu içeriyi görünce, bundan sonra kursumuzun kıymetini daha iyi bilir.” der gibiydiler. Doğru düşünmüşler. Hakikaten kursumu o anda daha çok sevdim ve birlikte döndük.

 

Mehmet Hoca’dan büyük bir azar beklerken nasihat aldım. Bana okumanın lüzumunu, ilmin faydasını, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelâmı olduğunu uzun uzadıya anlattı. Kaçtığım için pişman olmuştum, hatta utanmıştım. Hocamdan özür diledim, elini öptüm. Neyse Allah’tan durum eve bildirilmedi ve ben artık mezun oluncaya kadar kursa aralıksız, düzenli ve istekli olarak devam ettim.

 

Hocamızı hepimiz çok seviyoruz. Ak pak yüzü, beyaz sakalı, mavi sevecen gözleriyle hepimiz ona babamız gözüyle bakıyoruz. Mehmet Hoca evimizin yanındaki Şeyh Mahmud Camii imamına ne kadar benziyor. Şaşıyorum doğrusu. İkisi de şefkatli, iyilik sever, küçükleri kollayan insanlar. Mehmet Hoca da zaman zaman cami imamı gibi bizi neşelendiren fıkralar anlatıyor. Anlattığı ibretli hikâyelerden kendimize ders çıkarıyoruz. Bu hikâyelere başlarken önce “Mevlâna’nın Mesnevi’sinde şöyle anlatılır…” veya “Sadi, Bostan’ında der ki…” diye başlar. Çoğu da hayvanlar aleminden bahseden, dikkatimizi çeken hikâyelerdir. Heyecanla dinleriz. İyiliğin karşılıksız kalmadığı gibi kötülüğün de cezasız bırakılmadığını anlarız. Yardımlaşmanın güzelliğini, sevgi ve saygının gerekliliğini hep bu hikâyelerden öğreniriz.

 

Gündüz dinlediğim hikâyeleri geceleri evdekilere heyecanla anlatıyorum. Hepsi de dinliyor ve beğeniyorlar. Özellikle annem. Beni Kur’an Kursu’na yolladığına o kadar sevinmiş ki…: “Allah’ın kelâmını öğren oğlum. Öğren ve oku. Ki ölsem bile gözüm arkada kalmasın.” Ölmek mi? Annemin ölümü ha… Offfff… Bunu düşünmek bile bana öyle korkunç görünüyor ki, târif edemem. Annemsiz ne yaparım ben. Bu dünyada nasıl yaşarım? Sıkıntılarımı kiminle paylaşırım sonra, beni kim teselli eder?

 

Elifba’dan sonra bana da Kur’an alındı. Çarşıda dinî eser satan iki kitapçı vardı. Tesadüf bu ya ikisinin de adı aynıydı. Haydar Sürme ve Haydar Aşan… İkinci Haydar’ın dükkânı bize daha yakındı. Ağabeyimle gittik ve güzel bir Mushaf aldık. Kapağı oymalı, içi tezhipli, hattı güzel mükemmel bir Kur’an. Artık benim de kitabım vardı, Kur’an-ı Kerim okumaya başlamıştım. Annem çok güzel bir kese yaptı, sırmalı, işlemeli… Sabah kursa giderken keseyi boynuma asardım. Kutsal kitabımız önde ve yukarıda olmalıydı.

 

Kurs’ta oyma pencere bölümleri vardı. Ve tahtadan bölmeler halinde ayrılmıştı raflar… Öğrenciler dersten sonra elifbalarını, cüzlerini veya Mushaflarını oraya bırakırlardı. Bazıları da eve götürür ve evde okurdu. Çünkü ders evde tekrar edilmeliydi. Evdekiler de dinlemiş olurlardı böylece. Raflara ara sıra göz atardım. Bazı Mushafların çok yıpranmış olduğunu görürdüm. Sonra sıra arkadaşım Abdullah bana, “Hocamız yıpranan Mushafları Hoca Bekir Efendi’ye gönderir. Güzelce ciltletilir ve tekrar kullanılır.” demişti. İşte cilt sanatıyla ben ilk olarak çocukluğumda Kur’an-ı Kerim eğitimi aldığım o sırada tanıştım.

 

Doğu’nun bu güzelim memleketinde Mehmet Aksu Hocamız, artık okunamayan Kur’an-ı Kerim’lerimizi, tanınmış cilt ustası Bekir Usta’ya göndertirdi. Yıpranan Mushaflarımızı çarşıdaki ustaya biz götürürdük. Hem hocaydı hem de mücellit. Cüz’i bir para karşılığında bizim çocuk haylazlığımızla yıprattığımız kitap âdeta yeniden dirilir, düzelir ve gözalıcı şekle bürünür, bir ba’sü ba’del mevt yaşardı. Ölümden sonra yeniden diriliş… Şaşar, kalırdım. Bu kitap bizim kitap mıydı? Dağınık sayfalar bir düzene girmiş, baş sayfalar onarılmış, dökülen sırt dimdik olmuş ve bizim elimizde harap ve bîtap duruma düşmüş olan o mukaddes kitap âdeta yeniden hayat bulmuş, canlanmış olurdu. Kapağında altın yaldızlı isim ve tezhip örnekleri… İç kapakları birbirinden güzel ebrular kaplardı. Bekir Usta’nın sihirli parmakları mı var, diye düşünürdüm, çocuk aklımla…

 

Kitapla dostluk ilerledikçe, okumaya heves devam ettikçe, ilme susamışlık sürdükçe cildin ve ciltçiliğin kültür hayatımızdaki önemini kavramaya başladım. Mücellitler kitapların terzileriydi âdeta. Onları giydirir ve dışarının zararlı müdahalelerine karşı güçlü kılarlardı. Yıllar sonra İstanbul’da can dostum ama uzun zamandır görüşemediğim cilt ustası Asıf Işık’la tanıştım görüştüm. O da dağılmış sayfaları toplayan, yığılmış kitapları ayağa kaldıranlardandı. Süleyman Nazmi Ergüvenci ise gazetecilik yaptığım yıllarda tanıştığım eski bir cilt ustasıydı. Yıllarca Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin kitaplarını ciltlemişti. Şimdi yaşlanmış, emekli olmuş ve Cerrahpaşa’daki evinde oturuyor. Sonra İslâm Seçen gibi bir cilt üstadını tanıdım. Cilt sanatının geleneksel Türk İslâm sanatları içindeki seçkin yerini hep takdir ettim. Ama ben cilt deyince, hâlâ Bekir Usta’nın sihirli ellerine yaşlı olarak teslim ettiğimiz ama genç olarak geri aldığımız o Mushaflarımızın diri hâlini hatırlarım.

 

Bizim kurs bir âlemdi. 20-30 kişi ayrı ayrı derslerimizi okurduk. Önce Hocanın önüne gider, dersimizi alır, sonra da onu tekrara başlardık. Bu tekrarlar saatlerce sürerdi, öyle ki artık dersimizi ezberleyecek kadar öğrenirdik. Aldığımız ders başlarda birkaç ayetti. Sonra yarım sayfa, ardından tam sayfa oldu. Hoca’nın kalfaları vardı. Onlar biz yeni başlayanların ellerinden tutar, yardımcı olurlardı.

 

Hoca hepimizle tabiî ki tek tek ilgilenemezdi. Çünkü aynı zamanda bir başka görevi vardı. Cami imamıydı. Vakit namazlarında camiye giderdi. Öğle ve ikindi namazlarında Hoca yanımızda olmazdı. Ama vekilleri onu aratmazdı hiçbir zaman. Aynı düzen, aynı ahenkle derslerimize çalışır ve tekrarımızı yapardık. Arasıra bizi de camiye götürürdü Mehmet Hoca. Orada namazlarımızı kılardık. Caminin yapılacak işleri varsa üstlenirdik. Aramızda sesi güzel olan Bilâl ezan okurdu. Cemaat onu çok severdi. Çünkü Bilal-i Habeşi’yi andıran güzel bir okuyuş tarzı vardı. Yavaş, açık ve ahenkli okurdu. Bilâl’in namı mahallede ziyadesiyle yayılmıştı. Hatta duyduğumuza göre, cemaatin ileri gelenleri, arasıra Mehmet Hoca’ya, “Bilâl’imizi lütfen daha sık getiriverin Hocaefendi, onu ve sesini özledik.” derlermiş.

 

Bu cami gidişleri bize yeni ufuklar açardı. Meselâ Hocamızın ne kadar güzel sesli olduğunu ben o cami ziyaretlerinde anladım. Mehmet Hoca namaz bitiminde bir aşr-i şerif okurdu. Bu okuyuş esnasında kadifemsi yumuşak sesi dalga dalga yayılıyor, caminin kubbesini dolaşıyor, sonra yankılanarak yüreklerimize doluveriyordu. Cemaat genelde yaşlı başlı insanlardan meydana geliyordu. Bu amcalar da Hocamızın okuduğu Kur’an-ı Kerim ile mest olur, kendilerinden geçerlerdi. Hocamız gözleri kapalı bir şekilde derûnundaki bütün iştiyakla okuduğu ilahi kelâm ile cemaatin gönlünü fethediyordu. Hocamızın sesini yeni keşfetmiştim. Çünkü kursta o kalabalık içinde doğrusu Hocamızı dinleyemiyor, sesinin güzelliğini fark edemiyorduk bile. Ama camide öyle mi ya? Camideki okumalar birer şölene dönüşürdü. “Errahman, allemel Kur’an, vehalakel insan…” Cami cemaatinden bazı yaşlı amcalar, bu aşr-i şerifi dinlerken gözyaşlarına hâkim olamıyor, temiz beyaz sakalları gözyaşlarından ıslanıyordu. Coşkusunu dizginleyemeyen bazı tarikat ehli vatandaşlar ise âdeta kendini kaybediyor ve “Allaaaaah!” diye bir haykırışla özellikle biz küçükleri irkiltiyordu. Sonra o cezbe hâllerine alıştık hatta özledik. Hayatım boyunca bir çok yerde Kur’an-ı Kerim dinledim. İlahi kelâm her zaman her yerde etkilidir ve güzeldir. Ama ben en çok o küçük camide Hocamdan dinledim o aşirlerin tesiri altında kalmışımdır uzun zaman.

 

Hocamızın üç oğlu vardı. Ethem, Alican ve Sait. En büyüğü Ethem akranım sayılırdı. Üç kardeş de Kur’an öğrenirdi ama yanımızda değil. Hocamız onları görüp ürktüğüm Haşmet Hoca’ya yollarmış. Sebebini daha sonra öğrenecektim. Meğer hiçbir Hoca kendi çocuğuna ders vermezmiş. Çocuk, babasına “hoca” değil de “baba” gözüyle baktığı için dersini ciddiye almaz, öğrenmez, tekrarlayıp zihnine aktarmazmış.

 

Hocamızın eşi Vesile Hanım’dı. Onu bütün talebeler çok severdi. Vesile Hanım da Hocaydı. Kur’an bilirdi ve öğretirdi. Bilhassa kız çocuklarına öğretmenlik yapardı. Zaman zaman erkek çocuklarını da dinlediği olurdu. Vesile Hoca her şeyden önce çok iyi bir insandı. Mehmet Hoca’nın sinirlendiği zamanlarda araya girer, sükuneti sağlar, hocamızı teskin eder, telkinde bulununurdu. Biz küçük talebeleri mutlaka kollardı. Ona herkes bir “ana” gibi, bir “teyze” gibi, bir “büyük abla” gibi bakardı. O kursumuzda bizim sığınağımız, dert ortağımız, teselli kaynağımız gibiydi. Hababam Sınıfı’ndaki “Hafize Ana” rolündeki Âdile Naşit, onun sıcaklığına yetişemezdi. Daha da müşfikti. Her zaman talebelerin yanındaydı, onları çocukları gibi korur kollardı. Uzun boylu, güleç yüzlü ve yardımsever kişiliğiyle kursumuzun parlak ışığı gibiydi.

 

Bir gün rahatsızlandığını duyduk. Bu haber bizi çok üzdü, üzdü ne kelime kahretti desem yeridir. Hastalığı arttı ve aniden vefat etti. Bütün öğrenciler, biz manevi evlatları yıkılmıştık. Kursta bir matem havası esti günlerce, haftalarca…Vesile Hoca şehrin mezarlığına büyük bir törenle defnedildi. Başta Hocamız olmak üzere, şehrin bütün hocaları, hâfızları, kursumuzun talebeleri yüzlerce hatim indirdi. Kur’an’lar okundu bol bol. Dualar edildi herkes tarafından.

 

Mehmet Hocamız eşini kaybettikten sonra daha bir duruldu, sâkinleşti. Derin düşüncelere dalıyordu. Artık talebeler onu kızdırsa da sinirlenmiyordu. Bir gün yaramaz bir arkadaşımızı payladı. Ama çocuk hakketmişti. Çok yaramazlık etmişti çünkü. Çocuk azarlandıktan en sonra çıktı gitti ve az sonra babasıyla birlikte geldi. Babası son derece kaba bir adamdı ve Hocamıza âdeta hesap soruyordu: “Oğlumu nasıl azarlarsın?” diye de sesini yükseltmişti. Allah’tan yaşları büyük olan hâfızlar araya girip adamı teskin ettiler de mesele kapandı.

 

Kur’an Kursu bizim ilk sistemli eğitim aldığımız, manevî kokusu yüksek, ışıklı sığınağımızdı. Ne var ki, her iş gibi burada da zaman sınırlıydı. Kur’an’ı yüzünden bir sefer bitirenler, bir de tecvitle geçiyorlar, ardından Mevlid-i Şerif’i öğrenip mezun oluyorlardı. Benim de vaktim gelmişti. Mukaddes kitabımızı hatmetmiş, ardından tecvitle okumuş, son olarak Mevlid-i Şerif’i de tamamlamıştım. Vedalaşma zamanı gelip çatmıştı. O gün benim için bir merasim yapıldı kursta. Her mezun için benzer bir tören düzenlenirdi zaten. Aileden gelenler de vardı, annem, ağabeyim ve ablam. Annemler tatlı getirmişlerdi. Dağıtıldı, yenildi. Geleneğe göre, mezun olacak öğrenci Kur’an’dan bir aşir okurdu. Ben de okudum. Ama sesimin titrediğini hissediyordum. Heyecanım had safhada. Ne de olsa bir ayrılış söz konusuydu. Tanıştığım, alıştığım, sevdiğim arkadaşlarımdan ayrılacaktım. Belki zaman zaman yollarda karşılaşacaktık ama artık birbirimizle sohbet edemeyecektik. Tören biterken Mehmet Hoca güzel bir duada bulundu, Allah’a yakardı. Fatihalarımızı okuduk. Ben Hocamın yanına gidip elini öptüm, o da alnımdan öptü ve başarılar diledi. Anneme akıllı olduğumu, inşallah her zaman çalışkan ve uslu kalacağımı söyledi. Minderimi ihtiyacı olan bir arkadaşıma bıraktım.

 

Kurstan tamamen ayrılırken içime bir hüzün çöreklendi. Gözlerim yaşardı, bir çok arkadaşım da mendillerini çıkarıp akan gözyaşlarını sildiler. Avluda havuz kenarında dolaşan ördekleri son kez seyrettim, siyah beyaz boncuk kedimizi ve yavrularını unutmamak için zihnime nakşetmek istedim. Dış kapı büyük ve ahşaptı. Dışarı çıktık. Annem, “Evlâdım eve varmadan önce mezarlığa gidelim, rahmetli dedenin ve ninenin ruhlarına birer Yasin oku, Fatihalarımızı ve dualarımızı yollayalım. Böylece mezuniyetten sonra ilk okuyuşlarını da yapmış olursun.” dedi. Öyle yaptık. Şeyh Musa Mezarlığı’na gittik ve aile kabirlerine ulaştık. Büyüklerimizin mezartaşları birer öğütçü gibi duruyordu. Kenara ilişiverdim. Annem de sessiz bir şekilde, hafifçe gözyaşlarını akıtarak okuduğum sureleri, ayetleri dinledi durdu. İkindi vakti yaklaşmıştı, hava kararmadan eve dönmeliydik. Âşinası olduğumuz mezarların arasından geçerek dış demir kapıya yöneldik ve evin yolunu tuttuk.

 

O akşam evde bir şölen vardı ve büyük ağabeylerim envai çeşit meyve, kuruyemiş alıp getirmişlerdi. Çünkü mezuniyetim kutlanacaktı. Her zaman evimize girmeyen portakallar, muzlar ve diğer nâdir meyveler bol bol alındı o gece… Kuruyemiş olarak da pestiller, cevizler, peksimetler, siyah kuru üzümler, ayçekirdekleri, ince ve lezzetli kavun çekirdekleri… Neşe ile yaşadığım ve hiçbir zaman unutamadığım muhteşem bir gece oldu…

 

İlk ve orta tahsilim esnasında Hocamı hep ziyaret ettim, elini öptüm, duasını aldım. Evini taşıdı daha sonra. Kooperatif Mahallesine nakletti. Ama irtibatımı hiç kesmedim onunla. Yüksek tahsil için İstanbul’a yerleştikten sonra da görüşmelerimiz devam edip durdu. Ben memlekete gittikçe ilk ziyaret ettiğim kişiler arasında o var. O da İstanbul’a gelince bana haber verir, buluşuruz. Onu misafir etmek benim için övünçlerin en büyüğüdür.

 

Aradan 40 yıl geçti. İki üç yılda bir memlekete giderim. Bu ziyaretlerde ilk uğradığım mekân mezarlık olur. Daha önce dedemler, ninemler, dayımlar yatardı Şeyh Musa Kabristanı’nda. Şimdi iki mezar daha eklendi aile mezaristanına. Annem ve babam… Yan yana, hayatta oldukları gibi hep beraber… O çalışkan, azimli, gayretli babam ile hayırsever, iyilik meleği ve yardımsever annem için birkaç sure ve Fatiha okur, dua ederim. Sonra kalkar diğer akrabalarımızın mezarlarını dolaşır, ardından kabristandan çıkar, eve yani ağabeylerime giderim.

 

Dönüşte çocukluk yıllarımın unutamadığım kurs yerini, Mehmet Hoca’mın evini dışardan görme hevesine kapılırım her zaman. Bilirim ki, artık orada ders verilmemektedir. Artık şakıyan küçük Kur’an bülbülleri de yok o kubbeli odada. O eski şevki, o eski huzuru, o eski heyecanı bulmam imkânsız. Ama yine de önünden geçmek isterim ilk mektebimin. Ahşap büyük dış kapıyı görünce heyecana kapılırım. Bir an 40 yıl öncesine gider hayalim. Mehmet Hoca’yı içeride çocuklara ders verirken görürüm. Arkadaşlarımı bulurum yine minderleri üstünde sallanarak ellerindeki cüzleri okurken… Hâfız Ali, Hâfız Cemal ve diğer büyük talebeler gözümün önünden gelir geçer…

 

Bahçede dolaşan ördekleri, sayıları çoğalmış kedileri seyrederim. Ama hepsinden öte, bunların arasında bir hayal gibi dolanan Vesile Hoca’yı, Vesile Ana’yı görürüm. Yine mütebessim yüzüyle, öğrencileri korurken, onları üç evladının arasına katarken ve sahiplenirken bulurum… Bir anaç tavuk gibi öğrencileri himaye ederken seyrederim doyasıya… Gözlerim yaşarır o an… Her vefat insanı sarsar, her ölüm acı verir mutlaka bize. Ama gencin ölümü, genç ve iyi bir annenin vefatı çok daha yürek yakıcıdır… Çocukluğumun ilk yitiğiydi o ve benim çocukluk hülyamda derin izler bıraktı, hiçbir zaman da silinmedi. Annemden, teyzemden, ablalarımdan sonra belki de en çok sevip saydığım hanımlar arasındaydı Vesile Hoca… Sonra usulca evin önünden yürümeye devam ederim. Ardımda çocuk sesleri… Derslerini okuyorlardır belki de, kimbilir? Ve kubbeden hoş sesler, ahenkli sedalar yankılanır mahalle boyu… Çocuk yüreğimi bıraktığım bu mukaddes evi hiçbir zaman unutmadım…

 

(Çocukluk hatıralarımdan biri olan bu hikâyeyi, yıllar önce yazmıştım. “Kubbede Yankılanan Ses” Çağrı Yayınları arasında çıkan Sefertası adlı kitabımda yer almıştı. Siirt’te binlerce kişiye Kur’an-ı Kerim öğreten Mehmet Aksu Hocamın vefat haberini, 2 Eylül 2019 Pazartesi günü oğlu Sait’ten aldım. Aziz ve muazzez Hocama Allah rahmet eylesin. Rahmetli eşi Vesile Hocayı da rahmetle ve şükranla yâd ediyorum. Ruhları şad, kabirleri nur, mekânları cennet, menzilleri mübarek, makamları âli olsun. İnşallah ikisi de Hazret-i Peygambere komşu olurlar.)


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!