• Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat

YAZARLARIMIZ

Öznur Kısar
Öznur Kısar
Eklenme Tarihi: 22 Temmuz 2021, Perşembe 00:48 - Son Güncelleme: 22 Temmuz 2021 Perşembe, 01:00
Font1 Font2 Font3 Font4
Komşudan İstenilecekler

 

 

Bir akşam serinliği lütfu ile esti geçti kalbinizden. Daima yanı başınızda bildiniz. Kader sizi hiç ayırmaz, gönül teliniz hiç incinmez sandınız. Sakinliğinde sükûn bulduğunuz bir yayla, bir kuytu yeşil vadi misaliydi sanki. Kıyamazdı elbette; mümkün olabilir mi? Yok canım… Aklınızın almadığı ihtimaller bir bir sizi bir düşünceden, diğer öldürücü düşünceye itiyor; boşlukta savrulan güz yaprakları gibi uçuşuyordu tedirgin sanrılarınız.

 

Şimdi o yakıcı acı olmasa, o rüyanın gerçek olduğuna inanıyordun çoktan. Aslında canını fena halde yakan işte bu aldanış değil miydi? İncinen gurur, kanmaz sandığın gönlünün, nasıl olup da bîvefa olana kanıp, öylece aldanıp gidiverişi.

 

Ya merhametin; en çok burda canın yanıyor kabul et. Bakışından, başını bir yana doğru hafif eğip gözlerini -balonunu uçurmuş bir çocuk hüznü ile- sana çevirmesinden duyduğun şefkat ile içerinin ürperip yeniden dolup taşması.

 

Artık sohbetlerinizin kayıtsız bir eda ve müstehzi bir tavır içerisinde gerçekleşmesi, bu sohbetlerin uzun saatler içerisinde bir mini fidan gibi büyümesi değil; komşudan bir fincan şeker isteme süresi içerisine adeta hapsolmuş olması. Sahi artık kimse komşusundan “Bizde kalmamış da bir yumurta, köftelik bayat bir parça ekmek, mayalık bir miktar yoğurt veya bir şarj kablosu var mı” diye bir şey istemiyor sanıyorum. Belki de yanılıyorumdur.

 

Yani insan isteyecek olsa komşusundan biraz neşe, biraz huzur, bir tutam da vuslat istese fena mı olur? Bal gibi olur vallahi. Belki aşıklar da biraz vefa, biraz hatıra, biraz kalp mutmainliği ister de belki; birbirlerinde kaybettiklerini birlikte bulurlar.

 

Yılların artışı ile artacak, anlam kazanacak duyguların, zaman ile incinip zayıflaması kaidesini kim koydu ise, ayıp etmiş doğrusu. Yorulmayan kalp, incinmeyen gönül, uslanmayan huylar için ne kural,  ne kaide işlemiyor olsa da, çoğu kez; bitmez denen bitiyor. Olmaz denen oluyor, bertaraf oluyor vefa ve sevgi. Kim bilir belki de bu duygulardan bir kaçı yitirilmeden, yeniden anlaşılamıyor değeri bir olmanın. Yakıcı hasret olmadan, kavuşmanın büyüsünün anlaşılamayacağı gibi.

 

Delikanlı bir anda minibüs şoförünün sesi ile irkildi, sesli makale bittiğinde, derin düşüncelere dalmıştı. Kulaklığını çıkarıp özenle ceket cebine yerleştirdi. Sanki birinin onu neredeyse gizli gizli gözetlediği fikrine kapılmıştı. Dinlediği yazı yaşadıklarının bir aynasıydı sanki. Donuk bir gülümseme yayılmıştı yanaklarından, temiz yüzüne. Yazı; benzer duyguların, benzer ruhlarda nasıl karşılık bulduğunun açık bir fotoğrafıydı adeta. Bu benzerlik içinde hiç benzemeyen şey dedi içli içli. “Sevgim” dedi içinden durakladı. Bir büyük hıçkırık boğazında düğümlendi. Gözlerine tomurcuklanan yaşları cebinden çıkardığı buruşuk mendil ile silip toparlandı. O sırada minibüs teybinden:

 

“Yar deyince kalem elden düşüyor / Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor / Lambada titreyen alev üşüyor, üşüyor.” cümleleri ve o zalim türkü gelip yakaladı kalbinden.

 

Türkü bitmiyor, dakikalarca sürecek gibi gözüküyordu. Şoför yüksek sesle bağırdı. Hemşerim son durak. Belli ki sesini duyuramamış, sinirlenmişti. Teşekkür edip atladı basamaklardan, indi. Minibüs hareket etmişti fakat hala “ Tabiplerde ilaç yoktur yarama“ cümleleri kulağında çınlıyordu. Abdurrahim Karakoç dedi mırıldanarak; bu türküyü sadece Musa Eroğlu ustanın okumasına müsaade etseydi keşke…


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN