• Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat

YAZARLARIMIZ

Şaban Çetin
Şaban Çetin
Eklenme Tarihi: 5 Mayıs 2020, Salı 05:31 - Son Güncelleme: 9 Mayıs 2020 Cumartesi, 16:29
Font1 Font2 Font3 Font4
Kemâl Felsefesi

 

Beş kişiydiler. İnsan nasıl kemâle erer? Cevabını aradıkları soru buydu.

 

Birincisi, kimi zaman romantik, kimi zaman da bıçkın halleriyle bilinen bir özel eğitim işletmecisi idi. Derin bir ah çekti önce. Sekerat halindeki piri fani bir münzevi edasıyla, ömrünün bütün macerasını film şeridi halinde gözlerinin önünden geçirir bir hâl takındı, yüzünün çizgileri belirginleşti, bakışlarıyla havada bir yay çizdi, sonra başını ufka doğru yavaşça çevirerek gözlerini kıstı ve uzun uzun baktı. Dalgındı, "Nasıl anlatmalı?" diye düşündüğü belliydi. Bir kaç kez içini çekti, sonunda kesik bir nefes alıp duraklaması karar kılmışlığına işaret ediyordu. Derken konuştu: "Benim için kemâle ermek, yaktığım canların alevinde yanıp pişmektir, insan kendi tutuşturduğu ateşin alevinde olgunlaşır ancak!" dedi. Aslında konuya dair ne çok özdeyiş vardı zihninde, ama nedense bir anda hepsi uçuverdi. Gözü masanın üzerindeki telefona ilişti, uzanacak oldu, vazgeçti. "Yakma kabiliyeti olmayanın yanma kabiliyeti de yoktur." diyerek sözünü tamamladı. Zihninde cevelan eden türlü hayal ve efkâr fazla konuşmasına mani olmuştu.

 

İkincisi, ketum halleriyle maruf bir beyaz yakalı idi. Söyleyeceklerini tartıp toparlamaya çalıştığını belli eder bir eda takındı önce. Kestirme ve maliyetsiz bir yol arar gibiydi. Konuşmasıyla alışveriş tarzı birbirine çok benzerdi. Zihninde bir hesap kitap dalgası peyda olup dindi. Birincisi gibi ufka doğru bakmaktan ve gözlerini kısmaktan imtina etti. Dilinin ucuna kadar gelen sözleri bir kaç kez geri gönderdi, biraz yutkundu, ufak bir tebessümde karar kılarak, zirveden zevale doğru eğilen güneşe sol göz ucuyla baktı. "Vakit daralıyor, gölgeler uzuyor ve güneşin batma vakti yaklaşıyor." diye geçirdi içinden.  Ardından söze başladı: "Yanmak şart mı kemâle ermek için?" dedi, "Eğer şart ise yanmak için ateşe, yanıp yakmaya ne lüzum var? Allah'ın bize sunduğu en güzel armağanlardan biri olan güneş var iken ateşe, yanmaya, yakılmaya ne gerek var ki? Eğer bir yumurta güneşte pişebiliyor ise, insan da güneşle olgunlaşabilir." dedi. "Hem güneş olmasaydı insan yaşayamazdı ki kemâle ersin." Yüz ifadesi, kaçak tebessümleri ve yutkunuşları, çoğu zaman olduğu gibi yine sözün tamamını söylemediğini ele veriyordu. Hepsini söylemeye ne gerek vardı ki? Tasarruf da kemâlden bir cüzdü zaten.

 

Üçüncüsü genç bir tüccardı. Soru üzerinde fazla düşünmeye, uzun uzun sözler söylemeye vakti yoktu. Pürtelaş yaşıyordu, ancak şu kadarını söyleyebildi: "Hayat harekettir, hareket kendi ısısını üretir, insan hareket halindeyken yanar ve pişer. Ancak bunun farkında olmaz. Yanmıyorsak hareket yoktur, hareket yoksa hayat yoktur." dedi. Sonra ayağa kalktı, hızlı adımlarla etrafta bir tur atıp tekrar yerine döndü. "Sen yanmazsan, ben yanmazsam, sonra hep beraber tekrar yanmazsak neye yarar?" dedi. Ardından: "Ne yanması, ne kemâli, sizin işiniz gücünüz yok mu hacı abi, neyin peşindesiniz, sizin olayınız nedir?" diye ekledi.

 

"Yanmak bir iddiadır." dedi hâkim olan dördüncüsü. Meseleye de hâkim olduğunu ifham ettirmek ister gibiydi. "Yandığı söylenenin, yandığını anlamak için ayne’l-yakîn kâfi olmaz, zira göz aldatıcı olabilir." diye devam etti. Sonra bir mekânın duvarında gördüğü yapay bir şömineyi örnek verdi: "Baktığınızda gerçek şömineden bir farkı yok; odunlar var, hareketli gözüken alev var ancak gerçekte ne odun ne de alev var.” Bütün ciddiyetini çehresine topladı. Bu ciddiyetle etrafındakileri teker teker, bir şüpheli gibi süzdü. Yüzüne "Hiç bir şey gördüğünüz gibi değildir." demek ister gibi bir efsun iliştirdi. Kaşlarını olabildiğince çatmaya çalıştı, ancak dostlarının arasında olduğunu fark ettiğinden bundan vazgeçti. Kaşlarını çatmaktan vazgeçerken ciddiyetine halel getirmemeye gayret ederek söze devam etti: "Dolayısıyla yandığı söylenenin yanıp yanmadığını hakke’l-yakîn görmek lazım" dedi. "Hakikaten bir yanma var mı onu anlayalım, kemâle katkısı üzerine deliller varsa bakarız." diye tamamladı.

 

Beşincisi bir şairdi. Konuşulanlar üzerine şiirler tasarlamaya girişti zihninde, klasik edebiyatımızdan konuya dair berceste mısralar aradı. Şiirlerle karışık uzun uzun sözler tasarladı. Sonra hepsinden vazgeçti. Kulağına Veysel'in fısıldadığını hissetti. Zor yılların izlerini ele veren kederli ve hafif bulanık sesiyle derinden derine sesleniyordu:

 

            "Âşık der ki uyandım
            Uyandıkça uyandım
            Taş olsam yandım idi
            Toprak oldum dayandım"

 

   “Gülü yetiştirir dikenli çalı
   Arı her çiçekten yapıyor balı
   Kişi sabır ile bulur kemâli
   Sabretmeyen maksudunu bulamaz”

 


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN