• Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat

YAZARLARIMIZ

Filiz Çırpıcı
Filiz Çırpıcı
Eklenme Tarihi: 11 Haziran 2020, Perşembe 06:24 - Son Güncelleme: 11 Haziran 2020 Perşembe, 06:27
Font1 Font2 Font3 Font4
Karacaoğlan Der Ki

                                                                                                                 

 

Bu toprakların sazının, sözünün, edebiyatının önde gelen isimlerinden kim var; kulağımızda, kalbimizde kimlerin sesi çınlar dediğimizde, akla gelen ilk isimlerden biri Karacaoğlan’dır.

 

Eski Türk evlerinin ot yastıklı, dantelli, kanaviçe  örtülü sedirlerinde bu şairleri, ozanları  oturmuş, hasbihal ediyor halde hayal etsek; baş köşelerden birinde , elinde sazı, işlemeli cepkeniyle oturmuş bu kara yağız, fakir delikanlıyı görürüz.

 

Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi’nin hatıra defterindeki bazı bilgiler dışında onunla ilgili pek fazla mâlûmat yoktur. 17. yüzyılda yaşadığını, Güney Anadolu’da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğunu, pek çok yer gezip; aşkı, tabiatı, güzellikleri, hasreti anlattığını biliriz.

 

Akşehirli’nin yazdığına göre, çirkin bir kızla evlendirilmek istenmişti. Bundan kurtulmak için ve Çukurova’da derebeyi olan Kazanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı.

 

Gezdiği yerler, sevdiği güzeller, gönlüne düşen nağmeler de ondan bize miras kaldı.

 

Eh, şimdi biz susalım da, sözü pîrine devredelim:

 

“İncecikten bir kar yağar

Tozar Elif Elif deyû

Deli gönül abdal olmuş

Gezer Elif Elif deyû”

 

Der de, mecazi aşkı ilahi aşka karıştırır Karac’oğlan. Aşık olan elbet, nereye baksa yârini görür.   Kar taneleri Elif diye düşer salını salını. Aşkın coşkusunu duyar da içinde, toza dumana katar dört yanı…

 

Gönül,  bu güzelin aşkı ile deliye divaneye dönmüştür. Hak aşıkları gibi abdal olmuştur. Canını Hakk’a bedel veren abdallar gibi gezer durur. Bir kararda duramaz.

 

Gâh eserim yeller gibi,  gâh tozarım yollar gibi der ya Miskin Yunus; işte o misâldir aşığın hali…

 

* * * * *

 

Güzellerin ona ettiği zulmün haddi hesabı yoktur. Zaten; zülüfleri tel tel etmiş, selvi boyu ile salınıp giden yârin güzelliği, endamı, aşığa yeter zulümdür.

 

“Karac’oğlan der ki: Bu sözüm çoktur

Alemi seyrettim emsalin yoktur

Sineme vurduğun, temrenle oktur

Daha cürüm var mı bundan ziyade?”

 

Divan şiirinde ağır lisan ile sevgilinin kaşının kılıç, kirpiğinin ok olduğu; bakışının hançer kesildiği anlatılır durur.

 

Şairimiz, halk söyleyişinin sade fakat derinlikli ifadesini ne de güzel konuşturmuştur; kirpiğin, kaşın, yüreği pâre pâre edişini anlatırken. Bundan daha büyük cürüm, suç işlenmiş midir, der. Her bakışta aşığı katleden yârin, daha ziyade büyük cürmü olabilir mi?

                

 * * * * *

 

Gönlünün onu dertten derde salmasından, güzellerin peşinden aşk acısı çekmekten bıkıp usanır. Usanır da kendinden şikayet eder bir zaman:

 

“Deli gönül gezer gezer gelirsin

Arı gibi her çiçekten alırsın

Nerde güzel görsen orda kalırsın

Ben senin derdini çekemem gönül”

 

Gönlü ile adeta çekişir. Onun bu gözü doymazlığına bir set çekmek ister.

 

Her insan evladının başındadır bu iç çekişmesi. Bu nefs ile ruhun alıp vermesi. Şair bu halleri;  samimi bir dille,  kendi özü üzerinden, bütün insanlığa anlatır.

 

Kimi zaman Rabb’i ile de söyleşir durur şair. O’na sitem eder, nazlanır.  İnsanın her yaştaki halini bir güzel dile döker, anlatır. Bakın nasıl söyler:

 

“Dokuz aylık yoldan sefere geldim

Dünya denen yere indirdin beni

Koymadın bir zaman murad alayım

Geldiğime pişman ettirdin beni’’

 

İnsanın hayat boyu süren  serencâmını bir güzel hikaye eder, en nihayet, hitama erdirir:

 

“Karac’oğlan eydür yakıp yandırdın

Aşkın dolusunu verdin kandırdın

En sona da Azrail’i gönderdin

Birden doğmamışa döndürdün beni’’

 

* * * * *

 

O hep ala gözlü, benli, endamı güzelleri sevmiştir, hep öyle bilinmiştir ammâ bu;  güzele,  güzelliğe olan tutkunluğun,  esasında dönüp dolaşıp Hak aşıklığına bağlandığını da ifade etmeyi ihmal etmez:

 

“Karac’oğlan der ki, ismim öğerler

Ağu oldu yediğimiz şekerler

Güzel sever diye isnad ederler

Benim Hakk’dan özge sevdiğim mi var?’’

                           

Dili öyle içten ve sadedir ki,  dört yüzyıl öncesinden akıp gelen arı duru bir pınar gibi hâlâ çağıldar durur.

                                       

“Alemi yaratan Allah

Halim deyi dey’ağlarım

Nice olur şu gurbette

Balım deyi dey’ağlarım

 

* * * * *

 

"Pir olmayan aşka gelmez

Koç olmayan kurban olmaz

Yalnız taşla duvar olmaz

Yoldaş deyi dey’ağlarım’’

 

* * * * *

 

Karac’oğlan; bizim sazımız, sözümüz!.. 1600’lerden bugünlere yürek hararetinden bir derece bile eksiltmeden gelen gönül yangınımız!

 

Güzeli nâmeye döken, aşkın şerbetinden bir tas içiren sâkimiz!

Yârin zülfünden bağlamanın teline süzülüveren aşk, varolsun!

Aşıklarımıza selam olsun…


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN