RÖPORTAJLAR
  • Ahmet Efe: “Sanatta Asıl olan İnançtır”
    Ahmet Efe: “Sanatta Asıl olan İnançtır”
  • Hüseyin Kutlu: “Yazı Sanatımıza Ciddi Bir Alaka Var”
    Hüseyin Kutlu: “Yazı Sanatımıza Ciddi Bir Alaka Var”
  • İttihadı İslam, Meşveretle Olacaktır
    İttihadı İslam, Meşveretle Olacaktır
  • İhsan Kurt ile Mülakat  
    İhsan Kurt ile Mülakat  
  • Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine

İttihadı İslam, Meşveretle Olacaktır
Eklenme Tarihi: 14 Aralık 2021, Salı 02:27 - Son Güncelleme: 14 Aralık 2021 Salı, 02:28
Font1 Font2 Font3 Font4



İttihadı İslam, Meşveretle Olacaktır
Mehmet Nuri Yardım

         

 

Yazılarınızda ve sohbetlerinizde devamlı olarak “İslam İttihadı”nı vurgulayan yazarımız Abdülkadir İkbal, “İttihadı İslam’ın gerçekleşmesi meşveretle kaim olacaktır. Gerek cemaatler ve gerekse İslam devletleri arasında birlik olması gerekir.” diyor. Yazar Abdülkadir İkbal, kendisiyle yaptığımız mülakatta çocukluğunu, yetişme çağını, ilk okuduğu yazarları ve eserlerini anlattı; başta ‘İslam Birliği’ olmak üzere muhtelif konular hakkındaki sorularımıza cevap verdi. Bizi geniş bir kültür ve fikir yolculuğuna çıkaran İkbal’a yönelttiğimiz sorular ve cevapları şöyle:

 

Efendim öncelikle çocukluk hayatınızı ve hatıralarınızı sizden dinlemek istiyoruz. 15 yaşına kadar çocukluğunuz nerede ve nasıl geçti? Aile fertlerinizle münasebetleriniz nasıldı? İlk okuma ve yazma faaliyeti ne zaman ve nasıl başladı? Bu çalışmalarınızda ailenizin size desteği ve teşvikleri oldu mu?

 

Evvela böyle bir fırsatı bana verdiğiniz için teşekkürlerimi arz ediyorum. Çocukluğum Suruç’ta geçti. Annem amansız bir hastalığa yakalanmış ve ben çok küçük yaşta iken vefat etmişti. Benden evvel dört erkek kardeşim de vefat etmişti. Annem dört evladını toprağa verirken, üç evladı ise öksüz kalacaktı. Her gün her saat bunun farkındaydı. Çektiği çileyi ancak Allah bilir. Tabii babam da öyle. İki kız kardeşimle öksüz kalmıştık. Çocuklarına daha iyi annelik yapar diye babam teyzemle evlendi.  Onun da bir kızı ve bir oğlu mezara gitti. Teyzemin iki erkek, iki kız çocuğu olmuştu. Son doğumu esnasında bir erkek çocuğu daha dünyaya geldi.  Ancak Teyzem de o doğum esnasında vefat etti. Doğan çocuk tek bir damla süt emmeden annesini kaybetmişti. Sekiz öksüz geride kalmıştı. Bilahare babam üçüncü evliliğini yaptı. O annemin de bir çocuğu kara toprağın bağrına gitti. Bilahare o annem de vefat edince bir evden tam on tabut kaldırılmıştı. Babamın bu acılara nasıl dayandığını düşünmek bile istemiyorum.

 

Okuma yazma faaliyetleriniz ilk olarak nasıl başladı?

 

Okuma yazma faaliyetlerim evvela Kur’an-ı Kerim’le başladı. Bazı hocalara Kur’an dersi almak için giderdim. Henüz altı yedi yaşlarında iken namaz kılardım. İlkokula başlayınca rahmetli babam bazı matematik sorularını sorardı. Bunun dışında ailenin eğitimle ilgili vereceği bir şey yoktu. Aile fertleri arasındaki ilişkiler ise, Suruç bir aile gibiydi, akrabaya gösterilen ilgi komşusuna ve tanıdıklarına da gösterilirdi.

 

Mazideki Suruç kitabınızda ayrıntılı olarak anlatıyorsunuz. Suruç ilçesinden özetle söz eder misiniz? Bir kültür ve medeniyet merkezi olarak tarif ettiğiniz Suruç nasıl bir ilçedir? Bu ilçede yetişmiş başlıca şahsiyetler kimlerdir?

 

Suruç harika bir İlçe idi birkaç akarsu ve göller Suruç’u farklı bir hâle getirmişti. Etrafı türlü türlü meyve ağaçları ile bezenen nazenin bir yerdi. Ziraat ve ticaret hayli gelişmişti. Enteresandır ülkemizde göçler doğudan batıya olur. Amma Suruç batıdan göç almıştır.

 

Şeyh Mesleme Suruçlu olup hem âlim hem de ehli velayet olan büyük bir şahsiyettir. Haçlı ordularına karşı koymuştu. Suruç’un Selahaddin’i idi. Makamat kitabının yazarı Hariri Ahmet Es Seruci Mısır Kahire’de kadı olmuş fıkıh âlimidir. Abdülaziz Es Seruci ise büyük bir tarihçidir. Ebu Hasan Es Seruci, Peygamberimiz hakkında eser vermiştir. Günümüzde ise Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in babasına hocalık yapan merhum Molla Mahmut Yakut’tur.

 

 

Okul yıllarınızı merak ediyoruz. Nasıl bir öğrenciydiniz, okul derslerini sever miydiniz, başarılı mıydınız? En çok sevdiğiniz dersler hangileriydi?

 

Okulda en başarılı olduğum dersler edebiyat ve müzikti. Aile de üst üste yaşanan felaketler okul hayatımı olumsuz olarak hayli etkiledi.

 

Ortaokul ve lise yıllarında düzenli bir okumanız var mıydı? Hangi şair ve yazarları sever, okurdunuz? İlk şiir veya yazınızı ne zaman yazdınız? Bir dergide veya gazetede yayınlattınız mı?

 

Ortaokul ve lise yıllarında Avrupa klasiklerini daha çok okumuştum. Varlık dergisine abone oldum. Halide Edib Adıvar, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bazı eserleri ile Namık Kemal’in şiirlerini okuduğumu hatırlıyorum. Yazılarım Urfa’ da münteşir, Şafak, Hizmet, Güneydoğu, Reha, GAP Gündemi, Yeni Urfa, Olay, Suruç Pirsus gazetelerinde yıllarca yazdım. Yeni Asya gazetesinde de birkaç makale ve bilahare bazı yazılarım Milat gazetesinde neşredildi.

 

Suruç’ta yetişmiş meşhur Şair Hariri var. Bu zattan ve büyük eseri Makamat-ı Hariri’den bahseder misiniz? Ki Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu zatı risalelerde yâd ediyor.

 

Makamat Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1991 yılında 20.000 adet basılmıştır. Bu eser eski medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Hatta Avrupa’nın bazı üniversitelerinde sanat tarihi dersi olarak okutulması, eserin büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Makamat roman tarzı olarak yazılmıştır. Suruç kültürünü nerede ise bire bir anlatmaktadır.

 

Romanın kahramanı Ebu Zeydi Suruci âdeta günümüze ışık tutacak bir gönderme yapıyor Yirmi Üçüncü Makame’de “Şairlerin nazarında şiir hırsızlığı, altın ve gümüş hırsızlığından daha fenadır.” der. Günümüzde bazı kişilerin, internetten kendilerine ait olmayan yazı veya şiirleri intihal ettikleri gibi. Ebu Zeydi Suruci, bakınız kendini nasıl anlatıyor:

 

“İşim gücüm okumak ve bilgide derinleşmektir ki bu, ne güzel bir ameldir. Sermayem ise sihirli sözlerdir. Onlarla şiir ve nesir cevherleri dökerim. İfade ve beyan denizlerine dalar, onlardan saniha cevherlerini seçer, çıkarırım. Kelimeleri bir gümüş gibi alır, onu öyle bir kalıba dökerim ki, gören bu altındır der.

 

Ebuzeydi Suruci camide vaz ederken cemaati ağlatan, dışarıda ise insanları kahkahalarla güldüren biridir. Yaptığı birçok yanlış işler vardır. Ancak ellinci bölümde büyük bir âlim ve evliya olarak karşımıza çıkar.

 

İş hayatına ne zaman, nerede ve nasıl atıldınız? İlk iş intibalarınızdan kısaca söz eder misiniz? Mesai arkadaşlarınız ve yöneticileriniz kimlerdi?

 

İlk iş hayatımda Urfa l’nci Ağır Ceza Mahkemesi’ne 1966 yılında zabıt kâtibi olarak atandım.1972 yılında olsa gerek Yazı İşleri Müdürlüğü’ne atanarak kısa bir zamanda terfi ettim.

 

Adliyede çalışmak çok farklı olsa gerek. Çünkü adliye âdeta devletin aynası gibidir. Açılan her dava sizi başka bir âleme götürür. Çok ağır bir iş yükü vardır. Bazen gece yarılarına kadar… Bazen cumartesi ve pazar günleri çalışmak zorunda kalırdık. O zaman memur sayısı az, iş hacmi ise hayli çoktu. Meslektaşlarımız adliye ve cezaevi personeli idi. Mesai arkadaşlarım İbrahim Tatlıses’in eşi Adalet Tatlıses’in babası Salim Durak, Urfa’da meşhur türkücü ve yanımızda rahlede okuyan Halil Sezgin’in dedesi Sait Sezgin’di.          Yöneticilerimiz ise Savcılar ve hâkimlerdir. Bilahare Yargıtay Başkanı olarak görev yapan ve birlikte çalıştığımız Osman Arslan ülkemizin en büyük bir hukukçusu idi. Risale-i Nur eserleri hakkında beraat kararı veren, birlikte çalıştığım ve sonradan Yüksek Hâkimler Kurulu Sekreterliği’ne getirilen Ağır Ceza Başkanı Osman Erdener’di.

 

Ben zât-ı âlinizi 1973 yılında ortaokulda okurken tanıdım. O zaman Şanlıurfa Adliyesi’nde “Başkâtip” idiniz. Sanırım hukuk dünyasında uzun yıllar çalıştınız, başka yerlerde de. İş hayatınızı dinlemek isteriz.

 

1982 yılında Ceylanpınar nahiye iken İlçe oldu. Adliye teşkilatı yoktu ve yeni kurulacaktı Tayinimi Ceylanpınar’a istedim.  Adliye Yazı İşlerine Müdürlüğü’ne ilaveten noter ve icra Müdürü görevini de 1985 yılına kadar birlikte ifa ettim.

 

Sizi tanıdığım yıllarda ben de Bediüzzaman Hazretleri’nin talebelerinden merhum Abdülkadir Badıllı ağabeyin ikamet ettiği Zincirlikapı semtindeki medresede kalıyordum. Zât-ı âliniz de Nur cemaatinde aktif bir ağabey olarak hizmet ediyordunuz. Öncelikle sizin gözünüzle Badıllı ağabeyi dinleyebilir miyiz? Ana hatlarıyla vasıfları, hizmetleri ve tesirleri…

 

Abdülkadir Badıllı ağabey hiç okul okumamış saf bir köylü idi. Bediüzzaman’ın hizmetlerini işitir ve genç yaşta ziyaretine gider. Üstadın yanında iki hafta kadar kalır ve bizzat derslerine iştirak eder. Galiba on altı koyunu satarak parasını hizmet için Bediüzzaman’a getirir. Üstad onun bu fedakârlığını kabul eder. Badıllı ağabey kendini ilme verir. Suriye de Molla Haznevi’den icazet alır. Arapça ve Farsçayı öğrenir. T.C.K.nun 163’ncü maddesinden mahkûm olur, bilahare af çıkar. Badıllı ağabey çok okuyan birisidir kendini yetiştirmiş ve âdeta Risale-i Nur’un hafızası olmuştur. Üstadımızın ona hitaben yazdığı mektubu okumuştum. Lahikalarda neden yer almadı bilmiyorum.

 

Belki yüzlerce dönüm arazisini satarak Risale-i Nur’ların neşri için sarf etmiştir. Dikili bir ağacı bile yoktur. Harran Üniversitesi Rektörlüğü’nce kendisine ‘fahri doktora’ unvanı verilmiştir. Üstadın hayatı hakkında üç cilt kitap yazmış, Mesnevi-i Nuriye’nin tamamını tercüme etmiştir. Lübnan’da Molla Zahit ve Molla Şükrü ile birlikte Asarı Bediiye’yi bastırmıştır. Hayatı Nuriyem eseriyle de yaptığı hizmetleri anlatmıştır. Elli yaşından sonra evlenmiş. On iki yaşında bir oğlu vefat etmiş geride iki oğlu ve iki kızı kalmıştır. Badıllı Ağabeyin naaşı Bakanlar Kurulu kararı ile Şanlıurfa’da Dergâh Camii’ndeki mezarlığa defnedildi. Kendisiyle beraber bir çok seyahatlerde ve hizmetlerde bulundum. Hepsini burada anlatsam hayli uzun bir yazı olur.

 

Onun dışında o dönem içinde Urfa’da tanıdığım ağabeylerden Mustafa Kılıç, Mehmet Yeşilnacar, Mahmut Hasırcı, İsmail Şentürk, Ahmet Rüzgâr ve Tahir Küçük vardı. Sanırım cemaatin ileri gelen büyükleriydi andığım bu şahsiyetler. Belki unuttuklarım da olmuştur. O zaman birlikte hizmet ettiğiniz bu ağabeylerden hülasa olarak söz eder misiniz?

 

Hepsi de fedakâr insanlardı. Âdeta davada fani olmuşlardı. Rahmetli Eyyüp Karakeçili kitapçı idi. Devamlı okur, Reisicumhura, Başbakana mektuplar yazardı. Mehmet Yeşilnacar cemaatin ekonomik işlerini yürütürdü. Mahmut Hasırcı Üstadı Isparta’da Mehmet Yeşilnacar’la birlikte ziyaret etmişti. Üstad Urfa’ ya geldiğinde üç defa sakalından öperek manevi evlatlığa kabul etmişti. Üstadın na’şının Dergâh’tan çıkarılıp Urfa Şehitlik Mezarlığı’na defnedildiğini bilen bir zattı. Bu mezarın yerini bize göstermişti.  Ekrem Kara ağabey terzi idi. Mesnevi-i Nuriye’nin birçok yerlerini ezbere bilirdi. Genç yaşta kalp krizi geçirdi ve vefat etti. Yusuf Uruntaş da bu ağabeylerimizle birlikte hizmet ehli idi. Bu saydıklarınızdan İsmail Şentürk hariç hepsi darı bekaya göçtü. Allah hepsine gani gani rahmet eylesin.

 

Yıllarca ikamet ettiğiniz ve “Peygamberler şehri” olarak tanınan Şanlıurfa’nın ve insanlarının bariz hususiyetleri nelerdir?

 

Urfa halkı genellikle Hazreti İbrahim’i (a.s.) örnek alır, onun sehaveti (cömertiliği) Urfa halkına yansımış ve artık bir ahlak hâline gelmiştir. Bir Hac mevsiminde hava yağışlı ve soğuktu. Hacı adayları otellerde yer bulamadılar. Belediyenin bir anonsu ile yüzlerce hacı adayı o gece misafir edildi. Urfa halkı, İslam’a karşı son derece saygılıdır. Abdullah Yeğin Ağabeyin ifadesine göre; Urfa’nın sarhoşu bile Allah’tan peygamberden bahseder. Hiçbir yerden yardım almadan Fransızlara karşı kendi imkânları ile savaşmış ve 400 kadar şehit vererek tarihin altın sayfalarında yerini almıştır.

 

Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini okuyan ve bu hizmete ömrünü adayan bir büyüğümüz olarak özetle üstadın esas gayesini, temel hedefini ve neler yapmak istediğini anlatır mısınız?

 

Bediüzzzaman bizlere bütün kitaplarının âdeta özetini çıkararak üç hedef gösterir. İman, hayat ve şeriat. Bediüzzaman “Hataları tamir edin.” der. Menfi hareketlere asla cevaz vermez. Asayişi temin hususunda da bizlere öğüt verir. Meşveret yaparak, mevcut olan zındıkaya karşı büyük bir şahsi manevi çıkarmamızı emreder. Bu asırda en büyük farzın İttihad-ı İslam olduğunu söyler. Yirminci ve yirmi birinci İhlas Risaleleri ile 22’nci mektup, hareketin rehberi olarak son derece manidar ve son derece isabetlidir.

 

Şam’a gitmek üzere Urfa’dan Suruç’a giden Bediüzzaman Said Nursi’nin karşılaştığı enteresan bir hadise var. Yolda bazı köylülerle konuşuyor. Aralarında ilginç bir muhabere geçiyor. Bunu ilk olarak sizden duydum, lütfen anlatır mısınız?

 

Bediüzzaman Urfa’dan Şam’a gitmek üzere Suruç’tan geçerken rastladığı birçok köylüye bazı sualler sorar, çok büyük çoğunluğu   “Ağamız bilir.” diyerek cevap verince, büyük bir cehaletin hâkim olduğunu anlar. Urfa’ ya geri döner. Yusuf Paşa Camii’nde bir hutbe irat eder. “Aklınızı ağaların, malınızı şeyhlerin cebinden çıkarın.” diye öğüt verir.

 

Şanlıurfa, Bediüzzaman Hazretleri’nin vefat ettiği şehir. 23 Mart 1960 tarihinde vuku bulan bu vefat sırasında herhalde şehirdeydiniz. Nasıl oldu, vefat haberi, şehri nasıl etkiledi, cenaze töreninden ve sonraki gelişmelerden bahseder misiniz?

 

O tarihte Urfa lisesinin birinci sınıfında idim. Bediüzzaman’ın Urfa’ ya geldiğini duymuştum. Ancak o vefat günü Urfa tamamen başkalaştı. İkindi vaktinde derste idik, birden bire hava karardı âdeta geceye döndü. Şiddetli bir yağmur ve fırtına meydana geldi. Urfa sokaklarında Bediüzzaman’ın vefat haberi dalga dalga yayılıyor ve ertesi gün Urfa sokakları âdeta bir mahşeri andırıyordu.  Birçok insan başka yerlerden gelmişti.

 

PARMAKLAR ÜZERİNDEKİ TABUT

 

Bediüzzaman’ın tabutu âdeta parmaklar üzerinde gidiyordu. Ulu Cami’de kılınan cenaze namazından sonra Dergâh Camii’nde daha evvel yaptırılan iki kubbeden birine defnedildi. Onun vefatından tam 111 gün sonra şafak vaktinde mezarına nebbaşlar musallat oldu ve mezarını kırdılar. Üstadın kardeşi Abdülmecit Ağabeyi birlikte getirmişlerdi.  Zorla bir dilekçe imzalatmışlardı. Üstadın na’şını güya bir semti meçhule götürdüklerini halka anlatmaya çalıştılar. Oysaki Üstadın na’şını yıkayanlardan biri olan Mahmut Hasırcı ağabey olayı çok dikkatli takip etmişti.

 

Mezarın kırıldığı gün ikindi namazında bir asker ölmüş diyerek Yusuf Paşa Camii’nde cenaze namazını kıldılar ve bu cesedi götürüp askeri şehitliğe defnettiler. Senaryo olarak da Üstadın na’şını başka bir yere götürdüklerini söylediler. Üstad, Allah’ın inayet ve rahmetiyle daha evvel “Eddai” şiirinde “Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde “ diyerek Urfa’dan gitmediğinin mesajını vermişti.

 

Mahmut Hasırcı ağabey vefatından on dört gün evvel Üstadın ikinci defa defnedildiği Askerî Şehitlik Mezarlığı’ndaki kabrini bize gösterdi. Sadece bir kaç kişiye söylemişti, Basın toplantısı yaptık. Bu olaydan Nurculuğu Biraz da Benden Dinleyin diye yazdığım kitapta daha tafsilatlı olarak bahsetmiştim.

 

İbrahim Tatlıses’in eşi Adalet Tatlıses, bir sabah Dergâh Camii’ne gittiğini söyler. Namazdan sonra pejmürde bir adamın kendisine, “Bacım ben o askerî heyetin içinde idim Adım Mustafa. Bediüzzaman’ı buradan götürmediler.” diyerek yanından uzaklaştığını söyler.

 

Bediüzzaman Hazretleri’ni dünya gözüyle gördünüz mü, elini öptünüz mü? Urfa’ya vefatından önce geldiğinde otelde ziyaret edebildiniz mi? O sıralarda kaç yaşlarındaydınız?

 

Bediüzzaman’ın Urfa’ya geldiği tarihte l6-17 yaşlarında idim. Maalesef ziyaret edip elini öpemedim.

 

Biliyorsunuz Türkiye’de bir 15 Temmuz Darbesi hadisesi yaşandı. “Cemaat” olduğu sanılan aslında ABD’nin bir “istihbarat örgütü” olduğu ortaya çıkan hain FETÖ’nün kanlı darbe teşebbüsüne hepimiz şahit olduk. 251 şehit verdik, binlerce gazi… Bu gizli ve sinsi yapılanma, her kesimi kullandığı gibi ne yazık ki Bediüzzaman’ı, Risaleleri ve Nur Hareketini de kullanmaya çalıştı. Fakat istismar ettikleri ortaya çıktı. Size göre bundan sonra dinî cemaatler, tarikatlar, gruplar ve bilhassa Nur Talebeleri, FETÖ gibi ihanet örgütlerine karşı nasıl hareket etmeli? Teyakkuz hâlini sürdürmeli mi?

 

Dinler tarihinde bazı sapkın hareketler her zaman olmuştur. Kimse bu cemaatten asla böyle bir hareket beklemiyordu. CİA, elemanlarını bu cemaatin en üst kademesine yerleştirdi ve bunların üzerinden ülkemize bir operasyon yapmak istedi. Allah’ın rahmet ve inayetiyle, Sayın Reisicumhur Erdoğan’ın halkımıza verdiği mesaj ile halk, sokağa döküldü. İlk defa bu askeri harekât, halk tarafından hiç bir silah ve imkâna sahip olmadan darbelenmiş oldu. Bu şerrin arkasından büyük bir hayır gelecektir inşallah. Nitekim de öyle oldu.28 Şubat’ın gaddar generalleri de dâhil olmak üzere bu harekete katılan bütün askerî erkân gözünü cezaevinde açtı. Böyle bir sonucu asla beklemiyorlardı.

 

İslam’a hizmet etmek isteyen önderlerin, rehberlerin, âlimlerin, şeyhlerin yaptıkları ders ve irşat hareketlerinde bu konunun üzerinde hassasiyetle durmaları gerekir. Üstadımız bu hususta yine bizlere muhteşem bir mesaj vermiştir. “Maddi cihadın muktezası ise o vazife şimdilik bizde değildir.” diyerek içtihadını ortaya koyar.

 

Son zamanlarda F. G., Üstadın ismini ağzına almıyordu. Pir veya Piri Muğan diyerek Üstadı âdeta öteliyor ve kendini ön plana çıkarıyordu. Üstadın bir ismi yok muydu? Ehli tahkik bu inceliği görüyor ve tavır alıyordu. Üstadımız bu hususta da bizleri uyarıyor. “Ben dahi bir müfsit olabilirim, sizler mihenge vurmadan almayınız.” demesi son derece manidardır.

    

Siz yazılarınızda ve sohbetlerinizde devamlı olarak “İslam İttihadı”nı ve İslam kardeşliğinin önemini vurguluyorsunuz. Bugün dindarlar arasında bir dayanışmadan, tesanütten ve kardeşlik ruhundan bahsedilebilir mi? Yani dini cemaat ve tarikatlar, “Müslümanlar kardeştir.” ayet-i kerimesine uygun olarak hareket ediyorlar mı? O hâli samimiyetle yaşıyorlar mı? 

 

İttihadı İslam’ın gerçekleşmesi meşveretle kaim olacaktır. Gerek cemaatler ve gerekse İslam devletleri arasında birlik olması gerekir. Cemaatler din değil, dine hizmet eden birer şube gibidir. Ayet bizleri birleşmeye davet ederken,  maalesef ihtilaf ön plana çıkmıştır. Ancak şunu asla unutmamak gerekir ki, her devlet kendi muhalifini kontrol eder. Bu hıyaneti aşmanın yolu Sünnet-i Seniye’ye sımsıkı sarılmaktır. Müslümanların aleyhinde bulunmak ve gıybetini yapmak haramdır.   Müslümanın kalbindeki iman sebebiyle âdeta dokunulmazlığı vardır.  Çünkü iman, Kâbe hürmetindedir. Kâbe’ye taş atmak saldırmak nasıl bir felaketse, kalbinde iman bulunan birisine Allah’ın tayin ettiği sınırların dışında saldırmak ta o kadar mesuliyeti muciptir.

 

Farklı meşrepte olan Nur talebeleri arasında istişare toplantıları yapılıyor mu, yapılmalı mı, ne dersiniz?

 

Değerli üstadım bu hususta sınıfta kaldık bence. Üstadın etrafında ki talebeler samimiyette zirve idiler. Amma idarecilik başka bir şey. Eğer onlar kendi aralarında tam ittihat yapsalardı, hiç kimse cesaret edip ayrı bir meşrebe yönelemez, cemaat tarafından dışlanır ve kolay kolay başka bir cemaat oluşmazdı.  Elbette takdir-i İlahidir bu, kaderi İlahi böyle tecelli etti.

 

Bediüzzaman’ın gerçekleşmesini en çok arzu ettiği üç mesele vardı biliyorsunuz. Ezan-ı Muhammedi’nin aslına çevrilmesi. Ki bunu merhum Adnan Menderes gerçekleştirdi. Risalelerin Devlet eliyle basılması. Bu da Diyanet eliyle şimdiki hükümet tarafından sağlandı ve Risale-i Nurlar basıldı. Bir de Ayasofya’nın açılması. Bu da geçen yıl Cumhurbaşkanı Erdoğan’a nasip oldu ve Ayasofya’yı cami olarak ibadete açtı. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bu hizmetlerin yapılmasını bütün ruhu canımızla tebrik etmek gerek. Fazla söze ne hacet. Bu hizmetleri küçük göstermeye çalışanların kendileri küçüktürler. Bu hizmetleri yapmak hiç de kolay olmadı. Rahmetli Menderes ve iki arkadaşının hayatına mal oldu. Sayın Erdoğan’ın ise arabasının kapıları kilitlendi içerde nerede ise boğulacaktı. Bir defa bir ata bindirdiler atın eğeri sıkıca bağlanmadığından Erdoğan attan düşerek yerde sürüklendi. 15 Temmuz gecesi nerede ise havada vatansız kalmıştı. Halk o gece dışarı çıkmasaydı kim bilir başına neler gelirdi.

 

Devlet’in TRT Kürdi’yi kurmasından çok önce 1994 yılında Şanlıurfa’da Radyo Medya’yı kurarak Türkiye’de ilk defa Kürtçenin Kurmanci ve Zazakî lehçelerinde yayın yaptınız. Bu radyo düşüncesi nasıl oluştu? Bu çalışmada yardımcılarınız oldu mu? Toplumda nasıl karşılandı, ne kadar süre devam etti?

 

Üstadımızın verdiği mesajla bu hizmeti yapmak istedim. Üç dil ile eğitimi Üstadımız önermişti. Sultan Abdülhamit’e eğitimle ilgili, Sultan Reşat ve Mustafa Kemal’e Van’ da veya Diyarbekir’de bir üniversitenin kurularak Arapça, Türkçe ve Kürtçe dillerinin yani üç dille eğitimin yapılmasını ısrarla istedi. Böyle bir hizmet, ittihadı İslam’ın gerçekleşmesine vesile olacaktı. Bu proje gerçekleşmiş olsaydı hem cehalet ortadan kalkacak hem de Müslüman ırkların kaynaşmasına vesile olacak, belki de bugün PKK ve buna benzer hareketlerin önü de kapanmış olacaktı.

 

Üstadımızın bu mesajını esas alarak Türkiye de ilk defa Radyo Medya’yı kurarak bir kaç dille yayına başladım.  Tabii karakola çağrılmam, mahkemeye verilmem bizi asla yıldırmadı. Surda bir gedik açtık. Başkaları da bu kervana katılınca halka genişledi ve bir şey yapamaz hâle geldiler. Âcizane vaz geçilmez bir huyum vardır. Bazı dernekler kurdum, sonra başka arkadaşlara devrettim. Radyo da öyle oldu yayını hâlâ devam ediyor. Yardımcılarımız elbette oldu cemaatin ve birçok dostların desteği oldu.

 

Bir ara Yeni Zemin isimli önemli bir fikir, sanat ve medeniyet dergisinin yazarları arasında göründünüz. Bu dergi ne zaman yayımlandı. Yazarları arasında kimler vardı, neşriyatı ne kadar süre devam etti. Derginin temel amacı ve hedefi neydi?

 

Yeni Zemin 1992 yılında neşir hayatına girdi, 1993 yılına kadar devam etti. Maddi imkânsızlık sebebiyle on sekizinci sayıdan sonra kapandı. Bu dergide yazar olarak Osman Tunç, Mehmet Metiner, Abdurrahman Dilipak, Aydın Menderes, Prof. Nilüfer Göle,  Giyaseddin Bingölballi, Ümit Aktaş, İhsan Işık, Altan Tan hatırladıklarım. Derginin temel amacı sağcı solcu demeden her kesime hitap edecek, fikir planında daha demokratik bir alanı açmaktı.

 

Yine Şanlıurfa’da Avrupa Birliği Sürecinde Şanlıurfa’yı Tanıtma Derneği’ni kuranlar arasındasınız. Bu dernek ne zaman ve niçin kuruldu? Belli başlı hangi hizmetler gerçekleşti. Faaliyetleri devam ediyor mu?

 

Malumunuz Avrupa Birliği, Türkiye’ye âdeta l990’lı yılların ortasında yeşil ışık yakmıştı. Ben ve bazı arkadaşlar bunu esas alarak biraz da modern bir isim olan Avrupa Birliği sürecinde Şanlıurfa’yı tanıtma derneğini kurduk. Bu derneğe Belçika ve Estonya Büyükelçileri geldi. Türkiye, Urfa ve diğer bazı konularda sohbet ettik. Çok memnun olduklarını bildirdiler. Malum olduğu üzere Büyükelçiler her yere kolay kolay gitmezler. Bazı konferans ve paneller tertip edildi. Bilahare bu derneği başka arkadaşlara bıraktım.

 

Hâlen Şanlıurfa’daki Medya Yazarlar Derneği’nin ‘Onursal Başkanı’sınız. Biraz da bu derneğin kısa hikâyesini dinleyebilir miyiz?  

 

Medya Yazarlar Derneği de birçok faaliyette bulundu. Bunlardan bir tanesi Artuk Üniversitesi’nin yaşayan diller bölümünün dekanı rahmetli Prof. Kadri Yıldırım’ın bir konferansı hayli ilgi toplamıştı. Altan Tan da bazı panellere davet edilmişti. Dedim ya âcizane bir hizmeti başlatırım sonra da başkalarının devam etmesini isterim: Bu Derneğin akıbeti de öyle oldu. Ancak sağ olsunlar o arkadaşlarda bir karar alarak beni Onursal Başkan olarak kabul ettiler. Böylece bu yaştan sonra biraz da bürokrasiden uzak olmak istedim.

 

Şanlıurfa’da mahalli gazetelerde yazdınız, yazıyorsunuz. Ayrıca ulusal gazetelerden Milat’ta köşe yazarlığı yapıyorsunuz. Bizzat içinde olduğunuz için merak ediyorum. Mahalli basının temel sıkıntıları nelerdir?  Bu gazeteler halk tarafından okunuyor mu, takip ediliyor mu, okunuyor mu?

 

Mahalli basın eğer ilanlar olmazsa ayakta duramaz. Maddi sıkıntılar her zaman vardır. İnternet çıktıktan sonra gazeteler fazla okunmuyor. Eskiden insanlar gazetelere abone olurlardı. Gazeteler vasıtasıyla haberleri, gelişmeleri takip ederlerdi. Hem gazete okunur hem de okuyucu maddi katkıda bulunurdu. Bu gün bütün yazılı basın internet üzerinden daha fazla takip ediliyor.

 

Şanlıurfa deyince birçok kişinin aklına meşhur Mevlid’ler geliyor. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin vefatından sonra sanırım başladı ve bir gelenek hâlinde devam etti. Her yıl tekrarlandı, hâlen yapılıyor. Şanlıurfa’dan sonra Van ve Isparta’da da mevlidler düzenlenmeye başlandı. Şanlıurfa Mevlidi’ne binlerce insan gelirdi ve Şanlıurfalılar meşhur misafirperverlikleriyle bu misafirleri evlerine götürürlerdi. Evlerde iftar açılır, sonra Ulu Cami’de yatsı ve teravih namazları kılınır, tekrar eve gelinir ve yatılır, ertesi günü sahurdan sonra herkes kendi memleketine giderdi. Yurdun değişik illerinden mevlide gelenler olurdu. Çok feyizli, bereketli geçerdi. Biraz bu mevlidlerden bahseder misiniz?

 

Geçmişte T.C.K.nun 163 ncü maddesi yürürlükte olduğu için Nur talebeleri Mevlid okutarak bir araya gelirlerdi. Tanışmak, kaynaşmak, hasbıhal etmek birbirinden istifade etmek esas gaye idi. Mevlid amaç değildi. Mevlid bahanesiyle âdeta resmî olmayan bir kongre yapılırdı. Meşveret başta olmak üzere hizmetin gelişmesi için bazı kararlar alınırdı. Van ve Isparta Mevlitleri epeyce devam etti. Sonra yapılmadı. Ancak Urfa Mevlidi her yıl kesintisiz devam ediyor. Hele yazın o sıcak günlerde oruç tutan insanların uzak veya yakın yerlerden gelerek mevlide iştirak etmeleri büyük bir fedakârlıktı.

 

1970’li yıllarda İlim ve Fikir Yayma Cemiyeti’ni arkadaşlarınızla kurdunuz. Bu cemiyetin kuruluş safahatı, kurucuları, amacı ve hizmetleri hakkında bilgi lütfeder misiniz? Ne gibi faaliyetler düzenlediniz, cemiyet hâlâ devam ediyor mu?

 

İlim ve Fikir Cemiyeti hatırladığım kadarıyla 1970’li yılların başında kurulmuştu. Bu dernek rahmetli Adana Müftüsü Cemalettin Kaplan, Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Yazgan ve Hekimoğlu İsmail’i davet ederek konferanslar verildi. Urfa halkı bu konferanslara çok ilgi gösteriyordu. Devlet tarafından alınan önlem ve baskılar döneminde bu hizmetleri i yapmak hiç de kolay değildi. Ayrıca zaman zaman Urfalı bazı arkadaşların da dernek binasında konuşma yapmaları büyük hizmetlere vesile oldu. Kurucuları rahmetli Eyyüp Karakeçili, Mehmet Yeşilnacar, Ahmet Rüzgâr sonra Milletvekili olan Av. Abdülkadir Öncel idi, Diğer bir kişinin ismini hatırlamıyorum. Ancak memur olduğumuz için ben ve bazı arkadaşlar ikinci planda hizmet ediyordu.

 

İsmi Gaziantep’le özdeşleşen kıymetli şahsiyetlerden biri de merhum Nâzım Gökçek ağabeydi. Zannediyorum onunla da yakın dostluğunuz vardı. Bize biraz da bu ağabeyimizden bahseder misiniz? Nasıl bir mizacı vardı, nasıl hizmet ederdi? Nur talebeleri arasında çok sevilen bu büyüğümüzün başlıca hususiyetleri nelerdi?

 

Genç yaşta vefat eden rahmetli Nazım Gökçek, sık sık Urfa ya gelirdi Bizler de Gaziantep’e gider sohbetlerine katılırdık. Evlenmemiş, vakfı hayat etmiş, mahkemelere verilmiş, asla geri adım atmayan bir kardeşimizdi. Risale-i Nur’a vukufiyeti fevkalade idi. Hemen hemen her gece derslere iştirak ederdi. Davada fani olmuştu.  Rahmetli Nazım Gökçek, aynı zamanda Ankara Belediye Başkanlığını yapan Melih Gökçek’in de akrabasıydı.

 

Malumunuz Bediüzzaman Hazretleri’nin hizmetkârlarından ve yakın talebelerinden son olarak Hüsnü Bayramoğlu ağabey de vefat etti. Siz bu “saff-ı evvel” dediğimiz ağabeyleri yakından tanıdınız. Ana hususiyetleriyle birer cümle ile anlatır mısınız? Tahiri Mutlu, Hulusi Yahyagil, Mustafa Sungur, Mehmet Kayalar, Abdullah Yeğin, Bayram Yüksel, Said Özdemir, Salih Özcan, Mehmed Fırıncı, Mehmed Emin Birinci, Hüsnü Bayramoğlu vd. Bir de bu ağabeyler hayatta iken kendi aralarında istişareler yaparlar ve alınan toplantı kararları, cemaate iletilirdi. Son olarak Risaleleri tahrif eden FETÖ’ye karşı bütün ağabeyler güç birliği yapmış ve ortak bir şekilde güçlü bir tavır koymuşlardı. Şimdi bu istişare sisteminin sürdürülmesi için neler yapılabilir, siz Nur cemaatine neler tavsiye ediyorsunuz?

 

Evvela bilgi olarak şunu arz edeyim. Mehmed Fırıncı ile Mehmed Emin Birinci’nin Risalelerde isimleri yoktur. Elbette onlar da kendilerine göre hizmetlerini ifa etmişlerdir. Diğer saydığınız tüm ağabeylerin isimleri v e Üstadımıza yazdıkları mektuplar ve gerekse Üstadımıza onların yazdıkları kitaplarda mevcuttur. Üstadla beraber birçokları muhakeme olunmuştur.  Davaya bağlılıkları, Üstada sadakatleri en örnek şahsiyetlerdir.

 

Bu ağabeylerin yürüyüşleri, hâl ve tavırları, mütevazı duruşları görenlerin hemen dikkatini çekerdi. Mesela biz Abdullah Yeğin ağabeyle yürürken hiç tanımadığımız insanlar gelip elini öpmek istiyorlardı. Kendilerine, “Bu ağabeyi tanıyor musunuz?” diye sorduğumuzda “Hayır, onun hâl ve hareketi bizi cezbediyor.” diyorlardı.

 

1970’li yıllarda Elazığ’a Hulusi Ağabey’in yanına gittiğimizde ikindi derslerinde belki üç yüz kişi iştirak ederdi. Evvela bir ayet sonra bir Hadisi Şerif sonra da risaleden okutur, kendisi de cemaate anlatırdı. Bazen camilerde fıkıh dersi verdiğine şahit oldum.

 

Mustafa Sungur ağabey öğretmenlikten istifa etmiş, gece gündüz Türkiye’yi dolaşır ve geçimini bal ticareti yaparak sağlardı.

 

Bayram Yüksel ve Said Özdemir ise ağırlıklı olarak Ankara’da hizmet ederlerdi.

 

Tahiri Ağabey heybetli biri idi. Her zaman Üstadımızın kendilerine verdiği edep derslerini öne çıkarırdı. 

 

Hüsnü Ağabey sanki tevazuun timsali idi. Kendisi çoğunlukla ders okumaz gençlere okuturdu.1976 yılında Urfa’ ya geldiğinde “Kardeşlerim bir an evvel Risale-i Nurları Kürtçeye tercüme edin, zaman daralıyor.” demesi büyük bir ferasetin açık bir ifadesi olsa gerek.

 

Salih Özcan Üstadın âdeta siyasi ve dış işleriyle alakadar birisidir. Bu sahadaki çalışmaları fevkalade olup Arap krallarının bazılarına Risale-i Nurları hediye etmiştir. Faizsiz bankanın Türkiye’ye gelmesine vesile olmuştur.

 

Üstadımızın talebeleri her biri ayrı ayrı mizaçta olduklarından, bu konuda âdeta zirve idiler.

 

Risale-i Nurlar’ın basın ve yayın organları sayesinde geniş kesimlere ulaştırılması için neler yapılabilir? Bilhassa gençlere anlatılabilmesi için internet, sinema, tiyatro, çizgi film, müzik gibi alanlardan istifade edilebilir mi?

 

Bence geniş kitlelere ulaşmanın en kısa ve en etkili hizmet alanı televizyondur. Sonra internet kanalları ve yazılı medyadır. Şüphesiz ki sinema, müzik tiyatrodan istifade etmek gerekir Mesela Minyeli Abdullah beyaz perdeye aktarılınca çok etkili olmuştu. Ayrıca Ömer Muhtar ve Hz. Yusuf filmlerini örnek gösterebiliriz. Son zamanlarda tarihi doğru anlatan filmler de hayli hizmete vesile oldu.  Çünkü sinema bütün dünyada seyredilebilir bir özelliğe ve ilgi alanına sahiptir.

 

Rahmetli hocam Abdülkadir Karahan da Urfa Siverekliydi. Şanlıurfa’da adıyla kurulan kütüphaneye bütün kitaplarını bağışladı. Hoca ile tanıştınız mı? Bir de Şanlıurfa’nın eski Müftüsü Halil Gönenç’i ve yine Urfalı Prof. Dr. Servet Armağan’ı sormak istiyorum. Bu üç hocamızı bu vesile ile analım isterseniz… Kısaca ve ana hususiyetleriyle…

 

Rahmetli Prof. Abdulkadir Karahan’la bir araya gelemedik. Ama Urfa’ da vermiş olduğu bazı konferans ve etkinliklerde gördük.

 

Eski Urfa Müftülerinden ve büyük bir âlim olan Halil Gönenç’le Urfa da sık sık görüşürdük.  Kendisi zaman zaman derslere gelir, Risale-i Nur’un mükemmel bir Kur’an tefsiri olduğunu söylerdi. Halil Gönenç ilkokul mezunu olmakla beraber, eski medreselerden mezun olmuş, kendisini çok iyi yetiştirmiş devamlı okuyan biri idi.

 

Halil Gönenç’e Harran Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verildi ve İlahiyatçılara ders veren Haseki’de hocalık görevini yaptı. Şafii İlmihâli’ni yazmakla bir boşluğu doldurdu.

 

Prof. Servet Armağan’la ara sıra görüşürdüm. Harran Üniversitesi’nde rektör olması büyük hizmetlere vesile olmakla birlikte cemaat anlayışı biraz ağır hâle gelmişti. Son zamanlarda kendisine bir şey söyledim. “Risale-i Nur kitapları belki bin defadan ziyade mahkemeye verilmiştir. Dünya hukuk tarihinde böyle bir hukuk rezaleti asla olmamıştır. Siz bir anayasa profesörü olmakla bunu pek ala yapabilirdiniz. Çünkü bu sizin sahanızdı. Kimse kolay kolay itiraz edemezdi. Amma bizler bu konuyu pek gündeme getiremedik.” dedim. Kendisi de bu görüşüme iştirak etti.

 

İstanbul’a gittiğimde müsait olduğu zaman bazen bir araya gelir, sohbet ederiz.

 

Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizi iyi bilen bir münevver olarak sormak istiyorum. Türkiye’yi parçalamak isteyen dışarıdan ve içeriden bazı kesimler Kürt kardeşlerimizi kullanarak ve istismar ederek Türkiye aleyhtarlığı yaptılar, bugün de yapmaya devam ediyorlar.  Kürtlerin geçmişte bazı problemleri var idiyse bugün hükümetimiz 20 yıldan beri bu konuda iyileştirici çalışmalar yaptı, yapmayı sürdürüyor. Hâlâ “Kürt Sorunu” diye tutturanların iyi niyetli olduğu söylenebilir mi? Bölgedeki Müslüman Kürt kardeşlerimiz hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

 

Üstad bu asrın hastalıklarını ve tedavinin nasıl olacağını yazdıklarıyla ortaya koydu. Bu ülkeyi idare edenler onu taltif edeceklerine hapishaneye attılar ve sürgüne gönderdiler. Geçmişte böyle bir ayrılık anlayışı pek olmadı. Çünkü Devlet Osmanlı diye kurulmuştu. Osmanlı malum olduğu üzere bir isimdir. Osmanlı üç dil kullandı Arapça, Türkçe ve Farsçayı harmanladı. Hiç bir etnik anlayış hâkim olmadı. Kendini üstün görmedi. Diğerlerini dışlamadı. Bu devletin yapısında ve uygulamasında herkese yer verilmişti. Bediüzzaman harika biri tarif yaptı, Milliyetimiz bir vücut, ruhu İslamiyet, aklı iman ve Kur’an’dır diyerek teşhisini koymuştu. Ülkenin bu yumuşak karnına yabancılar fırsat bilerek hançerini sapladı.

 

Hatıralarınızı kısmen yazdınız, yazmadıklarınız var mı, devam edecek misiniz? Hatıraların dışında başka sahalarda yazdığınız veya yazmayı düşündüğünüz bir eser var mı?

 

Suriye konusuna biraz değinmek istedim. Urfa’da görev yapan bir vali böyle bir çalışmayı birlikte yapmayı önerdi. Sonra herhâlde zamanı olmadı. O çalışma şimdilik yarım kaldı.

 

Hayatı hep hizmetlerle geçmiş, Türkiye’de yaşayan Müslümanların ve ümmetin daha iyi olması için çaba harcamış bir münevver olarak bugün gençlerimize ne tavsiye edersiniz?

 

Gençler için sokaklar, caddeler ve internet tehlikelerle dolu Onun için güçlü bir iman ve bilgiye ihtiyaç var. Bu tehlikeli alan ferdi çalışmalarla fazla bertaraf edilemez. Ailelerin de gücü buna yetmez. Çünkü musibet umumidir. Gençleri bu asrın tehlikelerinden muhafaza etmenin en etkili yolu mükemmel bir eğitime ihtiyaç vardır. Hem aklı, hem ruhu tatmin edecek Risale-i Nurların okullarda okutulması gerek. Bence gençlerden ziyade siyasilerin büyük bir nasihate ihtiyaçları var.

 

Biliyorsunuz yazarları arasında bulunduğunuz Milat gazetemiz, 10 yılı geride bıraktı. Bugünlerde 11. yılına girdi. Milat ve genel olarak yazılı basınımız hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum. Yazılı basını geçmişle mukayese ettiğinizde neler söylemek istersiniz?

 

Milat Gazetesi’ni nasıl anlatalım ki, bütün imkânsızlıklara rağmen ayakta durmak için evvela gazetenin sorumlularına sormak gerekiyor, Gerek İslam ve gerekse İslam’ın emri olan ümmet anlayışla halkımıza faydalı olmaya çalışıyor, Hak ile batılın mücadelesi hiçbir zaman kolay olmamıştır. Zaman zaman iktidarı da eleştiren ve yol gösteren yazılara yer vermesi her türlü takdirin üzerindedir. Tarafsızlığı olmakla birlikte,  ait bir tarafı da vardır. Bu inceliği korumak büyük bir fazilettir. Ülkenin gerçekleri üzerine cesurca gitmektedir.

 

 


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!