• İhsan Kurt ile Mülakat  
    İhsan Kurt ile Mülakat  
  • Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”

YAZARLARIMIZ

Hülya Günay
Hülya Günay
Eklenme Tarihi: 30 Nisan 2021, Cuma 19:39 - Son Güncelleme: 30 Nisan 2021 Cuma, 19:42
Font1 Font2 Font3 Font4
İşaretlerin Gücü

 

 

 

Sabahın çok erken saatinde gözlerimi açtım. Uyuklamaya devam mı etmeli, tertemiz bir atmosfer, bomboş mahalle aralarının tadını çıkarıp, yürüyüş yaparak zihnimi harekete mi geçirmeliydim.

 

Kendimi özetlemeye çalışsam kelimeler yetersiz kalacak, işaretleri takip etmek öne çıkan özelliğim. İnsan kanaatimce hissetmek yoluyla çok şey öğreniyor. Hangi mevsimsin diye sorarsanız, vereceğim cevap bahar olurdu.

 

Üşütmeyen tatlı bir sabah esintisi, yakmayan pırıl pırıl bir güneş ile işaretleri takip etmeye koyuldum. Hiç umulmadık bir cadde kenarında boğum boğum erguvan ağacının ihtişamı altında buldum kendimi. Kırık, yaralı bir gövdeden yemyeşil yapraklar, mor çiçeklerin hayat bulması, yaralarımızın, acılarımızın, sıkıntıların tebessüme engel olmadığını düşündürdü. 

 

Fatih’in eski mahalle aralarında gezmek bir tutkudur. Kuşlar dışında pek ses olmaz sabahın erken saatlerinde. Bomboş kaldırımlarda tek başıma olunca, temiz havayı içime çekmek istedim. Bir an burnum üşüyünce çiçek desenli, bahardan çıkma maskeme şükran duyup hemen kapattım. Senden de şikâyetçiyiz ama Allah maskeli günlerimizi aratmasın, sonumuz selamet olsun diye dua etmekten kendimi alamadım.

 

İlk olarak Fatih Sultan Mehmet Han türbesini ziyaret edip, cami avlusundaki her varlığa dikkat kesilerek Yavuz Selim yönünde ilerlemeye devam ettim. Deniz, güneş, martılar, hangisini seçersen sana tahsis edilmiş bomboş banklar. Bizim içlerimiz zaman zaman kararsa da dünya halen çok canlı, coşkulu, varlığın farkında olana gülümsüyor adeta.

 

Kuş sesleri, güneş ışıkları, deniz kokusu eşliğinde öylece oturdum. Aykırı bir şekilde hiçbir şey düşünmeden, sorgulamadan, okumadan, yazmadan, fotoğraf çekme telaşına düşmeden. Ruhumu tefekkürün seline teslim ettim. Uzunca bir süre huzuru iliklerime kadar depoladıktan sonra bir morsalkım dikkatimi çekti.

 

Öyle çok da büyük olmayan, duvar dibinde sarkan bir iki dal morsalkım. Yaklaşınca çember şeklinde dalların içi, dışını çevreleyen çiçekleri izlemeye doyamadım. Bir çember, benim diyen zanaatkârın meydana getiremeyeceği kadar estetik. Hayatla bağlantı kurunca, bir çemberin ya içindeyiz ya da dışında. Parçalayıp çıkmak istediğimiz çemberler vardır. İçine dâhil olmak istediğimiz çemberler. Lakin içi dışı güzellik olan, her tarafını naiflik, estetiğin çevrelediği bir çember daha önce gördüm mü sanmıyorum. Özen göstermenin inceliğini yaşatamadığımız için çevremizdeki başıboşluk, her şeyin itibarsızlaşması bizi yoruyor, tüketiyor. Morsalkım nezakete davet ediyor, kendisiyle temasa geçeni.

 

Doğa insana ilham olmalı diye düşünerek, bıraksalar gün boyu yerimden kalkamayacak kadar huzur bulduğum Yavuz Sultan Selim Han Camisi’ni geride bırakarak akışa kapılıp ilerliyorum.

 

Hiç denemediğim, ilk defa gideceğim farklı bir güzergâh, bomboş bir mahalle… İnşaatta çalışan işçiler ve onlara laf yetiştiren iki minik mülteci çocuk. Bir kız bir erkek çocuğu, ellerinde portakal, kaldırımın kenarında oturmuş ne dediklerini anlamıyorum, eller kollar havada bir tiyatro oyuncusu edasıyla beden dillerini etkin kullanarak, inşaat işçilerine doğru bir şeyler söyleyip ardından ellerini ağızlarına kapatıp gülmekten katılıyorlar. Sabahın bu saatinde içimi ısıtan bu neşe, bu güzellik…

 

Yaşamın gerçekleri insanların gözlerinde gördüklerimizdir. Savaşın çocukları siz bu kadar acımasızlık, keşmekeş içinde bu sevgiyi nerden kazandınız. Böyle güzel gülmeyi, bakmayı, sevmeyi… Kameraya kaydetmeye başladım. Aynı tempo eğlenmeye devam ettiler. El salladım küçük kız ışık huzmesi gözlerle bana baktı el salladı. Erkek çocuğuna da bir işaret ve tebessüm yolladım. İkisi aynı anda minicik parmakları ile kalp şekli yapıp, kalbin içinden sevgi dolu gözlerle bana baktılar. Konuşmadan da ne güzel anlaşabilmiştik. Çünkü minik dünyalar henüz kirletilmemiş, ego, hırs, ahlaki yozlaşmaya kurban edilmemişlerdi. Sabahımı bahar neşesine çeviren yavrucakların yanından mutluluk ile ayrılırken, çevremizde bunalıma giren ve her şeyden şikâyet eden çocuklarımızı nasıl bu hale getirdik, kaldırım kenarında oturan mutlu çocuklarda olan ne, bizim çocuklarımızın neyi eksik belki de nimet zehirlenmesi yaşanıyor diye düşünerek yola devam ettim.

 

Yanımdan yüzü gözü simsiyah, toz toprak içinde, kirlerin içinde parlayan gözleriyle karşılaştığım ergen bir kâğıt toplayıcısı geçti. Dimdik, tüm gücü ile hayata tutunan kâğıtçı delikanlı, gücünü bileğinden alarak kişiliğini kaldırımlara kazıyor adeta, keşke dünyanın tüm kâğıt, karton atıklarını senin ayaklarının altına serebilsem diye gurur, hüzün karışımı duygularla, takdirle ardımda bıraktım. Dönüş yolunda hiç ummadığım bir sokak arasında devasa bir kitapçının vitrininde çocukluğumda okuduğum hikâye kitaplarını görünce kalbimde kelebekler uçuşarak daldım içeri, bir hikâye kitabı niyeti ile girip, iki poşet kitapla çıktım.

 

İnsan varlığa özen göstermeli ve her şeyi sevmelidir. Bizi tüketen felaketler, hastalıklar, ölümler değil, bakma, görme, idrak yoksunluğu, gülmekten yoksun kalmak, konuşurken, yürürken çevrede neler olup bitiyor hissiz, hep bir kasıntı, savaş hali…

 

Atmosfer dünya için neyse idrak, hayal, umut, sevgi de insan için odur. Renkleri hayal kırıklıkları, karamsarlık soldurur. İşaretler sabahın erken saatlerinde beni saadet zincirine sürükledi. Her adımda kocaman neşe kendini buğulu gözler, kedere bıraksa da zıtlıklarla var dünyamız. Umut ve dua ile var olacak. Edindiğim kitaplarda ne işaretler bulacağım kim bilir, heyecanlayım.

 

Ve biz nasıl bir ruh halinde olursak olalım, rutinlikten zihnimiz, kalbimiz paslanmaya yüz tutsa da çok hızlı bir akış var, yaşam süratle devam ediyor. Her kul payına düşen kaderi yaşıyor, mücadele ve duası ile kaderini değiştirmek için direniyor. Her yeni doğan gün sonsuz imkânlarla kucaklıyor bizi. Yeter ki biz o kucağa doğru koşmayı bilelim.

 

Evlere tam kapanırken, içimizdeki o kocaman dünyaya açılalım… O hapsettiğimiz düşünceler, idrak, duyarlılık özgürleşsin, işaretler bize ilham olsun.

 

Sonsuz sevgi, umut ve inançla…

 

 

 

 

 

 

 


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


İşaretlerin Gücü Yazısına 1 Yorum Yapıldı

BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN