RÖPORTAJLAR
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”

İncirlerin Gölgesinde
Eklenme Tarihi: 23 Mart 2021, Salı 01:02 - Son Güncelleme: 23 Mart 2021 Salı, 01:02
Font1 Font2 Font3 Font4



İncirlerin Gölgesinde
Sümeyra Öztürk Şahin

 

 

Ben bu kapıdan böyle geçmezdim.

 

Vakitlerin de bir kaderi olduğunu bilmesem, ben bu eşiğe böyle yüz sürmezdim.

 

Ağır bir yağmurun refakatinde güz ertesi bir göçün yangınında titremesem, bu göğe böyle sükûnetle bakarken, ay vurmuş nergis tarlasına dönmezdim.

 

Kırk odalı sarayın kırk kapısından geçip de, göl kıyılarından ırmak boylarına, kış ormanlarından güz dallarına uzanmazdım.

 

Günlerin bütün hallerini bir çıkmaz rüyanın şaşkınlığına yormazdım.

 

Oldu ama!

 

Bir rüyadan geçer gibi geçtim, ahşap oymalarının mahir bir marangozun elinden çıktığını ince bir hüzünle haykıran vakur kapıdan. Uzun bir yazdan sonra güze dönüyordu mevsim. Lal küpeleri odanın loş karanlığında salınan esmer bir kadın yorgun adımlarla önümden yürüyüp geçti. Gözlerindeki derin acı içimi sarstı.

 

Geçtim o kapıdan. Önce dallarının gölgesi pencereye vuran incir ağacına, sonra da kalın çerçeveli gözlüğü burnunun üzerine düşmüş yaşlı psikoloğun gözlerine baktım. İçinden ağıtsız geçilemeyecek kadar derin gözleri vardı. Akşam inmiş bu gözlerde, arka bahçe düşlerinde kaybolmuş küçük bir kız çocuğu gördüm, göz kapaklarını usulca indirmeden az evvel. Gözümde uğursuz bir geceden kalmış rüyanın izi. Bakıştık öylece. “Yaralarımı sarın”, dedim usulca. Ekinsiz ve topraksız düştüm… Gidilmemiş yolların tozu bulaştı yüzüme. Mevsimlerden geçtim varılmamış kentlerin sınır boylarında. Mevsimlerin ve yolların tozu yüzümde nakış nakış oldu da bu nakışın te’vilini bulamadım. Ününü duyup da şehrine vardığım bütün rüya yorumcuları, suskunluk ve dinlemenin terbiyesinden geçmiş gözleriyle, ölmenin terbiyesinden geçmiş gözlerime uzun uzun baktılar. Sonra başlarını iki yana salladılar. Yüzünde bir boşluk var, dediler. Yüzüne işlenmiş nakışta bir noksanlık var; bu nakış tamam olmadan rüyan da ömrün de tamam olmaz, dediler.

“Ben Zeliha, efendim.”

 

Yıllardır güz gecelerinde rüyamda yüzüme yarım kalmış bir nakış işlenip duruyor ve bu nakışın yorumu için yine rüyalarımda şehir şehir dolaşıyorum. Sayısız rüya yorumcusunun yüzüne bakarken duyduğum ızdırap, güneşin doğuşuyla da dağılıp gitmiyor.”

 

Yaşlı adam karanlıklaşan gözlerini karşısındaki yüzde bir boşluk arama vehmiyle dolaştırdı. Yeni başlayan güz yağmuru, aceleyle pencerede tıkırdadı.

 

“Anlat”, dedi sonra yaşlı psikolog, bakışlarındaki ıssızlığın izini sürdüğü genç kadına. “Daha öncelerini anlat bana. Yüzüne yerleşmiş bilgeliğin adını koyabilmem için anlat. Küçük bir kız çocuğu iken, içinde kaybolduğun düşleri anlat. Serinlediğin gölgelikleri, ay düşmüş sulara bakarken kapıldığın heyecanları, üzerindeki göz izlerini, sevgilerini, sevgisizliklerini… Anlat ki bir isim bulalım kendini aradığın boşluğa.”

 

Bu telaşsız ve gölgesiz sesteki hüzne inandı Zeliha. Ona öyle geldi ki kendini bir çift gözde seyrederse ve de söylerse acıları sağalacak, kederi dağılacak. Uzak bahçelere güneşler düşecek, bir nar ışıltısı geçecek cümle karanlığın üzerinden. Zeliha söylerse değişecek her şeyin rengi. Ay değişecek, mevsim değişecek, yıldızlar değişecek. Her şeye bir tebessüm değecek Zeliha söylerse.

 

“Ben”, dedi, apaydınlık ve dupduru bir sesle, çok severdim annemi.

 

“Annem de masallar uydurmayı severdi. Sokakların tenhalaştığı saatlerde başını dayayıp da serin bir cama. Bakarken şehrin ışıklarına aysız gecelerde. Ölmeye yatmış ışıksız bir sevdaya dair masallar büyüyüp dururdu içinde. Katar katar göçmen kuş sürüleri kuş tüyü gibi titrek yüreğinin üzerinde. Biraz gün ışığı, biraz cesaret lazımdı ona. Bir mum alevinin titreyen ışığında biraz hüzün, biraz mevsim, birkaç damla da gözyaşı… Defterler doldururdu biteviye. Derindere Köyünden on altı yaşında gelin geldiği evde, ay ışığı gün ışığına dönene dek defterler doldurdu da bir kelimeye kaldı eninde sonunda. O da hıçkırık olup takıldı boğazına. Söyleyemedi annem. Okuma sevdası, şiirlerini yazdığı odanın karanlığında gün gün büyüyen uğursuz bir hatıraya dönüştü de kimselere diyemedi. Güzel konuşurdu oysa. Güzel kelimeleri vardı. Gökkuşağının renklerine, dalgalı denizlerin çekilen diplerindeki ıslak kumlara, ay aydınlığında ışıldayan karın soğuğuna ve şair düşlerine dair… Doğup büyüdüğü Derindere Köyünde evlerinin arkasında bol incirli bir bahçe varmış. Bütün şair düşlerini o bahçede büyütürmüş. İncir ağaçlarının gölgesinde okuduğu kitaplar biter de, kitapların kahramanları annemin gönlünde yaşamaya devam edermiş. Bahçe mevsiminin vefası olmaz kızım. Olmaz sevda bu seninki, vazgeç. “Kızlar okumaz” diyenlere de aldırmazmış. Tolstoy romanlarına merak sardığı yaz gitmiş babamlar annemi istemeye. Rahmetli dedem elini annemin dizine koyup da ‘En doğrusu bu kızım, düzgün bir aile bu gelenler. Hem biz hangi parayla okuturuz seni?’ demeseymiş; anneannem nemli gözlerindeki damlayı annemin gözlerinin içine bakarak yere düşürürken başını da kederli bir onayla sallamasaymış annem neler neler söylermiş. Söyleyememiş ama, yazabilmiş sadece. Yıllar sonra evimizin tavan arasında buldum doldurduğu defterleri. Annemin dilinde asılı kalmış alev ateş kelimeler benim de içimi yaktı.

 

Beşinci yaşımın güz mevsiminde asırlık ağaçları kökünden deviren bir fırtına çıkmış Derindere Köyünde. Anne ve babasının, bahçesinin halini merak eden annem, soğuk ve rüzgarlı bir günde çıkmış yola. Devrilen incir ağacının köklerine dalıp dalıp giderken bir başka türlü şeydalaşmış annemin gözleri, bir dipsiz kuyu olmuş. Bir düşenin bir daha iflah olması kabil değil. Çok yaşamamış o güz mevsiminden sonra. Hekimler hastalığına bir ad koyamadan da ölmüş. Ben beş yaşındaymışım.

 

Gölgeler kaydı, mevsimler geçti o günden sonra.

 

Akşamlar oldu, sabahlar erdi.

 

Annemin göz izinin hiç değmediği bir hatırasızlık, ömrümün beşinci senesinde nakış nakış işlenmeye başladı yüzüme. Annem öldü, ben kaldım. Annemin bakışlarının şeydalaştığı incir ağacının köklerinde asılı gözlerim hala. Gözümdeki hüzünlü ima, o günün hatırasıdır. Düştüğüm gurbet tenhası, sözleri dilinde yük olarak kalmış annemin teninin rengidir. Anne elinin değmediği bir yer kalmış yüzümde. Okula başladığım gün okşanmamış, gelin olduğum gün öpüp de alnıma dokunmamış, ağladığımda yanağımda dolaşmamış bir kadının, annemin elinin muhtaçlığına düşmüş de rüyadan rüyaya gezinip durmuşum.

 

Ne diyordum?

 

Ben Zeliha, efendim. Serin bir yağmurun ıslaklığında yüzümdeki yarım nakışın sebebini bildim. Ben annem gibi değilim. Dilimi kelama erdireceğim. Ben annesiz büyümüş bir çocuğum. Yüzümdeki o yarım nakış, artık rüyalara karışmış annemin elinin izidir ve bu rüya hiç bitmeyecektir, demeye geldim. Annemin söyleyemediklerini de kendi sözüme ekledim.”

 

Yaşlı psikolog arkamdan kuyuya düşmüş nemli gözlerle bakıp durdu.

 

Bir incir ağacı gölgesi vurdu sonra odaya.

 

Çekilmiş acının sırrı, odanın karanlığında ışırken söz bir umuda dönüştü.

 

Ve ben serin bir rüzgara karıştım.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!