• Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat

YAZARLARIMIZ

Mehmet Nuri Yardım
Mehmet Nuri Yardım
Eklenme Tarihi: 7 Temmuz 2021, Çarşamba 15:12 - Son Güncelleme: 7 Temmuz 2021 Çarşamba, 15:12
Font1 Font2 Font3 Font4
İki Yolculuk

Her kitap bir yolculuktur. Ötelere açılmak, yeni iklimlere ulaşmak ve farklı ufuklara açılmak, belki de özlenen adalara kavuşmaktır. Ben her kitabı bu niyetle “Bismillah” diyerek açarım, her sayfasını, cümlesini ve satırını dikkatle okurum. Nasibim ölçüsünce istifade ederim. Beni mutlu eden kitaplar da olmuştur, az da olsa hayal kırıklığı yaşatan da…

 

Kitaplarından bahsedeceğim bir yazarımız ve bir şairimiz var. İkisi de hemşehrim. “Bak hemşehrilerinin kitaplarını tanıtıyor.” diyeceklere o olağanüstü ve herkese tavsiye ettiğim, muhteşem “Gönül Dağı” dizisinde, mükemmel bir oyun çıkaran Ramazan’ın tatlı deyişiyle cevap vereyim: “Bir köşe yazarı, yazar ve sanatçı hemşehrilerinden bahsedemez mi? Öyle bir kural mı var? Hayır, var da benim mi haberim yok?” Şaka bir yana akrabalarımızdan, komşularımızdan, tanıdıklarımızdan ve hemşehrilerimizden kabiliyetli olan herkesi kollayıp korumamız gerek. Sanatkârlar biraz da böyle ortaya çıkar. Benim ilk göz ağrım Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları, teşvikler sonucu ortaya çıkmıştır. O kitabın şöhreti fakiri sollayıp geçmiştir. Orada 72 yazar ve şair de hatıralarını anlatırken, anne ve babalarının, yakınlarının, öğretmenlerinin teşviklerini unutamadıklarını söylüyorlar. Demek ki ‘teşvik’ şart.

 

AYNUR AYAZ’DAN SAMİMİ NİYET

 

Gelelim bugün bahsedeceğim iki esere. Pozitif ayırımcılık yaparak önce hanım yazarımız Aynur Ayaz’ın kitabı Samimi Niyet’inden bahsedeceğim. Yazarın ilk kitabı, hayırlı uğurlu olsun. İsmi gibi kapağı da güzel kitabı, Yediveren neşretmiş. Resimler Binefş İnan’a ait.

 

Yazar önsözde okurunu,  “Eli kalem tutan, doğruyu bulanıkta bile gören, kargaşayı sadeleştiren ve hayatı olduğu gibi kavrayanlar sözüm size. Az uyuyup, çok okuyanlar, boş konuşmak yerine susanlar sözüm size.” sözleriyle karşılıyor. Sonra da çevremize dikkatle ve rikkatle bakmamızı istiyor: “Başka başka bakacaksın etrafına. Kuşa, gökyüzüne, sokak kedilerine, bir karıncaya, ailene, sevdiklerine ve sevenlerine…”

 

Yazarımız kitabı annesine, babasına ve bütün sevdiklerine ithaf ediyor. Zaten aile bağlarına ne kadar önem verdiğini hep görüyorsunuz. Ebeveyne vurgu çok ve hep yerli yerinde: “Her şeyin var belki ama seni senden çok seven bir anne ve bir baba sevgisi dünyalar bedel. Öyle değil mi?” diyen Ayaz, bu soruya yine kendisi cevap veriyor: “Anne ve baba duası var ya, işte o duayı alırsan hayatın boyunca yalnız kalmazsın ve mutluluğun daim olur.” Negatif enerji’ hastalığını topluma kasten yaymak isteyenlere karşı kesin tavrını koyuyor Ayaz ve özellikle onlara sesleniyor: “Gökyüzü o kadar güzeldir ki izlemesini bilene, sen ‘Anlamsız geliyor.’ diyerek elindekileri de tek tek kaybetmek için uğraşıyorsun.”

 

Kavramlar üzerinde tek tek duruluyor: Aile, Aşk, İyilik, Sağlık, Sevgi, Saygı, Öfke, Hayat, Hayal, Merhamet… Bu mefhumların tahlili açıkça yapılıyor. Mesela şöyle: “İnsan, özeldir. Bu özelliği iyilik ile buluştuğunda dünyanın tüm negatiflerini eritebilecek güçtedir. Şimdi güçlü bir ülkede, bu kadar kendine has topraklarda yeniden, aslında daha çok ruhen dirilmeye ihtiyacımız var.” Yetişkinlere manevi telkinlerin ehemmiyetinden bahseden yazar, toplumun sanatla ve bilhassa şiirle barışmasını istiyor ve şöyle diyor:

 

“Tüm kavgaların üzerine iyi sözler kazınmalı, çocukların şiirleri yükselmeli ve büyükler kalplerini biraz şiirlere bırakmalı. Gazeteler,  televizyonlar bile çoğu zaman küs şiirlere. Sadece her gün köşesinde günü ve akıcı gündemi belirleyen çoğu akil insanımız, büyüğümüz ve yazarlarımız da çok kez kullansalar ya şiirlerimizi.”

 

Ayaz, bu doğru ve haklı öneriyi yaptıktan sonra ikazda bulunmayı da ihmal etmiyor: “Ya kahrını çekeceğiz sanal dünyanın, sözler boğazımıza hapis… Ya da terk edeceğiz yalandan söylenen kelimeleri…” Yazar umut çiçeklerini yüreklere serpmekle yetinmiyor. Unuttuğumuz âdetleri, ihmal ettiğimiz gelenekleri de hatırlatıyor bize. Meselâ komşuluğun güzelliğinden dem vuruyor. Kalem ve kâğıda sırtımızı dönüşümüzün ve cep telefonu ile bilgisayar dünyasına hapsoluşumuzun hicranını dile getiriyor. Yaşamanın serencamını ve ömrün özünü yansıtan, insanı düşünmeye sevk eden şu satırlar ne kadar mühim: “Hayatta ne zaman, nerede ve nasıl olacağımız bilinmiyor. Kimin garantisi varmış ki bizlerin olsun.”

 

SOFRA DUASINI HATIRLATIŞ

 

Hani bir şarkıda söylenir ya: “Ondan şikâyet, bunda şikâyet / Ne iştah kaldı ne afiyet.” Ayaz da hep şikâyet edenleri eleştirir. Sürekli müşteki olanların haksızlığını ispatlar ve onlara ‘umut’tan bahseder. Ona göre umut hep vardı, bundan sonra da olacak. Bu duygusunu yitiren, hayatın anlamını da kaybeder. Ümit adasını bulamayana mizahı tavsiye eder. Nükteyi, latife yapmayı, şakalaşmayı önerir. Böylece insanın kendisiyle daha barışık olacağını hatırlatır müzmin karamsarlara. Şu satırlar ise geçmişte aile ortamında yaşanan o büyük saadetin canlı ve tatlı tasviridir: “Eskiden sofraya beraber oturulurdu, yemek bitimi nimetler için şükredilir bir ihtiyar ya da sofradaki evin büyüğü ellerini açar ve bir yemek duası yapardı. Şükretme hâlleri. Adı da yemek duası, sofra duası.”

 

Sayfalar arasındaki yolculuğumuz bazen hüzünlü, bazen neşeli sürüp gidiyor. Martıların süzülüşünün güzelliğini anlatan yazar, hemen ardından hayatın gerçek mahiyetini ve insanoğlunun yaratılış hikmetini anıyor ve bizi de şu satırlarla gaflet uykusundan uyandırıyor: “Mezarlıklar ziyaret beklerken ve bir gün ansızın sen de oraya mevta olarak girecekken, seni kimlerin musallaya yatıracağını bile şimdi kestiremezken bu öfke, inat, hırs niye ve kime? Yoksa ansızın bunlar gereksiz diyerek öteleri, akıl edip düşünmez misin?”

 

Son sayfalardaki “Sandal Ağacı”, “Orkide-Yasemin”, “Gül Sandal ve Ud” denemelerini de çok sevdim. Aslında bir şey söyleyeyim mi aziz okuyucular, kitapta bahsetmek istediğim başka hususlar da var. Lakin onlardan söz etmeyeceğim. Zira merak edip eseri okumanızı isterim. (Yediveren Yayınları, Şenlikköy Mahallesi, Şehit Muammer Yüzsüren Sokağı, Nu. 17 B Blok D.2 Florya-Bakırköy/İstanbul Tel. 0 212  506 13 84-85 – Faks: +90 212 506 13 86 e-postainfo@yediveren.com.tr www.yediveren.com.tr

 

M. SAİT YILDIRIMER’DEN BİR SANATTIR YAŞAMAK

 

M. Sait Yıldırımer ikinci şiir kitabıyla okuyucularını selamlıyor. Akıl Fikir Yayınları’ndan çıkan Bir Sanattır Yaşamak ismiyle bir sefer hemen dikkat çekiyor. Hakikaten sanatı, edebiyatı sevenler için yaşamak bir sanattır. Sanat için yaşanır, şiir için güzel ömür sürülür. Tarihî bir kubbenin süslediği kapak resminde tarih ve sanat arasındaki ahenk ruhumuzu okşuyor. Aziz hemşehrim, kıymetli şair ve ressam dostum Sait Yıldırımer’in yeni kitabını da çok sevdim. Öncelikle hayırlı uğurlu, feyizli kademli, muhtevası bereketli, okuyucusu çok, istifade edeni bol olsun. Lütfedip imzaladığı kitabın sayfalarını çeviriyorum. Şairimiz o kadar mütevazı ki biyografi sayfasında kendisinden ziyade yine sanattan bahsediyor; ilim ve sanatın insanlık tarihindeki mühim yerine temas ediyor. Kendisini bu yola adamış ‘garip bir yolcu’ olarak tanımlıyor. Garip diyor ama bence değil. Aksine hem duruşu, hem söyleyişleri bize çok aşina geliyor.

 

Sait Yıldırım şair ve ressam. İkisinde de gözü ve gönlü okşayan çalışmaları var. Hangisinde daha iyi sorarsanız inanın karar veremem. Zira sanatlar, sanatkârlar için evlatları gibidir. Birbirlerinden ayıramazlar. Şiiri mi daha güçlü, resmi mi? İşin içinden çıkamadım. Şöyle bir formül buldum, eğer sanatkârımız uygun görürse böyle hareket edelim. Sait Bey bugüne kadar birkaç resim sergisi açtı. Bir de iki şiir kitabı yayımladı. İlk kitabın adı Bir Ressamın Şiir Defteri idi. Şimdi ondan istirhamım düzyazılarını, nesirlerini ve denemelerini bir araya getirip üçüncü kitabını denemelerden oluştursun. Ondan sonra hepimiz karar verelim. Bakalım Yıldırımer sanatında önce şair mi, ressam mı, yoksa deneme yazarı mı? Bu kitabı ben hakikaten heyecan ve sabırsızlıkla bekliyorum.

 

Şairimiz kitabın takdiminde “Başlarken” bizi güzellikler ülkesine davet ediyor ve şöyle diyor:

 

İlmik ilmik işlersen edebi, nefsin ilk hanesine,

Dökülür inci mercan, âb-ı hayat su gibi.

İnce ince dokursan, sevgiyi gönül sinesine,

Bir sanattır yaşamak, aşk gibi, şiir gibi…

 

Şiir kitabı, hakikaten su gibi akıp gidiyor. “Semtin Pazarları” şiiri duygu yüklüdür ve şöyle başlar:

 

Akşam çökünce semtin pazarlarına,

Bir oh çeker kâhya’nın tahtaları.

Ve kısık seslerde türkülere,

Bir başka pazaradır yolları.

 

Sabahın kör vaktinde

Başlar ekmek saati.

Kimi tente bağlarken,

Kimi dizer sergiyi.

 

Pazarcıların bitip tükenmeyen macerası ve iş aşkı, şiir boyunca gergef gibi işlenir. Zaten şairler kelimelerin titiz kuyumcusudur. Her kelime özenle seçilir ve şiirdeki yerine konulur. Teşbihte hata olmazsa her kelime bir mimari eserin taşı gibidir. Her taş her duvara uymaz. Şairlerin titizliği, seçiciliği ve hassasiyeti buradan kaynaklanır. Kelimeleri sevgiyle alır, itinayla yerine yerleştirirler. Bunun için Yahya Kemal bir şiirinde “Velhasıl” kelimesini altı ay beklemiştir. Bir rivayete göre de altı sene…

 

Şairimizin bu şiiri şu hüzünlü mısralarla bizimle vedalaşıyor:

 

Bu gün Pazar bitmişti,

Halk evine gitmişti.

Tezgâhtan arta kalan,

Birkaç tane domates,

Onu da kurt yemişti…

 

AYASOFYA ŞİİRİ

 

Hep söylerim şair dediğin sanatkâr bildiğin, içinden çıktığı halkın değerlerine saygılı olacak. Millî ve manevi kıymetleri önemseyecek. Gelenekleriyle, örf ve âdetleriyle barışık olacak. Böyle olmadıktan sonra dünyanın en büyük şairi olsan ne yazar? Eğer milletinin inancıyla alay ediyorsan, kutsal kitabına hürmetsizlikte bulunuyorsan aruzu bilsen ne olur, heceden anlasan ne olur, kelime kuyumcusu olsan ne yazar? Sait Yıldırımer bu konuda hassas. Toprağına sımsıkı bağlı. İnsanlarının “Bayram”ını, “Ramazan”ını yazıyor mesela. Selamlaşmayı önemsiyor, komşuluğa değer veriyor, hemşehriliği ihmal etmiyor. Velhâsıl insani meziyetlerle yüklü olan ruhunun terennümü şiirine de aksediyor. Meselâ “Aşk-ı İstanbul” şiirini, Ayasofya Camii ibadete açılmadan önce kaleme almış. Orada “Ayasofya’nın hüznü”nü anlatıyor. Ama inanıyorum ki geçen yıldan beri dolup taşan bu en güzel camiimiz için ikinci bir şiir yazacak ve bu sefer de “Ayasofya’nın Neşesini, sürurunu, sevincini” anlatacak. Zira şairler de tarihçiler gibi yaşadıkları zamanın tanığıdır. İleride yeni nesiller bu şiirlerle hakikatleri öğrenecek, hizmetleri fark edecekler.

 

DİRİLİŞ FİLİSTİN

 

Sait Yıldırımer bütün iyi sanatçılar gibi önce yerli, sonra millîdir. Zaten bu iki vasfa haiz olanlar giderek ‘evrensel’ bir kıymet de olurlar. O önce memleketini, sonra ülkesini düşünür. Ama İslam ve Türk dünyasındaki acılar, hatta yeryüzündeki bütün facialar onu da yakından alakadar eder. Mesela Filistin meselesine bigâne kalmaz. Gazze’de İsrail terör örgütünün işlediği cinayetlere yürekli bir şair olarak tavır koyar ve karşı çıkar. “Diriliş Filistin” bu soylu direnişin sembolüdür. İlk kıtası şöyle:

 

Uykuya dalmıştı rüzgâr,

Hazana takılan bahar.

Zincire vurulmuş zaman,

Ve ölü toprakta fidan.

 

 

BOTAN SEVDASI

 

Hemşehrim dedim ya Sait Bey de bütün Siirtliler gibi “Botan sevdalısı”dır. Zira Botan, sadece bir nehir değil bir sevdadır. Çünkü çevrede yaşayıp da o suda yüzmeyen çocuk yok gibidir. Hâlâ o Hesta Kaplıcası’nın hasreti ile dopdoluyuz. O özlem zihin dünyamızdan sökülüp gitmez. Zira biz hatıralarına bağlı, mazine âşık bir milletiz. Havuza girmeden önce çardak altında içtiğiniz o bir bardak çayı imkânı yok unutamazsınız. Dostlarınızla yaptığınız muhabbeti de… “Botan” şiirinin ilk kıtası o çevreye bir güzelleme gibidir:

 

Çıktım keklik avına,

Ahu gözlü yâr için.

Düştüm Botan çayına,

Canım feda yâr için.

 

Aklıma gelmiyor değil. Niçin böyle güzelim şiirler bestelenip de müziğimize kazandırılmaz. Bestekârlarımız ne güne duruyor? Siirt’in yeni şairleri madem var, yeni bestekârları da olmalı. Bu güfteler, bestelere dönüşmeli, insanlarımızın bilhassa yeni nesillerin kulakları bu türkülerle dolup taşmalı, bayram etmeli.

 

MANİLER ÇOK GÜZEL

 

Sait Yıldırımer toplum olarak ihmal ettiğimiz bir alanı da canlandırıyor. “Maniler”imizi hatırlatıyor ve bu sanat damarına güç katıyor. “Maniler”de çok seveceğiniz mısralar var. Sadece birini paylaşayım isterseniz. Zaten meraklısı bu kitabı edinip tamamını okuyacaktır. İşte o mani:

 

Aldım sazı elime,

Sözü verdim dilime,

Ben çaldım ben söyledim,

Şarkı benim kime ne?

 

KEDİNAME’YE GÜZELLEME

 

Dedim ya Sait Yıldırımer kadirbilirdir, vefa adamıdır. Sağ olsun bizim evdeki Lokum kedimiz için hazırladığım Kediname kitabına da bir güzelleme yapmış. Gönlündeki güzellikleri mısralarına yansıtmış. Şiir uzun ilk kıtasına bakalım:

 

Sabahın kör vaktinde,

Bir kedi miyav dedi.

Dış kapı eşiğine,

Postunu yere serdi.

 

İsterseniz bir de şiirin son kıtasıyla tanışalım. Bakalım şairimiz ne demiş:

 

Farkındayız nihayet,

İşin sırrı hoşgörü.

Her canlı bir emanet,

Yaradandan ötürü…

 

Bu yazıyı bitirir bitirmez salonda uyuklayan Lokum’a gideyim de sevindireyim garibi. Zira uzun zamandan beri kimse ondan bahsetmiyor diye komplekse giriyor. Gerçi ona şöhretin bir afet olduğunu, fazla tanınmanın aynı zamanda mahzurlu olduğunu, bunu gurur meselesi yapmamasını söylüyorum ama bana kulak vermiyor ki… Neyse ona “Bak Sait amcan sana ne güzel bir şiir yazmış.” diyeyim de biraz teselli bulsun. Aslında fenomen oldu bile ama farkında değil. Dostlarımla konuşurken söze, “Lokum’a selam”la başlıyorlar. Neyse bu mevzu uzun…

 

KİMLER NELER YAZMIŞLAR?

 

Bir Sanattır Yaşamak’tan seçtiğim şiirler, kitabın zekâtı bile değil. Yani en az 40 katını bulmak mümkün. Ama usandırmamak için kısa kesiyorum. Aksi takdirde Yayın Yönetmenimiz Mücahit Kocabaş “Hocam en uzun yazıları siz yazıyorsunuz.” diyerek sitem edebilir. Evet kitabın sonunda şairimizi sevenler uzun-kısa yazılar yazmışlar ve ona iltifatlarda bulunmuşlar. Sait Bey hepsini hak ediyor. Bakın “Ne Dediler” bölümüne kimler yazmış: Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Prof. Dr. Yasin Aktay, Mehmet Nuri Yardım, Mehmet Özkaya, Coşkan Aral, Orhan Yardım, Nuriye Eraçar, Kızın Nehir Duran, Alperen Duran. Bir de kitabın en sonunda Meltem Kavak’ın Sait Beyle yaptığı röportaj var. Eee, daha ne olsun. Dopdolu bir kitap. Tam 112 sayfa. Bu arada yeni kaleme alacağın deneme kitabını unutmadım Sait Bey, ona göre… Bütün sanatseverlere, şiirseverlere iyi okumalar diliyorum.

Akıl Fikir Yayınları. Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak, Civan Han, Nu. 6/3 Cağaloğlu-Fatih/İstanbul Tel. 0x 212 514 77 77. E-posta: akilfikir2015@gmail.com web: www.akilfikiryayinlari.com


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


İki Yolculuk Yazısına 1 Yorum Yapıldı

BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN