RÖPORTAJLAR
  • İhsan Kurt ile Mülakat  
    İhsan Kurt ile Mülakat  
  • Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”

İhsan Kurt ile Mülakat  
Eklenme Tarihi: 6 Ekim 2021, Çarşamba 18:55 - Son Güncelleme: 6 Ekim 2021 Çarşamba, 18:59
Font1 Font2 Font3 Font4



İhsan Kurt ile Mülakat  
Mehmet Nuri Yardım

                            

 

Eğitimci yazar İhsan Kurt ile eğitim dünyamızı, sanat ve edebiyat âlemini ve özellikle eserleri hakkında konuştuk. Önemli tespitlerin ve tahlillerin yer aldığı bu mülakatı, Bizimsemaver.com sitesi okuyucularına sunuyorum.  

 

İhsan Kurt Türkiye’nin birçok şehrinde, Milli Eğitim Bakanlığı’nın çeşitli kademelerinden hocalık yapmış iyi bir eğitimci. Ama aynı zamanda memleketin dertleriyle hemdert olan bir aydın, bir yazar ve bir gönül insanıdır. Gazi Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültelerinde Öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2002 yılında Selçuk Üniversitesi’nden emekli oldu. Birçok edebiyat ve sanat dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlanan İhsan Hoca, dördü roman, ikisi şiir olmak üzere deneme, inceleme, eğitim, araştırma, biyografi, gezi konularında toplam 40 kitaba imza attı. Ben sordum o da cevap verdi. Bu röportajın kültür hayatımıza katkı sağlaması en büyük temennimdir.

 

Değerli hocam, geçen yıla kadar Ankara’da ikamet ediyordunuz. Sonra İstanbul’a yerleştiniz. Öncelikle bu taşınmanın hayırlı uğurlu olmasını diyorum. Ankara ve İstanbul’u kültür muhiti bakımından mukayese etmenizi istesek neler söylemek istersiniz?

 

Önce bir düzeltme yapayım. 2021 yılının ekim ayında İstanbul’a gelişimin üçüncü yılı tamamlanmış olacak. Çünkü Ekim-2018 yılında İstanbul’da ikamet etmeye başladım. Ayrıca iyi niyet dileğine de teşekkür ediyorum.

 

Ankara ve İstanbul kültür çevreleri kendi içlerinde çok farklı sebeplerden birkaç açıdan ve sebepten dolayı ayrı ayrı dikkate alınarak değerlendirilebilir, sözler söylenebilir.

 

Tabii ki bana göre önce Ankara’dan, sonra da İstanbul’dan tanıyabildiğim, gözlemleyebildiklerim ve yaşadıklarım açısından bahsedeceğim. Pek gerekli mi bilemiyorum ama her iki kentimizdeki kültürel çevrelerle ilgili karşılaştırmayı daha çok buralarda daha sık yer almış olanların gözlemlerine, düşüncelerine bırakmak taraftarıyım. Ancak yine de size bazı ipuçları vermekten de kaçmayacağım.

 

Ankara kültür çevresi şahit olduğum, tanıdığım, bazılarına girip çıktığım, bazılarında konuşmalara, tartışmalara katıldığım, programlar izlediğim yerler olarak düşünüldüğünde bende iz bırakan veya bana bazı çağrışımlar yaptıran kültür sanat mahfilleri, dernekler, hatta sohbetler yaptığımız kitap kafelerdir.

 

Ankara daha çok siyasi bir merkez olma özelliğini taşımasından olacak ki “kültür-sanat” denince içerisine politika yahut güncel siyaset karıştırılmadan yapılamıyor gibi. En azından benim gözlemlerim bu doğrultuda. İçerisine güncel politik söylemler karıştırılan ortamlar da hem sığ oluyor hem de kültürel faaliyetlerden zevk alınmasını doğrudan etkiliyor. İş bununla da kalmıyor sanat-edebiyat gelişimi benzer çevrelerin anlayışlarından doğrudan etkilendiği için kültürel faaliyetler cılız kalıyor, pek verimli olamıyor. Tabii ki bu durum tekil olarak düşünüldüğünde her yazar için ayrı etkileri ortaya çıkıyor. Bazı yazarlar haklı olarak işaret edilen çevrelere pek fazla rağbet etmeyerek daha özgün, daha başarılı düşünceler ortaya koyarak yollarına sağlam ve özgür adımlarla devam etmeyi başarıyorlar.

 

İstanbul sadece tarihi ve konumu itibariyle değil nüfus yoğunluğunun getirdiği artı ve eksileriyle de Ankara ile karşılaştırılır mı pek bilemiyorum. Belki bir benzerlikten söz etmek mümkün. Ankara kadar olmasa da biraz üzerleri örtük gibi görünse de burada da güncel siyaset söylemlerine rastlanıyor. Kültür adamları da içinde yaşadığı toplumun tartıştığı güncellerinden ister istemez etkileniyor. Şahsen bu durumu kültür adamlarının işgali gibi görüyorum. Elbette yazarların, edebiyatçıların bir siyasi görüşe sahip olmaları doğaldır. Ancak doğal olmayan bu görüşlerini sanatının sloganı hâline getirmeleri, dolayısıyla yazmış olduklarının üzerlerinin kapatılması veya boğulmasıdır. Böyle yapan sanat-kültür çevreleri, yazarlar Türk kültür ve edebiyatına, dolayısıyla insanlık kültürüne artı değer katmak yerine bunun zayıflamasına, hatta yerinde saymasına sebep olmaktadırlar. Ankara’da da İstanbul’da da bu yönden benzerlikler var. Belki Ankara’da biraz daha fazla olduğu söylenebilir. İstanbul’da yazarların daha fazla toplanması belki bu güncele kapılmayı gizleyebiliyor.

 

Kültür sanat çevreleri dediğiniz yerler doğrudan kültür sanat üretmezler elbette. Ancak buralarda yapılan programlar karşılıklı fikir alışverişlerine, yazarların birbirlerini tanımalarına ve farklı düşünceler paylaşmalarına vesile olabilirse görevlerini yapmış olurlar.

 

Sanat ve edebiyatın üretimi genelde tek başına yapıldığına göre mesele şu veya bu kentin pek öne çıkması yerine ancak bireyden bahsedilebilir. Yukarıda söylediklerimin tamamı da bu açıdan değerlendirilirse daha gerçekçi tespitlerden de bahsedilebilir. Kültür sanat deyince ister Ankara isterse İstanbul’dan bahsedelim mesele “biz bize benzeriz” formülü içerisinde değerlendirilebilir.

 

Yıllar önce ESKADER’in düzenlediği Bâbıâli Sohbetleri’nde bir sohbetinizi dinlemiştik. Büyük ilgi gören o programda “edebiyat psikolojimizin eksikliği”nden bahsetmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Ne demek edebiyat psikolojisi?

 

Hatırlanmak güzel, özellikle bir kültür sohbetiyle hatırlanmak daha da mutluluk verici. Sorunuza kısaca şu açıklamayı getirebilirim:

 

Yüksek lisans tezi olarak hazırladığım ve Kültür Bakanlığı tarafından 1991yılında yayınlanan Türk Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım adındaki kitabımın yıllardır savunduğum fikirlerime sadece sınırlı bir örnek olduğunu da düşünüyorum. Aslında bu konuya daha sonra kısaca Dergâh dergisinde (Sayı 41, Temmuz 1993) yayımlanan “Edebiyat Psikolojisi İhtiyacı” başlıklı yazımla, ardından “Erik Ericsson’da İnsanın Evreleri ile Karacaoğlan’ın Şiirlerini Karşılaştırma” başlığı ile yazdığım (Milli Folklor, Yaz: 18, 1993) yazılarımda birer örneğini vermiştim. Benzer düşüncelerimi 3. baskısı yapılan Psikolojiden Kültüre adındaki eserimde de yazmıştım. Çok geniş açıklamalar gerektiren bu konuyu burada tekrar etmekte pek fayda görmüyorum. Elbette merak edenler adı geçen yazılarımı, kitaplarımı inceleyebilir, ilgili bölümü okuyabilirler. Ancak burada kısaca birkaç cümle söylemek isterim.

 

Edebiyat ürünlerinin kahramanları psikolojinin bireyleridir. En azından bunun için edebiyat ile psikolojinin iç içe girmiş birçok ortak tarafları vardır. Edebiyat da psikoloji de bireyin davranışları ve yaşama şekilleriyle çok yakından ilgilenir. Fakat insanla ilgili bu ilgiler de edebiyat da psikoloji de kendi yapılarına uygun yaklaşımlar içerisinde bulunurlar. Edebiyat ve Psikolojiden hareketle Edebiyat Psikolojisinin bir ilmî disiplin şeklinde sistemleştirilmesi bunların kendi içerisinde zenginleşmesine de destek olacaktır. Gerek edebiyat eserlerinin tahlil, inceleme ve yorumlanmasında gerekse psikoloji biliminin bulgularını bazı edebiyat eserleri dikkate alınarak yorumlar yapılması kültürel zenginliğe daha fazla katkı sağlayacaktır.

 

Psikoloji-edebiyat ilişkisi sadece edebi eserlerin yorumlanmasında, açıklanmasında devreye girmez. Aynı zamanda bazı psikolojik bozuklukların tedavisinde psikoloji, edebiyat eserlerine ihtiyaç duyar. Bilindiği gibi bu ihtiyaçtan ‘Bibliyoterapi Yöntemi’ doğmuştur. Şiir, roman, öykü okutularak insanın bazı psikolojik rahatsızlıklardan ve gerginlikten kurtulduğu yapılan uygulamalardan anlaşılmıştır.

 

Edebiyatın diğer sosyal ilim dallarıyla ve disiplinlerle münasebeti, bugüne kadar hep konuşula gelmiştir. Siz de eserlerinizde bu konular üzerinde çok duruyorsunuz. Edebiyat Fakültesi’nde rahmetli hocamız Mehmet Kaplan biz talebelerine sadece edebiyatla yetinmememizi, psikoloji, pedagoji, sosyoloji, tarih, felsefe ve mantık gibi ilim dallarıyla da alakadar olmamızı tavsiye ediyordu. Bir edebiyatçı bu ilim dallarına niçin ihtiyaç duyar, duymalıdır?

 

Hatta Kaplan Hoca’nın önerilerine başta matematik olmak üzere biyoloji, fizik, kimya gibi diğer fen bilimlerini de ekleyebilirsiniz. Bir edebiyatçının bu alanda uzmanlaşmasını değil ama genel bilgi sahibi olmasını kastediyorum. Bütün bilimlerin sorular sorulmasının neticesinde felsefeden doğduğu söylenir, yazılır. Fakat bu bilimlerin evlendirilmesiyle, diğer bir söyleyişle disiplinler arası yaklaşımlarla daha çok özgünlüğe ulaşılır. Bir edebiyatçı, yazdıklarıyla diğer bilimlere ilgisi ve yakınlığı zayıfsa bir noktadan sonra kendisini tekrar etmekten kurtulamaz. Edebiyat Sosyolojisi, Edebiyat Psikolojisi, Edebiyat Tarihi, hatta Edebiyat Felsefesi gibi disiplinlerin yazarlara, sanatçılara, edebiyatçılara ufuk zenginliğinin yanında özgün eserler üretmesine de yardımcı olacağı bir gerçektir. Aynen Matematiğin, daha doğrusu Matematiksel düşünmeye sahip

 

Aslında bu konuya ikinci sorunuza cevap vermeye çalışırken psikoloji boyutuyla kısa bir açıklama da getirdiğimi sanıyorum.

 

Yazmanın ve konuşmanın temel malzemesi dilin konuşma ile, yazma ile, davranış ve düşünce ile doğrudan ilişkisi vardır. Yani dil yapısı itibariyle tamamen psikolojik unsurları içinde taşır. Düşünce olur, konuşma olur, yazı-metin olur ve davranış olur. Ayrıca dilin ifadesinin biçiminde, metnin içeriğinde de psikolojik özelliklerden bahsedilir. Okuyucuda kelimelerin zihinde soyut veya somut çağrışımlar yapması, şekil alması ve bir anlam kazanması metnin yorumlanması ile doğrudan ilgilidir.Buradan da bir dil psikolojisi çıkarılır. Sadece birkaç başlık altında işaret edilen bu durumlar bile olduğunun belirgin göstergesidir. Tabii ki bunun tersi de söylenebilir. Psikoloji insan davranışlarını sadece doğrudan gözlemlerden çıkarmaz öykü ve roman kahramanlarının belirli durumlara karşı davranışlarını inceler, sebep sonuç ilişkilerine psikolojik yorumlar da getirerek veriler elde eder.

 

Bütün eserlerinizi neşreden Akıl Fikir Yayınları’ndan bu sıralarda iki kitabınız daha okuyucuya ulaştı: Yazıya Yolculuk ve Kent Yalnızlıkları. Her ikisinin muhtevasını sizden öğrenebilir miyiz?

 

Her insanın hayat tarzı, hayata bakışı farklı farklıdır. Kimisi bu tarza mecbur olduğu için veya mecbur edildiği için uymaya çalışır. Bazıları “öyle görünme” hevesi içerisinde bir hayatı seçer, bazı insanlar da vardır ki sadece ilgi duydukları değil aynı zamanda yapmaktan zevk aldıkları bir hayat içerisinde kendilerini bulurlar. Şahsen kendimi bu son grup içerisindeki şanslıların içerisinde görüyorum. Çocukken çocukça başladığım yazı yürüyüşüne devam ediyorum. Yazı, yazarlık, edebiyat, okuma, kültür konularında yazdığım denemelerin içinde bulunduğu kitabıma bunun için Yazıya Yolculuk dedim. Çünkü bir yazarın da söylediği gibi ben de “Yazmayla yürümenin belirli bir sırayla değişimini seviyorum” galiba. Bu sevginin, gücün azalmaması için de okumaya yazmaya devam ediyorum.

 

Yazıya Yolculuk adındaki kitabımın arka kapak yazısını paylaşmak isterim:

 

“Yollar, yolculuklar ve varılacak yerler farklı olsa da her insan yeryüzünde bir yolcudur. Yazmak hep karşı konulamaz bir çağrı gibi geldi bana. Bunun için yazmaya başladım. Bu yolculukta hep insani zenginlikleri çoğalttığımı anladım. Yazma yolculuğumda hep o sese doğru yürümek oldu. Her türlü zorluklarına, engellerine rağmen hala bu yolda yürüyorum. Yazma yolculuğunda edebiyat, yazı, yazar, şiir, kültür gibi konular ilgi alanıma girdi. Bu kitapta farklı tarihlerde yazdığım denemeler yer almaktadır.”

 

Bir toplum içerisinde yaşamanın ve yazmanın sorumluluğunu duyanlardan biriyim. Yazarken yalnızım ama toplum içerisinde yaptığım gözlemler, anlatılanlar, yaşananlardan da etkileniyorum. Özellikle Ankara ve İstanbul gibi büyük kentlerimizdeki bazı gözlemlerimden Kent Yalnızlıkları doğdu. Kitabın alt başlığı “Yalnızlıklar ve Muhabbetler” adını taşıyor. İnsanın kendisiyle, insanın insanla buluşmasının bir hoş sohbet havası içerisinde anlatıldığı yazılar kitabın ikinci bölümünü oluşturmaktadır. Kitabın tamamını da okuyucuların okuduklarında huzur bulacağı yazılar olarak düşünüyorum.

 

Kent Yalnızlıkları kitabımın arka kapak yazısında şu ifadeler yer alır:

 

“Yalnızlık, insanın kendisiyle buluşmasıdır. Yalnızlık, insanlık değerlerinin kaybedildiği yerde başlar. Değerlerini kaybeden toplumlar kalabalıkların yalnızlığını yaşamaya mahkûm olurlar. Issızlık yalnızlık değildir, yalnızlık topyekûn değerleri kaybetmektir. Mesela az okuyan bir toplumda çok okumayı seçmek de yalnızlığı tercih etmektir.

 

Yalnızların hava gibi, su gibi bir de muhabbete ihtiyaçları vardır.

 

Bu kitapta yalnızlık için yazılanları okurken aynı zamanda bir bardak demli çayla yudumlayacağınız muhabbetlerin de içinde olacaksınız. İyi okumalar, iyi muhabbetler.”

 

Şimdi tezgâhta bekleyen ve inşallah yakında okuyucuya ulaşacak kitaplarınız hangileridir? Muhtevalarından mahzuru yoksa bahsedebilir misiniz?

 

Tabir yerinde ise tezgâhta bekleyen dosya sayım 10’un üzerinde. Son şekillerini vermediğim için bazılarının isimleri de şimdilik net değil… Bu yılın (2021) başlarında yayınlanmış olan Üsküp Esintileri kitabımdan sonra sekiz Balkan ülkesini gezerek hazırladığım Balkanlardan Esen Yeller sadece düzenlenmeyi bekliyor. Şiir var, söyleşiler var, kendi içinde gruplandırılacak denemeler var, eğitim ve kültür yazıları var…

 

Yayınevinde yayınlanmayı bekleyen dosyalarım; Gerginlik Toplumu. Şair ve Şiir adındaki dosyamı da yakında yayınevine teslim edeceğim.

 

Dikkat edildiğinde isimlerinden de anlaşılacağı gibi hazırladığım kitaplarımın konuları yarı yarıya toplum-psikoloji (Gerginlik Toplumu, İnsanın İşgali) ve edebiyat (kitap-şair-şiir) üzerinde yaptığım yazı ve çalışmalardan meydana geliyor. Bu dosyalarımdan ikisi var ki bunlara uzun yıllarımı verdiğimi söyleyebilirim. Elbette her dört dosyamda fikri birikimimin, zamanımın çoğunu alan emeğimin birer ürünleridir. Bu kitaplarımla da kültürümüze deryada damla misali bir şeyler katabilmeyi umuyorum.

 

Ankara’da yıllarca hocalık yaptınız ve talebe yetiştirdiniz? Bizim gençliğimizin edebiyata, ilme, sanata ve kültürel meselelere bakışını genel olarak nasıl buluyorsunuz? Konu ile ilgili önerileriniz var mı?

 

Sadece Ankara’da değil. Önce Erzurum Karayazı ilçesinden başlayarak yurdumuzun birçok yöresinde, köyünde ilkokul öğretmenliği, idarecilik yaptım. Milli Eğitim Bakanlığı’nda uzman olarak çalıştım. Buradan o zaman Gazi Üniversitesi’ne bağlı Kırşehir Eğitim Fakültesi’nde, sonra Selçuk Üniversitesi Eğitim ve Mesleki Eğitim Fakültelerinde öğretim görevlisi olarak görev yaptım ve buradan da emekli oldum…

 

Aslında bu konu çok kapsamlı ve birçok cepheden ele alınabilir. Fakat yeri burası olmadığı için konuyu birkaç cümleyle özetlemeye çalışacağım.

 

Çocuklarımız da gençlerimiz de her zaman öğrenmeye, bilgiye açık. Ancak biz öğretmenler, eğitimciler onların sanat ve bilime olan ilgilerini çok iyi değerlendirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Mesela okumayan, hatta kitaba soğuk duran bir öğretmenden okuyan öğrencileri nasıl bekleriz? Öğretmen anlatımından, bilgisinden daha çok davranışlarıyla öğrencilerine davranış kazandırır. Bu durum eğitim biliminin bir gerçeğidir. Cehalet karanlıklarını aydınlatmak için öğrencilerinin önünde yürüyen öğretmenler öncelikle kendileri aydınlığa, yani bilime, sanata, özgün ve özgür düşünceye sahip olmalıdırlar. Mevlana’nın dediği gibi yeni şeyler söyleyebilmek için buna ihtiyaç vardır.

 

Görev yaptığım yıllarda çocuklarımızın türkülere, şiire, şiir okumaya düşkün olduklarını tespit ettiğimden bundan eğitimde faydalanmaya çalıştım. Dağ başları sayılabilecek köylerdeki birinci sınıf çocuklarına matematiği (sayıları) bile şarkılarla, türkülerle öğrettim. Onların bu öğretimden haz aldıklarını gözlerinden okudum. Millî bayramlarda hemen hemen bütün öğrencilerimin şiir okuma isteklerini yerine getirmeye çalıştım. O durumlarda çocukların daha çok kendileri olduğunu fark ettim. Çocuklar kendileri oldukça sadece mutlu olmadım görevimi hakkıyla yaptığımı da fark ettim.

 

Gençlere gelince… Bu konuya “benim çalıştığım dönemde” diye başlamak istiyorum. Çünkü emekliliğimin üzerinden tam yirmi yıl geçti. Dolayısıyla yirmi yıl öncesinden, şimdilerde 40-45 yaşlarında olan gençlerin kültürel meselelerine ilgiden bahsedebilirim.

 

İnsan iltifat gördüğü alanlarda marifet gösterme çabası içerisinde olur. Aynı zamanda okuduğu okuldaki öğretmenlerinin rehber olup olmamaları gençliğin kültürel meselelere ilgisini artırır veya azaltır. Ki bu bilinen ve somut bir gerçektir. Ancak bir toplumun genelindeki tavır, zihniyet de bilime ve sanata ilgiyi-ilgisizliği doğrudan etkiliyor. Üniversitelerde görev yaptığım yıllarda gençliğin tavırlarını daha çok toplumun meslekleri ekonomik anlamda değerlendirmelerinin etkilediğini gözlemledim. Gençlerin haklı olarak iş bulma kaygılarının yanında toplumda bir statü elde edeceği, belki biraz para kazanacağı alanlara ilgileri daha fazla olmaktaydı. Zamanımızda da benzer kaygıların öne çıktığını söyleyebiliriz herhalde. Ne yazık ki eğer yer edebiliyorsa kültür de, sanat da bu kaygılardan sonra gelebiliyor.

 

Bilirsiniz İbni Sina’ya ait olduğu söylenen bir söz vardır; “İlim ve sanat takdir görmediği yerden göç eder.” Gençliğimizin, geleceğimizinedebiyata, ilme, sanata ve kültürel meselelere ilgilerini artırmak ve dolayısıyla kültürel zenginliğimize artılar kazandırılması için önce eğitim kurumları, sonra devletin her alanda çeşitli şekillerde takdir uygulamaları hayata geçirilebilir. Mesela ticaretle uğraşanlara bazı alanlarda vergi indirimi söz konusu olurken, kültürel ve bilimsel üretimde vergi alınması yerine maddi ve manevi destek verilebilir. İşin içine politize çürüme anlayışı girmeden nitelikli edebiyat ve araştırma eserleri dünya dillerine çevrilerek Türk kültür ve bilimi kalıcı olarak tanıtılabilir. Türkiye Cumhuriyeti diğer dünya devletleri arasında asıl itibarını bu şekilde artıracak ve kimsenin de bundan şüphesi olmayacaktır. Benzer örnekler daha da çoğaltılabilir. İşte bu durum karşısında gençlerin bilime, sanata, kültürel meselelere bakışı, ilgisi daha sağlıklı olarak gelişecektir.

 

Sadece bazılarını işaret ettiğim engellere rağmen gençlerin kültüre, edebiyata, sanata, bilime ilgilerini yine de zayıf görmüyorum. Umudumun gençlerde ve gelecekte…

 

 

Yazılarınız birçok dergide yayımlandı ve okundu. Bir kültür taşıyıcısı olarak dergileri değerlendirmenizi istesek… Bugünkü durumlarını nasıl buluyorsunuz? Dergilerimiz birer mektep olabiliyor mu, nesil yetiştirebiliyor mu?

 

Dergiler söz konusu olunca hep Cemil Meriç’in “dergiler hür tefekkürün kalesidir.” sözü hatırlatılır. Elbette dergiler öyle olmalı, yani “hür tefekküre” kapılar aralamalıdır. Dergilerin “mektep” olması için öncelikli olarak bu kimliği üzerlerinde ve muhtevalarında taşıması gerekir.İlk heyecan, ilk yazılar, ilk denemeler dergi sayfalarında kendini gösterir. Ustalaşmış, tecrübeleri olan yazarlarla genç kalemler aynı dergi sayfalarında yer aldığında o dergiler okuyucuya daha bir nefes almasını sağlar. Okuyucunun gençlerdeki heyecanı ustalardaki birikimi bir arada görmesi onları dergilerde okuması da dergileri çekici hâle getirir. Bilmiyorum ama ben böyle hissederdim.

 

Yurdumuzun köylerinde öğretmenlik yaptığım dönemlerde postacı ayda 8-10 dergi getirirdi. Abone olduğum bu dergilere ulaştığımda şimdi bile bir kısmını sezdiğim heyecanlar yaşardım. Sanki bir çırpıda hepsini de okumak gibi bir arzu duyar ve bununla da mutlu olurdum. Televizyonun, gazetenin, kitabın, internetin, telefonun olmadığı bu yerlerde dergiler bana bir okul gibi gelirdi. Dergilerin edebî zevk kazanmamda, yazı yazmaya heveslenmemde ve yazmamda, düşünce ufuklarımın zenginleşmesinde, sorunlara ve fikirlere eleştirel bakmamda, bir anlamda hür tefekküre doğru yürümemde büyük katkıları olduğunu inkâr edemem.

 

Zamanımıza gelince… Bu durumu, yani dergilerin birer okul olup olmadığını dergileri devamlı takip edenlere sormak gerekir. Çünkü zaman zaman bazı dergileri alıp inceliyorum. Bu incelememdeki amacım yine bazılarına abone olup onları takip etmek. Fakat incelediğim dergilerde hep bir şeylerin eksik olduğunu, bir şeylerin yanlış gittiğini seziyorum ki bir türlü hiçbirinde karar kılamıyorum. Tabii ki bu düşüncem, “Sen de bir şey beğenmiyorsun” kabilinden eleştirilebilir. Oysa ben takip edeceğim dergide önce Türkçe arıyorum, edebî ve estetik bir anlatım… Sonra bana, yani okuyucuya dayatmaları olan, “hür tefekkür” üretmeme sınırlılıklar getiren, hamaset sosuna batırılmış, sadece belli bir gruba hitap eden dergileri okumaktan zevk alamıyorum. İsterim ki dergiler zihnin işgallerine sebep olan güncele takılıp kalmasınlar, magazinleşmesinler… Kültürel birikime birikim katacak, estetik zevki besleyecek, yeni şeyler söyleyecek, Yûnus’un ifadesiyle tüm yaratılmışları yaratandan ötürü hoş görecek, hayatın kendisi gibi gerçek okul olmayı başarsınlar. Gerisi boş laf…

 

Genel anlamda dergiler elbette bir şeyler taşıyorlar, bunun çabası içerisindeler. Lakin çoğunun ne taşıdıklarının kendileri de farkında değiller. Sayları 100’ü geçtiğini tahmin ettiğim dergilerin yanında sanat-edebiyat-kültüre katkılarındaki köklü duruşlarıyla, estetik ve edebî zevki okuyucuya verme çabalarını sürdüren çok az sayıdaki dergiler bu alandaki umudu beslemeye devam ediyorlar. Ayrıca Anadolu’da zaman zaman şahsi gayretlerle çıkan ancak solukları kısa zamanda tükenen dergilerimizin durumu da şahsen beni üzüyor. Eğer samimiysek kültür adına bunlara yönetimlerin çareler üretmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde bulundunuz, görev yaptınız? Anadolu’da yazı, edebiyat ve fikir hayatı hakkında toplu bir değerlendirme yapar mısınız? Bugün Anadolu şehirlerinde artık üniversiteler var. Bu gelişme, edebiyat, sanat, fikir ve medeniyet çalışmalarına nasıl yansıyor?

 

Toplum aynasına bakmasını bilenler, sormuş olduğunuz sorunuza daha gerçekçi, daha zengin bilgiler katıp analizler yapabilir. Ancak benim gördüğüm kadarıyla Anadolu’da karşılaşılan zorluklara rağmen kültür sanat ve edebiyat dergileri çıkarılıyor. Hatta bunlardan bazıları benim elime de ulaşıyor. Ayrıca ilçelere kadar yayılan yöresel gazeteler yayınlandığını da biliyoruz.

 

İşaret ettiğim yayınların edebiyat ve fikir hayatına katkısı konusunda bir araştırma okumadığım için bu konuda açık bir şey söyleyemem. Belki çoğu iyi niyetlerle, nice zorluklarla yayın hayatına başlıyor, bazıları kısa zamanda kapanıyor, bazıları da yardımlarla yayınlarını sürdürmeye çalışıyor. Önce kendileri ekonomik özgürlüğe ulaşamayan dergilerden “hür tefekkür” sahibi yazarlar, yazılar, fikirler ne kadar beklenirse ben de fikir hayatımıza o kadar katkıları olabileceğini sanıyorum.

 

Üniversitelerin genelde kapalı kutu gibi çıkardığı dergiler, çoğu defa kendi içlerinde kalıyor, dışarı pek yayılmıyor. Yayılsa da belirli bir akademik yahut uzmanlık düzeyinde yayınlar olduğu için bulundukları coğrafyalarda kültürel bir çevre oluşturabiliyorlar mı? Bu konuda da kaygılarım var. Ancak üniversite yayınlarının yeni araştırmaları duyurmasına, özellikle gençleri araştırmaya yönlendirmesine, ilgi duymalarına sebep olduğunu bilmemizde fayda var. Belki nicelik olarak değil ama nitelik olarak önemli olan üniversite yayınlarının bilimsel ölçüler içerisinde yayınlandığında kültürümüze katkıları yok sayılamaz, inkâr da edilemez.

 

Sorunuzun “üniversiteler” kısmıyla ilgili çok farklı ve çok geniş düşüncelerim, eleştirilerim, önerilerim var. Hem bu sayfaların kısıtlı olması hem de zülfü yâre dokunacak ifadelerim olacağından cevaplarım şimdilik bende kalsın istiyorum.

 

Yayımlanmış pek çok kıymetli eseriniz var: Şiir, nesir, psikoloji, deneme, biyografi, araştırma, gezi türlerinde… Sizin ruhunuza en yakın olan tür hangisi? Tek bir türü seçme mecburiyetiniz olsa hangisiyle hemhâl olmak istersiniz?

 

Soruda bir tür tuzak seziyorum (Tabii ki bir şaka). Çünkü buraya kadar olan sorularınızın bazılarına cevap verirken edebiyatın, edebiyatçının diğer bilimlerden de haberdar olması ve onlardan faydalanmasını vurguladım. Ama bu soruda bir “mecburiyete” yönelterek zihnimde bulunan farklı yolları ve yönleri, kavrayışları ve zenginliği de fakirliğe mahkûm etmiş gibi oluyorsunuz. Ya da ben böyle anlıyorum da diyebilirim. Benim ruhum hep bal yapma kaygısını taşıdığı için, her çiçeğe konmak gibi zihinsel bir faaliyet içerisinde bulunmaktan daima haz alıyor. Kendimi tanıma gibi düşüncelere daldığımda bunu fark ettiğimi söyleyebilirim.

 

Ancak nasıl ki her çiçek aynı usareyi ve kokuyu vermiyorsa yazarken kendimi daha özgür hissettiğim her tür de bana aynı kolaylığı sağlamıyor. Bu durum kendimden ziyade edebiyat türünün özelliğinden de geliyor. Eğer sorunuza doğru ve içimden gelen bir cevap vermem gerekirse de buna ‘Deneme’ diyebilirim. Deneme yazarken kendimi sadece özgür değil aynı zamanda özgün de hissederim. Denemelerimde diğer edebî türlerden de faydalanma imkânım var. Yazdığım diğer edebiyat türleriyle bir karşılaştırmadan söz edilebilirse denemelerimde yüzdelik oranı en başa yerleşir. Mesela yayımlanmış olan kitaplarıma baktığımda bunlardan Bağlamada Caz Faslı, Kitapsızlık Hürriyeti, Huzurun Renkleri, Sevdanın Mektebi, Zekâyı Efendileştirmek, Tarih Geleceği de Yazar, Kent Yalnızlıkları ve Yazıya Yolculuk adlarındaki kitaplarımın muhtevaları daha çok denemelerden oluşmuştur. Buradan da anlıyorum ki deneme yazmak, yazıya yolculuğumun olmazsa olmazıdır.

 

Yazar-yayıncı ilişkileri geçmişten beri zaman zaman sancılı olmuştur. Bu münasebet bugün sağlıklı yürüyebiliyor mu? Durumu nasıl görüyorsunuz?

 

Toplumun her alanındaki insanlar arası ilişkiler her nasılsa yazar-yayıncı alanına da yansıyor. Yani biri olumlu veya olumsuzsa diğeri de bundan ayrı olamıyor. Çünkü yayıncılar da yazar da bu toplumun içinde yaşıyor ve etkilenmemeleri de mümkün değil.

 

Yazar-yayıncı ilişkilerini biraz da şahsi ilişkiler olarak görüyorum. Genelde kurumsallaşmanın özelliklerine sahip yayınevlerinin az sayıda olması yazarı da yayınevlerini de şahsi ilişkilere mecbur ediyor.Bu durum edebiyat, sanat, kültür eserleri konusunda düşünmek yerine biraz da işin popüler, kapital yanını daha çok ilgilendiriyor. Nicelikten ziyade reklamı daha çok yapılan, televizyonlara daha çok çıkarak kendilerini gösteren, fikirlerinden ziyade politik kısır, çatışmalı söylemleriyle gündemde kalmayı başaran yazıcılar, güya yazarlar ne yayınlarlarsa yayınlasınlar satışı artırıyorlar. Benzer durumlar yazmayı hayatının bir gerçeği kabul etmiş yazarları da ciddi kültürel temelleri olan bilim ve sanat eserlerini yayınlama çabası içerisinde olan yayınevlerini de doğrudan etkiliyor.

 

Özellikle son yıllarda dijital baskı tekniğinin yayılmasıyla kitap bastırmanın kolaylaşması yazar-yayınevleri açısından, hatta bilimsel ve kültürel yayınların niteliği açısından bazı sorunları da birlikte getirmektedir. Mesela ciddi yayınevleri bu durumdan az da olsa etkilenirken yazanları tarafından basılan kitapların niceliğinin tartışılır olması bir seviye kaybını da beraberinde getirmektedir. Yahut bazıları nitelikli de olsa bu kitaplarda dağıtım problemi yaşandığından okuyucuya ulaşmalarında sıkıntılar doğurmaktadır.

 

Kitaplara ilgi veya ilgisizlik doğrudan yayıncı ve yazarı da etkiliyor. Meseleye biraz da bu tarafından bakmak gerekir. Yazar-yayıncı ilişkileri sadece iki taraflı olarak düşünülmemelidir.

 

Biraz genel bir soru olacak ama bence üzerinde durulması ve konuşulması gerekiyor. Umumi kanaat Türkiye’de kitabın az okunduğu yolunda. Hâlbuki yayın kuruluşlarının yaptıkları açıklamalarda durumun hiç de öyle görünmediği anlaşılıyor. Salgın öncesinde kitap fuarları dolup taşıyordu. Artık dünyada en çok kitap okunan onuncu ülke sırasına yükseldiğimiz belirtiliyor. Sahada olan bir yazar olarak siz durumu nasıl görüyorsunuz? Geçmişe göre kitap dünyamız daha iyi yerde diyebilir miyiz?

 

Ezelî ama ebedî olmasını istemediğimiz bir problemimiz okumamak. Bu konuyu yıllardır ciddi şekilde dert edindiğimi rahatça söyleyebilirim. Birçok yazı yazdığımı hatırlıyorum. Hatta biraz da ironiyle konuya eğilmek, dikkat çekmek amacıyla Kitapsızlık Hürriyeti adıyla bir kitabım da yayınlanmıştı. Zamanımızdan 28 yıl kadar önce, bir eğitim fakültesinin son sınıftaki 350 öğrencisi üzerinde de bir araştırma yapmıştım. O zaman “okumama sebeplerinin” birinci sırasında “Eğitimde okuma zevk ve sevgisinin kazandırılamaması” yer alıyordu. Aradan geçen bunca zamana rağmen okumamaya karşı soğuk durulmasında adı geçen sebebin hâlâ etkili olduğunu düşünüyorum. Belki kitap satışlarının artmış olduğu doğru olabilir. Sınav kitaplarına olan ihtiyaç, üniversitelerin ders ve kaynak kitaplarına olan ihtiyaçları kitap satışlarına katkı sağlamıştır. Otuz yıl öncesine göre nüfus da artıyor, üniversitelerin sayısı da artıyor. Değerlendirirken bunları da dikkate almak gerekir elbette.

 

Bütün bu ve benzer sebeplerin yanında okumaktan ne anladığımız önemli değil mi? Doğru, kitap satışları artıyor ama ne ve nasıl okuduğumuz da önemli değil mi? Yoksa adam sende, yeter ki okusunlar da ne okurlarsa, nasıl okurlarsa okusunlar diyemeyiz. Dolayısıyla kitap sayılarındaki artışlar yerine artık okuru, okumayı da dikkate almamız gerekir. Çağın hızlı gelişimi bu konuyu da gündemde tutmamızı gerektiriyor. Sakın ola ki bu düşüncelerimden okurlara şu şu kitapları okusunlar gibi bir dayatma çıkarılmasın. Çünkü ben hemen hemen her konuda olduğu gibi okuma hususunda da niceliğin değil daha çok niteliğin yanındayım. Kitapların fazla satması, satışların artmış olması elbette önemli. Ama bir yazar olarak okuyucuların beni ne kadar, nasıl okudukları ve anladıkları da önemlidir. Bu durumda bakıldığında karşımıza iki tür okuyucunun çıktığından, dolayısıyla iki tür okuma şeklinden bahsedebiliriz; edilgen okuyucu, etken okuyucu. Müsaadenle bu konuya kısa bir açıklama getirmek istiyorum:

 

Toplumda okumadan, okumanın gerektirdiği gelişmenin sağlanması için okuma biçimleri çok önemlidir. Kitap basımında ve satışlarında artışlardan bahsedilebildiğine göre artık konumuz okuma biçimleri olmalıdır.

 

Edilgen toplumda edilgen okuma daha çok “onaylama” tarafıyla ağırlıklı olacağından faydalarından da fazla bahsedilemez. Böyle bir toplumda yeni ufuklar, kültürümüze, insanlık değerlerine katkı sağlayacak özgün sanat ve bilim adamları nadiren çıkar. Dokunulmaz kabul edilenlerin düşüncelerinin yıllarca tekrar edilmesinden öteye bir türlü geçilemez. Okunanlar tam olarak anlaşılmadan, sindirilmeden tekrarlar, aktarmalar yaparak o toplum edilgen olmaktan kurtarılamaz.

 

Bunun yerine okullarımıza ve hayatımıza etken okumanın girmesi gerekir. Bu çeşit okuma hem birey hem de toplum için her alanda birçok kazanım sağlar. Öncelikle mevcut edebiyat ve sanat eserlerine alışılmışların dışında farklı yöntemlerle yaklaşılarak özgün açıklamalara ve yorumlara ulaşılır. Canlı, yaşayan bir kültür hayatı çekiciliğini sürdürdüğü gibi okumaya ve araştırmaya ilgiyi de artırır. Daha çok sorgulayan, araştıran, eleştiren özgün eserlere ve buluşlara imza atanlar etken okuyanların çoğunluk olduğu toplumlarda ortaya çıkar. Yani okusun da ne okursa, nasıl okursa okusun gibi yaklaşımlar etken okumayı sağlayamayacağından toplumun etken yapısını da kuvvetlendiremeyecektir. Böyle bir toplumda bilim, sanat unvanlarını istediğiniz kadar şöyle veya böyle dağıtınız toplumu edilgen olmaktan da kurtaramazsınız. Bu durumdan yazarlar da sorumludur. Çünkü edilgen okumanın, edilgen toplumun her hâlini alkışlayan yazarlar ancak o toplumun gerilemesine sebep olur. Asırlar da geçse okumadan beklenenler sağlanamaz. Okuma, kitap satışları derken konu bu açıdan da değerlendirilmelidir. Yani okumada da bir amaç olmalı yoksa rastgele okumalar bekleneni veremez. Aslında Yûnus Emre bile edilgen okumaya “kuru bir emek” olarak bakar. Çünkü ona göre okumak insanın kendisini bilmesine, anlam ve şuur kazanmasına, sağlıklı insan ilişkileri geliştirmesine katkı sağlıyorsa faydalıdır. Yûnus’un bu özellikleri işaret eden ve sağlayan okuma biçimine zamanımızın diliyle etken okuma diyoruz.

 

Demek ki artık kitap satışlarının artmasının yanında “kitap okuma” tartışmaya açılmalı, bu konular daha çok yazılıp çizilmelidir. Eğer toplumun geleceği adına, kültürlenmesi, edebî zevkin kazanılması, sanat ve bilime bakışının zenginleşmesi isteniyor ve bekleniyorsa artık okumanın niteliği dikkate alınmalıdır.

 

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de olağanüstü bir dönem yaşandı: Hatta bu salgın devam ediyor. Koronavirüs salgınının Türkiye’de kültür dünyamıza yansıması nasıl oldu? Mesela yazarlarımız bu kapanma sürecinde üretmeye, yazmaya devam etti mi? Siz ahvali nasıl görüyorsunuz?

 

Salgın daha çok evde kapanmaya sebep olduğu için insanlar bu süre içerisinde ilgilerine yönelik uğraşmaları seçmişlerdir. Bazıları evde televizyon seyretmeye, bazıları kitap okumaya, resim yapmaya, hatta el sanatları üzerinde çalışmaya ve benzerlerine zaman ayırmışlardır. Bir kısım insanlar da günlük yürüyüş ve sporlarını aksatmamaya çalışmışlardır. Bütün dünyayı etkileyen salgın ülkeleri de çok değişik şekilde baskı altına almıştır.

 

Türkiye’de kültür dünyasının farklı alanları (sinema, tiyatro vb.) da kendi özelliklerine göre etkilenmekten uzak kalamamışlardır. Ancak edebiyat için, edebiyat eserleri ve dergiler için söylenebilecek etkiler diğer alanlardan biraz daha farklı olmuştur. Belki basılı olarak kitap yayınlarının düştüğü, yayınevlerinin çok az kitap bastığı söylenebilir. Ancak kitap ve dergi yayınları salgın döneminde hem dijital ortamdan daha fazla faydalanmışlar hem de giderek dijital ortama ağırlık vermeye başlamışlardır. Yazarlar, ‘Blok yazarlıkları’nın yanında bu dönemde sayıları artan dijital dergilerde, yazılarını okuyucularına ulaştırma çabası içerisinde olmuşlardır.

 

İnsanların diğer uğraşılarının yanında okumaya daha fazla zaman ayırdıkları da bir gerçektir. Çünkü okuduğum birçok yazının yanında çevremden aldığım bilgilere göre kitap okumaya salgın döneminde “düşkünlük” giderek artmıştır. Hatta bazı insanlar bu dönemde okudukları kitaplarının sayısının son 7-8 yılda okumuş oldukları kitap sayısından daha fazla olduğunu dile getirmişlerdir. İnsanın bazı alanlarına kısıtlama, engelleme getiren salgın, kitap okumaya ve hatta yazmaya gelince artılar kazandırmıştır denebilir. Ayrıca insanların bu dönemde daha fazla çevirim içi ortamlarda zaman ayırdıklarından dijital okumalar daha da artmıştır.

 

Belki nitelikleri tartışmaya açılabilir ama ülkemizde yazar sayısının salgın döneminde arttığı da bir gerçektir. İnsanlar okumaya yönelirken düşünmenin, duymanın, hissetmenin yazıya geçirilmesi ihtiyacını da duymuşlar ve bazıları kaleme sarılmışlardır. Bu dönemde yazılanların ne kadarının edebiyat adına, sanat adına değer taşıdıkları veya taşıyacakları ileriki zamanlarda ortaya çıkacaktır.

 

Heveslilerin bu dönemde yazmak için kaleme sarıldıklarını söylerken mevcut yazarların daha az eserler ürettiklerini ifade etmek bir çelişki olur gibi geliyor bana. Yani yazarlar salgın sürecinde zorunlu evde kalmanın getirdiği fırsattan da yararlanarak daha fazla yazdıklarını, daha fazla ürettiklerini düşünüyorum. Ancak salgın süreci bazı yazarlara fiziki kısıtlamaların yanında sosyolojik ve psikolojik etkiler yapmıştır. Mesela toplum içerisinden uzaklaşmakla veya eve kapanmakla kaygılar ve sıkıntılar yaşayan kalemlerin yazmaları, üretmeleri sekteye uğramıştır. Henüz söylediklerimizle ilgili bir araştırma verisi olmadığı için tam olarak bir şey söylenemeyecektir. Belki ileriki zamanlarda bu konular bilimsel olarak araştırılacak, salgının yazarlar ve üretimleri hususunda daha gerçekçi bulgular yayınlanacaktır. Belki üniversitelerimizin ilgili bölümleri bu konularda araştırmalar yaptırıyorlar veya yaptıracaklardır. Biz de işte o zaman daha gerçekçi verilere ulaşacağımızı umuyorum.

 

Türkiye’de konuşanların, yazanların sayısı çok arttı. Yüzlerce televizyon ve radyo kanalı, yazılı basın, şimdi de sosyal medya… Genel olarak medyanın gündemini nasıl buluyorsunuz? Konuşulanların ve yazılanların topluma katkıda bulunduğunu söyleyebilir miyiz? Bu durumda yazarlara, şairlere, bilim ve sanat adamlarına hangi görevler düşüyor? Tabii medyamıza ve kültür dünyamızdan sorumlu olan yetkililere de…

 

Çok kapsamlı ve geniş bir soru. Bir anlamda benden işaret ettiğiniz konuların sosyolojik ve psikolojik bir röntgenini çekmemi ve yorumlamamı istiyorsunuz gibi geldi bana. Aynı zamanda benim de çok önemli bulduğum, üzerinde yazılar yazdığım birçok konuyu gündeme getirmiş olmanız bunların ortak tespitlerimizin ve kaygılarımızın bir ürünü olduğunu ortaya koyuyor.

 

İşaret ettiğiniz gibi konuşanların yazanların sayısı çok arttı. Bu artışta hazırlanan ortamların yani kanalların, alanların da doğrudan etkisi var. Fakat bu konuşmalarda, yayınlarda, yazılarda niteliğin ne düzeyde olduğu da tartışma götürür durumda. Çünkü edebiyatın, sanatın ve insan ilişkilerinin ana malzemesi lisan, yani dildir. Konuşulan ve yazılan dildeki kelime sayısına bakar mısınız? Kelimeleri yerinde ve anlamlı olarak kullanılmaması da cabası… Ara vermiyorlar ama araya gidiyorlar. “Yani” kelimesi ile varsa düşüncelerini ifade etmekten sıyrılıyorlar. Sosyal mesafe ile fiziki mesafenin de bir türlü ayırdına varamıyorlar. Örnekler o kadar sıralanabilir ki… Maalesef kabile dili düzeyini aşamayan, 700 kelime civarında dönüp dolaşan, bu kelimeleri bile doğru dürüst, yerinde telaffuz edemeyen ve yazamayan bir yazım dünyası içerisindeyiz. Üstelik küfür veya küfre yakın argo kelimelerin sık kullanılması, yazılması basının ve medyanın sosyopsikolojik yapısını da yansıtıyor. Yine Cemil Meriç’in ifadesiyle bir hatırlatma yapacak olursak denebilir ki, “Argo kanundan kaçanların dilidir.” Bu konuda araştırma ve incelemeler yapılmasında üniversitelerin ilgili bölümlerine büyük görevler düşmektedir.

 

Açıkça ifade edeyim ki ara sıra TV izlemeye niyetlendiğimde ne Türk kültür ve yaşama hayatına, ne de insanlığın ortak kültürel zenginliğine katkı konusundaki beklentilerime fazla karşılık bulamadığımı gördüm. Çoğu zaman hayal kırıklığına uğramakla kaldım. Ben hamasi bir şekilde “eskiden” diye başlayan hayranlardan değilim ama gerçekten de eskiden kanal sayısı daha az olduğu zamanlarda kültür, bilim, sanat edebiyat programları daha seviyeli ve yeterli olarak yapılmaktaydı. Bu durum da gösteriyor ki nicelik eşittir nitelik değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. Ancak istisna olarak kaliteli yayınları tenzih edeceğim ama bu yayınların diğerleri yanında fazla etkileri olup olmadığını da bilemiyorum.

 

Katılır veya katılmazsınız ama medyanın gündemi bana toplumu güncel ile meşgul etmek olarak geliyor. Fikirlere, düşüncelere değil daha çok hislere dedi-kodu şeklinde hitap ettikleri için toplumsal birlik ve bütünleşmeye eksi yönde katkıda bulunuyorlar. Bu hususa insanları güncel ile işgal etmek de denir.

 

İnsanlar nasıl ki salgın aşısını damarlarına zerk ettiriyorlarsa yazarlar, şairler, bilim ve sanat adamları hürriyeti kalemlerine mürekkep diye çektiklerinde görevlerini yerine getirmiş olacaklardır. Bunun için adı geçen ve farklı düşünen aydınların birbirlerini anlamaları, dinlemeleri, fikir alışverişlerinde bulunmaları için medyada, ortak dergilerde bir araya gelmelerinde fayda vardır. Fikir üretenler, ayrışan yollardan çok birleştiren yolları da birlikte keşfetmesini denemelidirler. Ama bunun için sözde değil özde konuşulan ve yazılan Türkçeye hassasiyetle önem vermeli, önem verdiklerini de konuşma ve yazılarında ortaya koymalıdır.

 

Medyadan ve kültür dünyamızdan sorumlu olan yetkililere gelince onlar ne yapacaklarını, sorumluluklarını, görevlerini bilmeden oralara geliyorlarsa söylenecek bir söz bulamıyorum. Yok eğer bunu bilerek geliyorlarsa onlara hangi görevlerin düştüğünü söylemek gibi bir hadsizliği de yapmak istemem. Ne demek istediğimin gayet iyi anlaşıldığını sanıyorum.

 

İstanbul’da ve Anadolu’da pek çok yazar, şair dostunuz olduğunu biliyoruz. Ama bunlardan biri var ki, sanırım sizin gönlünüzdeki yeri başkadır. Hatta hakkında çok kıymetli bir biyografi kitabı yazdınız. Abdurrahim Karakoç’tan bahsediyorum. Rahmetli şairimizle Ankara’da komşuluğunuz ve sıkı bir dostluğunuz vardı. Muhakkak pek çok hatıranız var. Ama birini okuyucularımız için paylaşır mısınız?

 

Özü, sözü ve yaşayışını uyum içerisinde gördüğüm, tanıdığım dost bir şair Abdurrahim Karakoç. İlk baskısı Dünyayı Dünyada Boşayan Şair Abdurrahim Karakoç adındaki eserim 2013 yılında yayımlandı. Genişletilmiş ve yeniden düzenlenmiş ikinci baskısı 2020 yılının son aylarında Vatandaş Türküleri Söyleyen Şair Abdurrahim Karakoç adıyla yayımlandı.

 

Karakoç’la ortak hatıralarımız çok fazla. Bunların birçoğunu kitabımda yayınladım. O, “Ölüler toprağa gömülür, hatıralar yüreğe. Toprak mı vefalı, yürek mi vefalı? Bilmiyorum… Sevdiklerimi de sevmediklerimi de kendi değer ölçüleri içerisinde hatırlamayı borç kabul ediyorum.” demiştir.

 

Abdurrahim Karakoç ile ilgili hatıralarımın kırk yılın üzerinde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu yıllardan on beş yıla yakını onunla karşılaşmadan, yirmi beş yıldan fazlası da onunla yakın dostluğumuzun devam ettiği yıllardır. Hatıralar dediğimde yine Karakoç’la ilgili bir mısra gelir, oturur dilimin ucuna. Çünkü ona bir gün “Unutmak istemediğiniz hatıralarınız nelerdir?” diye sorduğumda şaire yakıştığı gibi şu dörtlükle cevap vermişti:

 

Gerçeğin yalandan en bariz farkı

Uzağa atarsın, yakına düşer…

Öyle anlar, öyle simalar var ki

Unutmak istersin aklına düşer.

 

Ancak adı geçen kitabımda da yayınladığım bir hatıramı özet olarak vermek isterim.

 

Ankara’da birlikte programın yapıldığı bir yere gitmiştik. Bizi kapıda karşılayıp programın yapılacağı salona aldılar. Toplantı salonu sanki şiir atmosferini yansıtacak bir şekilde düzenlenmişti. Sahnenin etrafında küçücük mumlar yanıyordu. Sahnenin bir tarafına konmuş seyyar panoda Karakoç’un internetten aldıkları belli olan renkli bir resmi ve altında da şiirleri yer alıyordu. Anlayacağınız ortam çok güzeldi. Seyirci koltuğunda oturanların tamamı ya şair ya da şiiri çok seven neredeyse kırk yaşın üzerindeki insanlardı. Hatta daha sonra ara verildiğinde birçoğunun emekli insanlar olduğunu öğrendim.

 

Program başladı. Alışılageldiği üzere bir takdim yapıldı. Karakoç’un kısa özgeçmişi ve bir şiiri okundu. Sahneye Karakoç davet edildi. Karakoç çok kısa kendisini anlattı. Daha ziyade şiiri üzerine, şiirden konuştu. Sorulan soruları cevaplandırdı. Biraz dinlenmesi için ara verildiğinde yine bazı şairler Karakoç’tan şiirler okudu. O sırada emekli C. Akkuş adındaki birinin anlatmış olduğu olay, hepimizin dikkatini ve hayretini çekti.

 

C. Akkuş, orada bulunanların hayretini çeken benim de bugün dahi unutamadığım şu olayı anlattı:

 

“Ben Eskişehirliyim. Evimiz şehrin kenar semtlerinden birindeydi. O zamanlar 11 ya da 12 yaşlarındaydım. Babam evimizde bulunan birkaç koyunu otlatmam için beni karayolunun yakınında bulunan araziye göndermişti. Hayvanları orada otlatırken bayağı sıkılmaya başlamıştım. ‘Keşke bir kitap ya da gazete yanımda olsaydı okurdum.’ diye düşündüm. Hatta etrafıma dikkatlice göz gezdirdim. Belki bir gazete parçası ne bulurum umuduyla etrafta dolaştım. Ama hiçbir şeye rastlayamadığımda çok üzülmüştüm. Fakat ne olduysa işte bu sırada oldu. Aniden bir rüzgâr çıkmıştı. Çer çöp ne var ne yok havaya savuruyordu. Benim de gözüme toz-duman kaçtığından bulunduğum yere oturup beklemeye başladım. Tam o anda göklerde uçan bir gazete parçası sanki süzülerek gelip ayaklarıma dolaştı. Sevinmiştim. Hemen gazete parçasını yakaladım. Tekrar rüzgârla gitmemesi için sıkıca tuttum. Bir iki defa katladım. Kısa zamanda rüzgâr dağılıp her taraf durulduğunda gazeteyi çıkarıp okumaya başladım. Bir sayfalık gazete parçasının bir köşesinde “İsyanlı Sükût” şiiri ve altında da Abdurrahim Karakoç yazılıydı. Şiiri bir daha bir daha okudum. Böyle enteresan bir olay bana Karakoç’u tanıttı. İşte o zaman Karakoç’la gıyaben tanışmış oldum. Kendisinin eserlerini yıllar yılı takip ettim. Elbette tanışmayı da çok arzuladım. Ancak kısmet bugüneymiş.”

 

Karakoç’la tanışma programı, anlatılan bu ilgi çekici olayla ve Karakoç’tan okunan şiirlerle devam etti. Program bitişinde dağılırken misafirler kendi aralarında olayın ilgi çekiciliği üzerine konuşuyorlardı. Aslında böyle bir olaya ben de şaşırmıştım. Programdan sonra bu konu ile ilgili ne düşünüyor diye Karakoç’a baktım. O bu bakışımın ne anlama geldiğini hemen anlamıştı. Alçakgönüllülüğünü “Boş ver İhsan böyle, benzer çok hikâyeler dinledim. Bunlardan insanlarımızın bana karşı olan samimi sevgilerini çıkarıyorum.” diyerek ifade etmişti.

 

BİR ANI:

 

Öğretimin eğitime dönüştüğüne kısa zamanda şahit olmuştum:

Çalıştığım dönemlerde sadece kendi okulumuzdaki öğrencilere değil diğer fakültelerden pedagojik formasyon için gelen öğrencilere de ders veriyordum. Yine bir yaz döneminde başka fakültelerden gelen öğrencilerin derslerine giriyordum. Henüz aradan birkaç ders geçmişti. Okulun bahçesine çıktığımda karşılaştığım kirliliğe çok şaşırmıştım. O güzelim bahçenin her tarafı plastik bardak ve çöp artıklarıyla doluydu. Yıllardır görev yaptığım okulumuzda hiç böyle bir kirlilikle karşılaştığımı hatırlamıyordum.

 

Bu durum maalesef diğer fakültelerden pedagojik formasyon almak için gelen bazı öğrencilerden kaynaklanıyordu. Ders vermekte olduğum sınıfa girdiğimde önce onlara daha önce anlattığım “eğitim”, “öğretim”, “davranış”, “kültür, kültürlenme” ve benzeri kavramlardan ne anladıklarını açıklamalarını, anlattığımı kısaca tekrar etmelerini istedim. Birkaç öğrenci kavramların anlamlarına en yakın açıklamaları örneklerle açıkladıklarında kendilerine teşekkür ettim. O hâlde okulun bahçesine atılan çöpler neden kaynaklanıyor dediğimde sınıfta bir kaynaşma oldu. Bir öğrencim söz alarak, “Hocam bizler anlattığınız bilgileri aldığımız anlaşılıyor fakat bu bilgilerin davranış hâline gelmediğini de şimdi fark ettik, izin verin dışarı çıkıp bahçeyi temizleyelim.” dedi. Yani öğrenciler “davranış”a dönüşmeyen bilginin eksikliğini fark etmişlerdi. Vermek istediğim amacın gerçekleştiğini görünce mutlu olmuştum.

 

İHSAN KURT’UN BİYOGRAFİSİ

 

Yozgat ili Akdağmadeni ilçesinde, 1 Ocak 1953 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu ilçede tamamladı. Sivas Eğitim Enstitüsü’nü (1976), Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesini (1981) bitirdi. Askerliğini 18 ay süreyle yedek subay olarak yaptı. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Eğitimde Psikolojik Hizmetler” alanında Yüksek Lisans yaptı (1989). Millî Eğitim Bakanlığı’nın çeşitli kademelerinde öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu. Gazi Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültelerinde Öğretim görevlisi olarak çalıştı. 15 Ekim 2002 tarihinde Selçuk Üniversitesi’nden emekli oldu. Ansiklopedilerde hayatına ve eserlerine dair bilgiye yer verildi. Kendisi de bazı ansiklopedilere madde yazdı.

 

İlk nesir yazısı Orta Doğu gazetesinde, şiirleri ise Millet ve Hergün gazeteleri, Çağdaş Genç Şairler ve Şiirleri Antolojisi’nde yayımlandı. “Türk Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım” adı altında hazırlamış olduğu Bilim Uzmanlığı Tezi, Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı. Yazı ve şiirlerini Pusat, Millî Eğitim ve Kültür, Zafer, Erciyes, Millî Kültür, Kültür ve Sanat, Yeni Düşünce, Türk Kültürü, Türk Edebiyatı, Konevî, Bizim Ocak, Bizim Dergâh, Sabır, Dolunay, Dergâh, Birliğe Çağrı, Akdağmadeni’nin Sesi, Bozok, Çağdaş Eğitim, Diyanet Çocuk, MEB Din Öğretimi, Millî Eğitim, Yozgat Divanı, Karınca, Karınca Çocuk, Berceste, Aralık, Çizgi gibi dergilerde yayımladı.

 

Yazar evli, Kürşat ve Furkan’ın babasıdır. Yazı hayatına yoğun bir şekilde devam etmektedir. Ayrıca http://www.ihsankurt.net adresindeki kişisel web sitesinde internet üzerinden yayın yapmaktadır.

 

İhsan Kurt’un dördü roman, ikisi şiir olmak üzere deneme, inceleme, eğitim, araştırma, biyografi, gezi konularında toplam 40 kitabı yayımlandı. Başlıca eserleri şöyle: Kitapsızlık Hürriyet, Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü, Türk Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım, Çiledeki İnsan Necip Fazıl, Çamlığın Başında Tüten Tütün, Psikolojiden Kültüre, Bir Yüreğin Türküleri (şiirler), Gül Şafağı, (şiirler), Küreselleşme Eşliğinde Bağlamada Caz Faslı, Bilim Tarihinden Hikâyeler.

 

 

 

 

 

 

 

 


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!