• Ahmet Efe: “Sanatta Asıl olan İnançtır”
    Ahmet Efe: “Sanatta Asıl olan İnançtır”
  • Hüseyin Kutlu: “Yazı Sanatımıza Ciddi Bir Alaka Var”
    Hüseyin Kutlu: “Yazı Sanatımıza Ciddi Bir Alaka Var”
  • İttihadı İslam, Meşveretle Olacaktır
    İttihadı İslam, Meşveretle Olacaktır
  • İhsan Kurt ile Mülakat  
    İhsan Kurt ile Mülakat  
  • Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine

YAZARLARIMIZ

Eklenme Tarihi: 7 Ocak 2022, Cuma 05:22 - Son Güncelleme: 7 Ocak 2022 Cuma, 05:22
Font1 Font2 Font3 Font4
Hüzün Yolcusu

 

O kadar ağırlaşmıştı ki derdi, yerinden doğrulacak mecali kalmamıştı. Çelimsiz omuzlarında bir dağ vardı sanki öyle büyük, öyle acımasız. Kemiklerinin çatırdadığını hissediyordu, aynı zamanda ruhu da ezilmişti bu dağın altında. Son demlerini yaşayan bir hasta gibiydi.

 

Bütün bu hislerin hengâmesinden açtı gözlerini güne. Zihnini ümitsiz düşüncelerin istilasından kurtaramıyordu bir türlü. Bütün varlıklar söz birliği etmişçesine karşısında durmaya gayret ediyorlardı.”Devâ” kavramı işlevini yitirmişti sanki yeryüzünde. İnsanlardan geçmişti artık! Hani Rahman’ın “… birbirinizde sükunet bulasınız…” diye yarattım dediği insan.

 

Mevsimlere yaslamak istedi derdini ki insan bir dayanak arıyordu ruhu bedenine ağır gelmeye başladığında. İlkbahar dedi, âh ilkbahar! Ne de güzel, ne de görkemli, ne de yaşamak doluydu, buram buram umut kokan. Çok şey istemiyordu aslında. Şöyle içinden geçiverse yeterdi. Hafifleyiverecekti sanki altında ezildiği çaresizliği. Ama çok kısa oldu bu yolculuk. Soluverdi birden bire o göz kamaştıran renk cümbüşü. Ruhunu ve tenini okşayan ılık rüzgârlar da esmez olmuştu artık.

  

Bir temmuz sabahıydı. Henüz saat erken olmasına rağmen yakıcı ve bunaltıcı bir sıcak sarıvermişti yaşadığı şehri. Aradaki milyon kilometre mesafe dürülmüş, güneş iyiden iyiye yaklaşmıştı sanki dünyaya. Az da olsa rûha yaşama isteği üfleyen ama hemencecik kaçıp giden bahar rüzgârlarının ardından oldukça bunaltıcı idi bu mevsim. Zamanla alıştığını hissetti bu alazlı mevsime. Hem de epeyce. Hattâ iyi gelmeye başlamıştı kronikleşmiş keder ve yorgunluklarına. Isınmışlardı adeta birbirlerine, güneşin sıcağıyla, onun ruhunu yakıp kavuran kederleri neredeyse aynı gibiydi. Beni bana benzeyen anlar, yoldaş olur, derttaş olur, sırdaş olur, yükümü hafifletir az da olsa diye bir ümit kapladı içini.

 

Ama işte yine olan olmuştu. Azıcık derdini yaslamak istediği, kendi gibi bildiği yaz da adım adım uzaklaşmaya başladı ondan. Yine yalnızlık çalmıştı kapısını. Hattâ gelip dayandı gitmeyecek gibicesine. Artık şaşırmıyordu bütün bunlara. Sadâkat gösteren yoktu dostluğa. İyi gün dostuydu herkes. Hüzne yoldaşlık eden yoktu bu dünyada. Anlıyordu bunu, hem de can yakan bir tecrübe ile.

 

Kalbî olana rahatlık yoktu. Biliyordu bunu artık. Şairin sözü geldi aklına; “Hiç alışamadım gülmeye, hüzün vicdanıma daha uygun.” Evet öyle idi gerçekten. O kadar kronikleşmişti ki bu hâleti rûhiyesi, tasavvur etmemişti hiç, kesintisiz bir huzuru.

 

Bütün bu duygular ruhunda med cezirler oluştururken serin bir rüzgâr okşadı yüzünü birdenbire. Dallarına vedâya hazırlanan yaprakların oynaşmasıyla oluşan melodi ve sarı, turuncu, kızıl renklerden meydana gelen, usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo gibi görünen renk cümbüşü… İçinde tarifini edemediği farklı bir his belirmişti. Aslında ölümdü sonbahar. Ölümün bu kadar güzel görünmesi ve anlamsız bir huzur vermesi oldukça ilginçti. Tabiatın bu kadar güzel ölmesi, kendisinin ise ölüm mü, yaşam mı belli değil bir arada olması, biraz daha hüzün ekledi zaten elemlerle yoğrulmuş yorgun kalbine.

 

Şiddetli yağmurlar, fırtınalar dondurucu soğuklar başlamıştı artık mevsim gereği. İhtişamıyla göz kamaştıran, ölümün güzel yüzü sonbahar da gitmişti artık. Kırağılamıştı yüreği, geceden kalma, dallara tutunmuş çiğ taneleri gibi. Halîl demişti Rabbim aslında insan için. Dosttu insan. Ama Halîl olan insan yoktu artık rastladığı.

 

Bütün hengâmesiyle akıp giderken hayat, teslim olmaktan başka çare kalmamıştı bu sancılı sürece.

 

Tabiat baharda uyanmak üzere ölüm uykusuna dalarken, o yalnızlık gemisinde hüzün diyarına doğru sefere çıkmıştı dönmemek üzere. Omuzlarında taşıyamadığı dertleri, dilinde terennüm eden bir cümle ile; "Hiç alışamadım gülmeye, hüzün vicdanıma daha uygun…"*

 

*Nuri PAKDİL ruhu şad olsun.

 

 

 

 


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN