RÖPORTAJLAR
  • Ahmet Efe: “Sanatta Asıl olan İnançtır”
    Ahmet Efe: “Sanatta Asıl olan İnançtır”
  • Hüseyin Kutlu: “Yazı Sanatımıza Ciddi Bir Alaka Var”
    Hüseyin Kutlu: “Yazı Sanatımıza Ciddi Bir Alaka Var”
  • İttihadı İslam, Meşveretle Olacaktır
    İttihadı İslam, Meşveretle Olacaktır
  • İhsan Kurt ile Mülakat  
    İhsan Kurt ile Mülakat  
  • Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine

Hüseyin Kutlu: “Yazı Sanatımıza Ciddi Bir Alaka Var”
Eklenme Tarihi: 5 Ocak 2022, Çarşamba 07:54 - Son Güncelleme: 5 Ocak 2022 Çarşamba, 07:54
Font1 Font2 Font3 Font4



Hüseyin Kutlu: “Yazı Sanatımıza Ciddi Bir Alaka Var”
Mehmet Nuri Yardım

 

Günümüzün mümtaz sanatkârı, hattat Hüseyin Kutlu Hocamız, asırlık sanatı yaşatmaya ve talebe yetiştirmeye devam ediyor. Çok büyük bir medeniyetimiz var. Ve bu muhteşem medeniyetimiz birçok sanatımıza yansımıştır. Bu güçlü sanatlarımız arasında mimari, musiki ve hüsn-ü hattımız da vardır. Hüseyin Kutlu Hoca, uzun yıllardan beri Hüsn-ü Hat sanatımıza büyük hizmetlerde bulunmakta, maziden gelen bu sanatımızı geleceğe taşımak için dersler vermekte, talebeler yetiştirmektedir. Birçok mükâfatın yanı sıra Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü sahibi olan Kutlu, bugüne kadar yaklaşık 50 civarında öğrenciye icazet vermiştir. Kurucusu olduğu ve kısa adı BİKSAD olan Bilim Kültür ve Sanat Derneği’nde hüsn-ü hat, minyatür, klasik kemençe, tezhip, ebru, şüküfe, musiki, Osmanlı Türkçesi, tedavi musikisi, adabı muaşeret, yazı editörlük ve diğer sanatlarımız öğretiliyor. İlim ve sanat çalışmaları, çok güzel bir bahçenin yer aldığı Kanlıca’daki tarihî mekânda gerçekleşiyor.

 

Malum olduğu gibi, hat sanatımız hakkında söylenen şu söz çok meşhur ve yaygındır:  “Kur’an-ı Kerim Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” Hüseyin Hoca, yıllar önce bir konuşmasında şöyle demişti: “Osmanlı’da hat sanatı zirveye ulaşmıştır. Ancak o gün yaşayan insanı sokağa çıktığında o kadar güzellik karşılardı ki, sokakta insanın yürüyüşü bile bir zarafet örneğiydi. Sıradan bir evin cumbasının dahi bir estetiği vardı. Bu da insanlarda sanat duygusunu uyandırıyordu. Dolayısıyla o toplumda yaşayan insanın hazır bir altyapısı oluşuyordu hâliyle.” diyordu.

 

KUR’ÂN-I KERÎM KİTÂBETİ

 

Birkaç yıl önce Sultanahmet Medresesi’nde mütefekkir sanatkâr Hüseyin Kutlu Hocamızdan “İslâm Medeniyetinde Kur’an-ı Kerîm Kitâbeti” başlıklı sohbet dinlemiştik. Hüseyin Hoca, o konuşmasında Kur’an-ı Kerim etrafında ilim ve medeniyet halkaları oluşmaya başladığını belirterek “İlahi Kelâmın nazil olmaya başlarken nasıl hâlden hâle geçtiğini görmek mümkündür. Kur’an-ı Kerim daha sonra tecvit ile sanatkârane okunmaya başlanmıştır.” demiş ve şöyle devam etmişti:

 

“Kur’an-ı Kerim’de kaleme işaret ediliyordu. Bu 1500 yıl önce cereyan ediyor. Kur’an-ı Kerim’in kitabet serüveni uzundur. Hattatların pîri Hazret-i Ali’dir. Türk hattatlarının piri ise Şeyh Hamdullah’tır Mezarı Karacaahmet’tedir. Zaman içerisinde Kur’an-ı Kerim yazımı bir gelenek olarak devam etmiştir. Bugün İslam dininin mensupları dinlerini inkâr etmemişlerdir, ama maalesef medeniyetlerini inkâr etmişlerdir. Geri kalışımızın sebebi olarak kendi değerlerimiz gösterilmiştir. Hâlbuki sadece sanayide geri kalmıştık. Minyatürde, mimaride, tezyinatta, musikide, hat sanatında geri kalmamıştık. İslam bir iman meselesi olduğu kadar bir medeniyet meselesidir aynı zamanda.”

 

Hüseyin Hocanın yıllar önce Damla Yayınevi tarafından Sultanahmet Medresesi’nde düzenlenen “İslâm Medeniyetinde Kur’ân-ı Kerîm Kitâbeti” sohbet programınızdaki konuşması unutulamaz. Orada Kur’an-ı Kerim’e dair bilmediğimiz birçok hususu öğrenmiştik. Asırlar boyunca bizde yazılan Kur’an-ı Kerim’lerden örnekler verirken bir konu hakikaten beni çok şaşırtmış ve düşündürtmüştü. Ecdadımızın Kur’an-ı Kerim’e ne kadar büyük değer verdiğini o zaman daha iyi idrak etmiştim. Her ayetin sonunda durak işaretleri var ve genelde bunlar şekil olarak aynıdır. Ama her durağı ayrı motiflerle bezenmiş bir Kur’an-ı Kerim’den bahsetmişti Hocamız. Bu hakikaten insan havsalasının alamadığı, olağanüstü bir hadiseydi. Bu 6666 farklı motif demektir. Bu nasıl bir aşktır ki sanatkârlarımız bir bakıma ömürlerini bu sanata hasretmişlerdi?

 

SANATA ADANMIŞ BİR ÖMÜR

 

Hüseyin Kutlu 1949 yılında Konya’da doğdu. 1966-1967’de Konya İmam-Hatip Okulundan mezun oldu. 1968 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne kaydoldu. Tahsilini sürdürebilmek için Diyanet İşleri Başkanlığından görev talebinde bulundu. Eskişehir Mihalıccık Vaizliği’ne tayin edildi. Aynı sene Hattat Hamid Aytaç’dan sülüs-nesih yazı meşkine başladı. Bu arada Eczacı Hattat Uğur Derman’dan ta’lıyk meşk etti. 1970’te Sokullu Şehid Mehmed Paşa Câmii’nde İmam-Hatiplik vazifesine başladı. 1974’te fakülteden mezun oldu. Aynı yıl (H.1395) Hamid Bey’den sülüs-nesih yazı icâzeti aldı. Bu câmideki imameti, askerlik görevini yapmak üzere Mart 1975’te Tuzla Piyade Okulu’na gidinceye kadar devam etti. Askerliğini Işıklar Askerî Lisesi’nde öğretmen olarak tamamladı. 1976’da Hekimoğlu Ali Paşa Câmii İmam-Hatipliğinde göreve başladı.

 

Türk-İslâm Medeniyeti’nin merkezi olarak telakkî ettiği câmiye, gerek kurum olarak kaybettiği fonksiyonlarını kazandırma çabalarını, gerekse o kurumun en üst düzeyindeki temsilcisi olma misyonunu yüklediği imam-hatiplik görevini, câmi ölçeğinde ve külliye projesinde gerçekleştirmek istedi. Harap durumda olan câmi, sebil, türbe, kütüphane ve hazîrenin îmar ve ihyâsına çalıştı. 2002 yılında emekli olduktan sonra “İslam medeniyetinin merkezi olarak câmi” projesini, aynı çatı altında hizmet veren Uygulamalı Türk-İslâm Sanatları Kütüphanesi’nde devam ettirdi.

 

Hekimoğlu Ali Paşa Câmii avlusunda açılan Türk-İslâm Sanatları 1. sergisi “Lâlezâr”ı, “İcâzet”, “Gül”, “Mevlânâ”, “50. Vuslat Merâsim ve Albümleri” takip etti. Kaybolan Medeniyetimiz (Hekimoğlu Ali Paşa Câmii Hazîresindeki Tarihi Mezartaşları) kitabı, hat sanatının Necm-i Süheyl’i Hattat Şevki Efendi’nin Amme Cüzü, bir hak ve vatan dostu Alvarlı Efe Hazretleri’nin Tarihçe-i Hayat adlı biyografi eseri, Hulâsatül-Hakâyık adlı kitabı, bu kitaptan seçilmiş münacaat niteliğindeki yakarışları Nazlı Niyazlar’ı, yine hazretin divançesinden derlenen ilâhi-niyaz Cd’leri, Türk Kültür ve Medeniyeti’nde Fatih Külliyesi kitabını yayına hazırladı.

 

Bu çalışmaların yanında hat sanatında hilye, kıt’a, çeşitli orjinal istifler olmak üzere 1000’den fazla eseri koleksiyonları süslüyor. Ayrıca Adana Sabancı Merkez Câmii, Doğramacızade Ali Sami Paşa Câmii,  Aşkaabad Câmii, Tokyo Câmii, Amerika Maryland Câmii,  Moskova Merkez Câmii, Konya Hacı Veys-zâde Câmii, Selçuk Üniversitesi Kampüs Câmii’nde ve daha birçok mimari eserde yazıları bulunmaktadır. Hüseyin Kutlu, 2016 yılında verilen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün de sahibi olmuştur.

 

Yazı sanatımızın inceliğini, zarafetini ve ihtişamını günümüzde yaşatan muhterem Hüseyin Kutlu Hocamız, yönelttiğimiz bazı suallere lütfedip cevap verdi. Sizi bu sorular ve cevaplarla baş başa bırakıyorum:

 

Aziz hocam yazı merakınız ne zaman ve nasıl başladı?

 

Yazı merakım küçük yaşlarda başladı. Merhum babamın da yazıya karşı ilgisi vardı. Okula giderken gelirken dükkân levhaları dikkatimi çekerdi. Güzel olanlar pek hoşuma gider ben de yazabilir miyim acaba deyip iç geçirirdim. İmam-Hatip Okulu’nda Arapça derslerinde Kur’an harfleriyle yazmaya başladık. Güzel yazmaya özen gösteriyordum.  Herkes beğeniyor ve takdir ediyordu. Fakat hattat olmak gibi bir niyetim yoktu. Nasıl hattat olunur onu da bilmiyordum zaten.

 

Büyüklerimiz, hocalarımız bizi idealist insan olarak yetiştiriyorlardı. Hasbî olmak, fedakâr olmak… “Sen kendin için değil kutsî değerlerimiz için yaşayacaksın.” diyorlardı. Biz bu inançla büyüdük, bizimle beraber bu inancımız da büyüdü. İmam-Hatip Okulu 5. sınıfta iken[1963-64] Hattat Hâmid adını duymaya başladım. Sönmez Takvimi ser-levhalarında imzalı yazılarını görüyordum. O zamanlar Hattat Hâmid için “Hat sanatının son temsilcisi, hat sanatı bununla beraber gider.” falan deniyordu. Hat sanatının yok olmasına tabiî ki seyirci kalamazdık. “Az çok bir kabiliyetimiz var. Allah Teâlâ verdiği bu kabiliyetin hesabını sormayacak mı? O hâlde bayrak yere düşmemeli, biz ne güne duruyoruz.” diyorduk, idealistiz ya… Her şey bizden sorulur…

 

Okulu bitirince İstanbul’a gitmeye mi karar verdiniz?

 

O sene zaten felsefe okumaya karar vermiştim. Bu kararımın arka planında yine ‘fedailik’ meselesi var, felsefeyle sapıtanları yola getirmek… İmam-Hatip Okulu’ndan sonra bir sene Konya Erkek Lisesi’nde okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne kaydoldum. Malum o dönemde İmam-Hatiplilere üniversiteye giriş hakkı verilmiyordu.

 

1968-1969 ders yılında Üniversiteye başladım. Aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görev talebinde bulundum. Eskişehir Mihalıççık Merkez Vaizliği’ne tayin edildim. Görev talebim mecburiyetten kaynaklanıyordu. Kimseye yük olmak istemiyordum. İki sene boyunca her hafta İstanbul’dan Mihalıççık’a Cuma va’zı için gittim geldim. Cumartesi günü fakültede derse yetişmem gerekiyordu. Bu arada Hattat Hâmid’i unutmamıştım elbette. Halim Efendi’nin talebelerinden Salahaddin Hidayetoğlu adında bir ağabeyimin delâletiyle Hâmid Hocamıza gittik. Talebeliğe kabul buyurmaları niyazıyla elini öptük. Hocamız lütfettiler bir sülüs ‘Rabbi Yessir’ satırı yazdılar ve yazdıkları kalemi de hediye ettiler. O kalemi hâlâ saklarım. Dört senede sülüs-nesih icazeti almak nasib oldu. Tarih 1395 hicrî 1974 mîlâdî. Ancak talebeliğim hocamın vefatına kadar (1982) devam etti.

 

Kocamustafapaşa’da Hekimoğlu Ali Paşa Câmii’nde uzun yıllar imam ve hatip olarak görev yaptınız. Bu vazifenizin yanı sıra dersler verdiniz, sanatkâr talebeler yetiştirdiniz. Büyük alaka gören sergiler açtınız. Câminin ismi ile adınız âdeta aynileşti. O senelerden hülâsa olarak bahsedebilir misiniz?

 

Hekimoğlu Alipaşa Câmii’ne 1976 da tayin oldum askerlik dönüşü. Askerliğimi Bursa’da Işıklar Askerî Lisesi’nde Felsefe-sosyoloji öğretmeni olarak yapmıştım. Öncesinde Kadırga Sokullu Mehmet Paşa Câmii’nde üç sene imâmet görevim var. Vâizlik kadromu imamlığa çevirmiştim. Bu benim hayatımda önemli bir dönüm noktasıdır. Önceki düşüncelerimden vazgeçmiştim. En büyük hizmetin câmide olduğunu görmeye başlamıştım. Gönlüme bir câmi sedâsı düşmüştü. Fuzûlî’nin dediği gibi:

 

Aşk odu evvel düşer ma’şuka andan âşıka

Şem’i gör kim yanmadıkça yandırmadı pervâneyi

 

Hakikaten elimde değildi, sevk olunduğumu düşünüyorum. Üç asırdır kendisinden uzaklaşıp sonunda yok saydığımız bir medeniyetimiz vardı, ‘İslam Medeniyeti’. Bu medeniyetin merkezi tarih boyunca hep câmi olmuştu. O hâlde bugün de böyle olmalıydı.

Önce İslam’ı bir medeniyet olarak idrak etmemiz ve böyle anlamamız gerekiyordu. Bu şuurlanma, başlangıçta olduğu gibi câmide başlamalıydı. Gönlüme düşen “İslam Medeniyeti merkezi olarak Câmi, İmam, Müezzin, Cemaat Modeli Oluşturma” fikrinin temelinde bu anlayış vardı. İmamet vazifesi benim için bir mecburiyet değil bir tercihti. İşte Hekimoğlu Alipaşa Câmii’nde 26 sene bu düşüncemi hayata geçirmek için mücadele verdim. Mücadele diyorum çünkü çok engellerle karşılaştım ve o engelleri aşmak için yılmadan mücadelemi sürdürdüm.

 

Ne gibi engellerle karşılaştınız?

 

İlki kendi tecrübesizliğim. Boyumdan büyük işlere kalkışmıştım. Hayal ettiğim hedefime öylesine kilitlenmiştim ki önüme çıkabilecek engelleri önceden hesap edip doğru plan yapmak şöyle dursun, çıkan engelleri bile görmezden gelerek önemsemiyordum.En büyük destek göreceğimi ümit ettiğim kendi kurumum D.İ. Başkanlığı destek yerine köstek oluyordu.Müftü Efendiler problem çıkma ihtimaline karşı pozisyon alarak tedbirli, temkinli olmayı tercih ediyorlardı. Karşı karşıya bulunduğum ahval ve şartları anlatmak için bir misal vereyim isterseniz. Aylık müftülük toplantılarında 26 sene boyunca hiç değişmeyen gündem maddeleri şunlardı:

1) Hoca Efendiler câmiyi vaktinde açalım.

2) Câmi temizliğine dikkat edelim.

3) Hutbeleri kısa tutalım.   

 

Yılda 12 ay olduğuna göre benim görevli olduğum süre içinde 300’den fazla toplantı yapmışız demektir. Peki, gündemimiz niçin değişmemiş? Bu soruyu kendimize hiç sorduk mu? Hayır…  Dolayısıyla benim düşüncelerim, yapmak istediklerim o günkü câmi ve câmi hizmetleri tarifi içinde bulunmuyordu. Aslında bugün de pek değişen bir şey yok. Bu engeller meselesi böyle uzar gider. Aslında benim bir şeyi itiraf etmem gerekir. Akıllı birinin asla yapmayacağı bir şey… Askerlik sonrası Hekimoğlu Ali Paşa Câmii’ni bilerek seçtim. Külliye olması ve bakımsız hâli tam benim istediğim gibiydi. Yapmak istediklerimi tek tek yazdım. 21 maddede özetlemiş oldum. Ancak bunlar imamın görevleri arasında bulunmuyordu. Kendimi bunlardan sorumlu tuttum. “Bunlar her ne kadar senin resmî görevlerin değilse de insani ve İslâmî görevlerindir.” dedim. Sonra döndüm kendime şunu sordum: “İyi ama yetkisiz sorumluluk olur mu? Üzerine aldığın sorumluluğa denk düşecek yetkiye ihtiyacın var. Kim sana bu kadar yetki verir ki, nihayet sen bir imamsın.” Bu eksiğimi ikmal edebilme şansım görünmüyordu. Ben de kendi kendime yetki verdim, kendi kendimi sorumlu tuttuğum gibi.

 

Peki hocam düşündüklerinizi gerçekleştirebildiniz mi?

 

Yüzde 60 gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. 28 Şubatta sürgün yedim.

 

Şir şir ile gerektir ya dost ola ya düşman

Ner arslanın darbını ner arslan duyan değil

 

Ölüm zulüm budur ki kelb boğa aç arslanı

Bu tahkikin hududu cihanda beyan değil

 

diyerek emekliye ayrıldım. Böyle bir şeyle karşılaşmasaydım emekliye ayrılmaz, yoluma devam ederdim. Şimdilerde beş senedir üzerinde çalıştığımız Mushaf-ı Şerifi yazan, tezhibleyen sanatkârlar Hekimoğlu’nda yetiştiler. Daha yüzlerle ifade edebilecek hattat, müzehhib, ebrucu, neyzen yetişti. Bu, Güzel Sanatlar Fakülteleri’nin toplamından daha çok adede tekabül eder, hem nicelik hem de nitelik itibariyle. Abarttığım düşünülebilir, inanmayan araştırsın.

 

2002 yılında emekli olduktan sonra Kanlıca’da Bilim Kültür ve Sanat Derneği’ni BİKSAD’ı kurdunuz; Uygulamalı Türk-İslâm Sanatları Kütüphanesi’ni teşkil ettiniz. Farklı alanlarda mümtaz sanatkârlar yetiştiriyorsunuz. Bu çalışmalardan ne hedefleniyor?

 

Uygulamalı Türk-İslam Sanatları Kütüphânesi BİKSAD’dan önce; biliyorsunuz Hekimoğlu Ali Paşa bir külliye; câmi, tekke, kütüphâne, sebil, türbe, şadırvan ve muvakkithanesiyle. Külliyenin diğer bölümleri gibi kütüphâne de senelerin ihmâlinden hissesine düşeni almış durumdaydı. Balicilerin mekânına dönüşmüştü. Efe Hazretleri Vakfı olarak restorasyonunu gerçekleştirip hizmete hazır hâle getirdik. Kanlıca Atâullah Efendi Tekkesi’nde (İslam Medeniyeti Sanat Bahçesi) olduğu gibi hat, tezhib, ebrû, minyatür, şükûfe, resim, mûsikî nazariyatı, ney, kanun, ud, klasik kemençe, bendir, Arapça ve Osmanlı Türkçesi kurslarımız Hekimoğlu Uygulamalı Türk İslam Kütüphanesi’nde devam ediyor. Bütün bu gayretler, çabalar neticede bir şeyi başarabilmek içindir: Bu dünyaya ‘insan’ olarak geldik. ‘İnsan kalalım, insan olarak ölelim.’ Cenabı Hak bizi insan olarak yarattı. Ömür dediğimiz belli bir süre bizi sınamak için ten kafesine koyup dünya misafirhanesine gönderdi. Seçme ve tercih hakkını bize bıraktı. Aslımızı unutup dünyalı (ehl-i dünya) olmayı mı yoksa ebediyet yolcusu olmayı mı tercih edeceğiz? İnsanın doğru tercihte bulunabilmesi için ebedî, sermedi duyguların uyandırılması ve zinde tutulması icab eder. Sanat, bunu temin edebilecek en güzel vesiledir. Ruhu besler ve terbiye eder. Bu tarif, sanatı böyle değerlendirenler için geçerlidir. Geçmişte gelenekli sanatlarımızın, mûsikînin tekkelerde kullanılmasını ben buna bağlıyorum.

 

Geçmişten günümüze başta hüsn-i hat olmak üzere diğer klasik Türk-İslam sanatlarındaki gelişmeleri nasıl buluyorsunuz? Bilhassa son yıllarda, özellikle gençler tarafından bu sanatlarımıza bir teveccüh görünüyor. Her yerde kurslar açılıyor. Bu alakayı ve gelişmeleri, sanatımızın tekâmülü bakımından nasıl buluyorsunuz?

 

Elhamdülillah ciddî bir alaka var. Yukarıda arz etmeye çalıştığım gibi biz bu sanatlarımızın kaybolmasından korkuyorduk, kaybolmaması için de hasbî olarak çalışıyorduk. Hasbî diyorum çünkü hiçbir beklentimiz yoktu, olamazdı da… Şimdi ise ‘yozlaşma’ endişesi taşıyoruz veya taşıyorum. Sanat medeniyetle doğar ve gelişir. Gelenekli sanatlarımız İslâm Medeniyeti ile doğup gelişmiştir. Bugün İslâm Medeniyeti yaşıyor ve yaşanıyor mu? Hayır. Biz en az yüz senedir Ziya Gökalp’in dediği gibi “İslam ümmetindenim Garp medeniyetindenim.” demiyor muyuz? Bu ifade, ya “İslam Medeniyeti diye bir Medeniyet yoktur.” anlamına gelir; ya da “Geçmişte kaldı, bugün için ihtiyaca cevap veremez.” demek olur. Peki medeniyetsiz sanattan bahsedilebilir mi? Şu hâlde bugün gelenekli sanatlarımızın kaynağı yitirilmiş, ruhu kaybolmuş. Bu gerçeği görmemiz ve ona göre bir şeyler yapmamız gerekiyor. İhmal edilirse ‘yozlaşma’ kaçınılmaz olur. Ümitsiz değilim. Aka aka mecrasını bulacağına inanıyorum.

 

Hâce Muhammed Lutfi Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri isimli neşredilmiş kıymetli bir eseriniz var. Gönül dünyamızın ve tasavvuf âlemimizin yıldızlarından birisi olan ve halkımız arasında “Alvarlı Efe Hazretleri” olarak bilinen muhterem şahsiyetten, hizmetlerinden ve eserlerinde bir nebze bahseder misiniz?

 

Takdir edersiniz ki bu uzun bir bahistir. Merak edenler okuyup istifade edebilirler. Efe Hazretleri’nin manzum tasavvufî eserlerinin tamamını Hulasatü’l-Hakayık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lutfî ismiyle yayınlandık. Manzum duâlarını ayrıca Nazlı Niyazlar olarak yayınladık. Yüz elli civarında eseri bestelenmiştir. Bunları da zaman içerisinde inşallah yayınlamış olacağız.

 

Sırası gelmişken önemli bir hususa dikkat çekmek isterim. Bizim kendi içimizden çıkan akl-ı selimden yoksun etkili ve yetkililerimizin kökünü kurutmaya karar verip sonunda soldurmayı becerdikleri medeniyet çınarımızın, kültür bostanımızın, bizi biz yapan değerlerimizin tohumlarını bin bir türlü meşakkatle sonraki nesillere ulaştıran kahramanlarımızı asla unutmamalıyız. İşte Efe Hazretleri eli öpülesi o büyük insanlardan birisidir. Biz onlara medyun-i şükranız. Allah onlardan ebediyyen razı olsun.

 

Aziz Hocam, ufuk açıcı kıymetli cevaplarınız için çok teşekkür ediyorum.

 

Ben de teşekkür ederim.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!