• Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 30 Ocak 2019, Çarşamba 00:26 - Son Güncelleme: 30 Ocak 2019 Çarşamba, 00:26
Font1 Font2 Font3 Font4
Homo Homini Lupus; Oysa Tek Kurt muydu, Kurt Olan?

 

 

Kurdun adı çıkmış bir kere. Dokuza. Ne yapsa inmez sekize. Oysa…

 

Balık da balığın kurdu, denizlerde. Büyük balık, küçük balığı yutar. Su altında tarım yok, bağ bahçe yok. Market yok ki acıkan balıklar bir şeyler satın alabilsin.  Bir sürünün bilmem kaçta kaçından foklara, albatrosa ne bulursa avlar köpek balıkları. Bir bakmışsınız bir gün kendileri de av oluverir, bir ağda. Sonrasında üç beş gün için tezgâhta, gösteride. Ardından etini seven coğrafyaların restoranlarında şık tabaklarda pahalı yemek olurlar.

 

Yavru aslanları çakallardan başka aslanlar da avlar. Bir belgeselde görmüştüm, yaralı bir yetişkin aslan sığınacak yer arıyordu gece vakti. Aslanmış filan demiyor aç aslanlar av bulduklarında. Kan kokusunu sürüyorlar ve  yaralı hayvan kendi türünden de olsa artık o bir av.

 

Alıcı kuşlar avcı; avları da çoklukla  küçük kuşlar. Yine bir belgeselde gördüm, bir kartal başka bir kartala av olmuştu. Avlak bölgelerin  zenginliğini yitirdiği, doğanın kış uykusuna yatıp etrafın karla kaplandığı uzun soğuk günlerde hayatta kalabilmek için türündenmiş, değilmiş gözetmeksizin sağ kalabilmek uğruna, besin olabilecek her şey avlanılırmış doğanın kanunu gereği.

 

Havada asılı kalıp çiçeklerin özleri ile beslenen rengârenk küçücük sinek kuşunu, bir böcek olan peygamber devesinin avladığını görmek fazlasıyla şaşırtıcı idi.  Peygamber develeri yani mantisler, böcek dünyasının en yamanı bilinirmiş. Ne bulurlarsa avlıyorlar. Bir böcek olup da avlanırken bir kurt kesilmek…

 

Balıkçılardan usta ağ ören, iplikçilerden  ipek ipek ibrişimler salgılayıp  bir baştan bir başa dokuyarak tuzak kuran örümceklerin avlanması, bir yerde avının kendi ayağına gelmesi. Örümceğin ağ örmesi aslında  ağaca, kayaya, duvardan duvara kendisine yemek masası kurmasıdır. Zanaatkâr yapıdaki dokumacı canlılar olan örümceklerin masa örtüsünün deseni değişmez; ama boyutu değişebilir.  Yemek masaya hemen gelmez. Beklemek gerekir. Tropikal kimi örümcek türleri, küçük kuşları bile avlarmış. Kimileyin bir örümceğin diğer örümceği yediğini bilmeyen yoktur.

 

Örümcek ağına yakalanmış sinekmiş, böcekmiş kurtulamaz. Ağlar çetindir. Tek sinek böcek için değil balıklar için de, insanlar için de.         İnsanların üzerlerine ağ atılıp yakalanmaları sahneleri çokçadır tarihi konulu filmlerde. Yaban arıları, bal arılarını avlıyor, yuvalarını talan ediyor.

 

Timsahlar, kendi yavrularını yer; yerken de gözyaşı döker bilinir. Aslında üzüntü duyulmayan bir konuda üzülürmüş gibi yapanlara da bir yakıştırmadır “timsah gözyaşları” deyişi. Çok aç bir anne timsahın, yavrularını yediği olurmuş; ancak yumurtadan çıkan ve kolay av olacak timsah yavruları için en güvenli yer, annelerinin ağzı imiş. Timsahlar yavrularını burada korurmuş. Anlaşılan timsahlar, yavrularını korumak için de alıyor ağızlarına, aç kaldığında yemek niyetine de… Bu durumda anne timsah kimileyin kendi yavrularının kurdu oluyor.

 

Bir de insan var. Yürüyebilen, elleri ile iş, sanat, zanaat yapabilen, dili olup da konuşup, yazıp çizebilen, okuyabilen. Yine de nedense bir hayvan türü olan kurtla  tanımlanmış bazı insanlar. Bir konunun açığını, inceliklerini, girdisini çıktısını bilenlere “işin kurdu olmuş” derken her işini kolayından halledebilenlere de “o ne kurttur!” demişiz. İçi içine sığmayanlara da bir başka kurdu yakıştırmışız. Meyve kurtlarını. Kıpır kıpır insanlara “kurtlandın mı?” diye uyarıda bulunulmakta hala.

 

Bir insan, neden bir başka insanı kurt olarak görür, karşısındaki şeklen insanken? Üstelik gerçekte kurt adam türü bir canlının da bulunmamasına rağmen. Gerçi filmlerde var öyle biri. Hani dolunay çıktığında  kurda dönüşen adam. O bile “homo homini lupus” lafındaki kadar ürkütücü değildir belki de.

 

Latince bu lafı insanlık literatürüne Thomas Hobbes katmış. Doğduklarında hepsi de bakıma muhtaç, acziyet içindeki insanlar büyüdükçe beklentileri artacak, bu da çatışmalar çıkmasına neden olacak, böylece  çatışma halindeki insanlar artık birbirlerinin avı, düşmanı olacaklar. Devamında hayat en az birisi için cehenneme dönüşecek diye açıklamış Thomas Hobbes lafını, kısaca.

 

Dünyaya bakınca kurtlar insanlara çok ender zarar verse de insanların kimisi başka insanlardan her gün zarar görmekte. Gözyaşı, kaybedilen bir yakın için değilse eğer,  çekilen acıların sonucu. Kimi insanlar, ihtiyaç içindeyken kendilerine uzatılan eli dahi ısırabilmekte, artık o ele gereksinimleri kalmadığında. Ne öyküler vardır yanında çalıştığı, hizmet ettiği, sığındığı kişilerin yerini almak, ondan öğrendiklerini  kendi  haliymiş gibi göstermek kurtluğu içindekilerden,  açlıktan ölenler varken nasıl kilo verebileceği derdindekilere kadar.

 

Açlıktan, susuzluktan  dökebilecekleri bir damla gözyaşı dahi kalmamış  insanlar var belli coğrafyalarda. Bir kuru ekmek, bir yudum su onlar için hayat demek. Kimileri doktor olup  insanların yardımına koşarken kimileri de yakalandığı hastalıktan kurtulamamış bir yakını neden kurtulamadı diye doktorlara yapmadığını bırakmıyor. Bazen küçük çocuklar, büyüklerden her konuda çekiyor. Hatta dahası kendi ana babalarından. Bunları duydukça bu söz nasıl hatırlanmaz? Çatışma halinde olunmaksızın bambaşka nedenler sonucunda, çocukların, kadınların neler çektiğini anlatan öyküleri dinlenirken, insanın, bir başka insanın kurdu değil, canavarı bile olabildiğini düşünüyor insan.  Öyle ki ne bazı göllerde yaşadığına inanılan, güya siluet halinde resimlenmiş canavarlara benziyor bunlar ne de Çinlilerin dragonlarına. İnsanın canavarlaşması, kurdun canavarlaşmasına hiç benzemiyor.   

 

Latince söylenmiş bu sözün aynası, dünya. Dolunay olsun olmasın, kurda dönüşmeksizin kurt kesilecek insan suretlilerin neden olduğu şeyleri işitmek, bu lafın boşa edilmediğini düşündürtüyor.  İlkin başka amaçla söylenmiş olsa da şimdilerde insanlar tarafından kötülüğe uğramış başta çocuklara, kadınlara, yaşlılara yapılanları anlatmada, can simidi ifade olmuş halde.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN