• Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”

YAZARLARIMIZ

Şaban Çetin
Şaban Çetin
Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2021, Cuma 10:27 - Son Güncelleme: 2 Nisan 2021 Cuma, 10:27
Font1 Font2 Font3 Font4
“Herkes Köye Dönecek!”

 

Çocukluğum köyde geçti. O zamanlar altı ay süren kışların akşamları, ekseriya bol sohbetle geçen akşamlardı. Televizyon evlere yeni giriyordu; onları bugünkü kadar teslim almamıştı. Henüz akşam ajanslarında açılan, birkaç saat sonra da kapanan ürkek bir misafirdi.

 

Kış akşamlarının sohbet ortamlarında konu konuyu açar, sohbet meclisinde çoğunlukla bir kişi öne çıkar, ama konuşulanlar zihinlere hatıralar çağırdığından, herkes bir şekilde sohbete dâhil olurdu. Ben çocukluğumda o sohbetleri dinlemeyi çok severdim. O sohbetlerde anlatılanlar muhayyilemde canlanır ve dinlemekten tarifi kabil olmayan bir zevk duyardım. Başka çocukların uzak durduğu büyüklerin meclisinde olmak bana büyük keyif verir, bazen söze bile karıştığım olurdu.

 

Köy evlerinde kurulan bu kış meclislerinde bazı kimseler bir belagat ve fesahat dehası misali konuşurlardı. Genellikle okuma yazma bile bilmeyen bu kimselerin mantık örgüsüne sahip, akıcı, beden dilini ihmal etmeyen hitabeleri bende hep hayranlık uyandırmıştır. Bugün yüksek tahsil yapmış ancak iki lafı muntazaman bir araya getirmeyen gençleri görünce, aklıma hep o köylü emmiler gelir.

 

O sohbetlerde söz döner dolaşır köylerin içinde bulunduğu hâle ve şehirlilerin tenkidine de gelirdi. Sözü-sohbetiyle meclisi mest eden bir emmi, gayet ciddi bir ses tonu ile son derece kendinden emin olarak son sözü söylerdi: Gün gelecek şehirdekiler hep köye dönecek!

 

İşte ben o kadar bahtiyarım ki;  bir kehanet gibi söylenen sözlerin hakikat oluverdiğini gördüm. Nasıl mı? Anlatayım.

 

Birinci yılını dolduran salgın dolayısıyla sonbaharda uygulanmaya başlayan hafta sonu sokağa çıkma yasaklarından, cumartesi günü yasağı Mart başında kaldırıldı. Yasaklar yüzünden şehirden kaçıp dağa-bayıra sarma mutadımı işleyemez olmuştum. Mart girdi gireli hava oldukça soğuk ve yağışlı geçmekteydi. Ancak geçtiğimiz cumartesi günü bahar güneşinin cemaline nazar etme imkânı bulabildik.

 

Öğlen civarı işyerinden çıktım. Bir arkadaşımı da alıp bahar güneşinin neşesine uyarak hızla şehri terk ettik. Ballıca Köyü içinden geçip biraz ilerleyerek asfalt yolu tükettik; arabamız artık toprak yolda seyrettiğinden oldukça yavaş ve dikkatli devam ediyorduk. Solumuzda Ömerli Barajı’nın bir ucu gözüktü. Burasını hemen tanıdım. Teyzeoğluyla beraber, bir buçuk yıl evvel bir trafik kazasında vefat eden Dayıoğlunun tuttuğu balıklara ortak olmuştuk burada. Yıllar ne de çabuk akıp geçiyordu!

 

Zihnimden hızlıca savuşup geçen hatıralarla oradan geçip arabamızı orman yoluna vurduk. Ben yol kenarında birer ikişer açmış mütevazı çiçeklere göz ucuyla bakıyor ve muhayyilemde başka yerlere seyahat ediyordum. İki yönlü bir seyahatti bu; biri gölgeler âleminde, diğeri iç âlemde…

 

Gittikçe bozulan toprak yolda ilerlerken arkadaşım konuşuyor; parlak fikirleri var: Abi, bu araba sana göre değil, sen dağ-bayır gezmeyi seviyorsun, sana 4*4 Duster alalım. “ Ben köyde yaya geziyorum. Allah bize iki ayak vermiş,” diyorum. “Ama İstanbul’da tabiata ulaşmak için ayaklar para etmiyor ne yazık ki, arabaya mahkûmuz,” diye devam ediyorum. Ona, 1950 ve 60’larda zuhur eden at vebasından ve bu vesileyle atların millet hayatından çıkarılışından söz ediyorum. O, bir yandan bana bahsettiği 4*4 Duster’in fiyatlarını internetten araştırıyor, benim arabanın üstüne kaç lira eklemem gerektiğini hesap ediyor. Ben kuş gribinden, itlaf edilen köy tavuklarından söz ediyorum. Arkadaşım çocukluğunda ata bindiğinden söz ediyor. Oysa ben eşeğe bindim, ata hiç binmedim. Atlar bizim köyü daha ben doğmadan terk etmişti. Genişletilen orman yolunun iki kenarında kökleri gevşeyen çam ağaçları rüzgârın etkisiyle devrilmişlerdi. Kökler çok önemliydi demek ki. Orman çalışanları devrilen ağaçları odun yapmakla meşguldüler.

 

Toprak yol bir yerde bitti ve tekrar asfalt yola çıktık. Belki beş tane köyden geçip Şile’nin Esenceli Köyü’ne yöneldik. Köy diyorum ama 2012 yılında çıkarılan Büyükşehir Kanunu ile büyükşehirlerin il sınırları içinde kalan köylerin, köy tüzel kişilikleri kaldırıldı. Hükmen köy olmasalar da şeklen köy sayılırlar. Her neyse…

 

Bir tepe üzerinden baraj kenarındaki köy gözüktü. Köyün göl tarafındaki tepecikte bulunan mezarlık civarındaki araba yoğunluğu dikkatimizi çekti. Ne var ki acaba? Varlıklı ya da hatırlı birisinin cenazesi mi, düğün mü, panayır mı, yoksa oto pazarı mı? Yok canım! Burada oto pazarı neylesin? O halde bu kalabalık da nesi? Aramızda bu kabil sualler gidip gelirken sağ tarafta gözümüze kestirdiğimiz tenha ve güzel bir yere sapmaya karar verdik. Ancak yol bozuk olduğundan geçmek mümkün olmadı. Biz de mecburen kalabalığa karıştık. Köyün içi, dışı araba doluydu. Park yeri bulmak için biraz dolaştıktan sonra arabayı münasip bir yere bırakıp yürümeye koyulduk.

 

Ortada bir tören ya da şölen yoktu. Ama şahit olduğumuz bu keşmekeş de neydi? Aman Allah’ım! Bizim köylü ihtiyar emmilerin kehanetleri hakikat olmuş,  cümle âlem köye dönmüştü. Bahar güneşine heveslenerek ahırlarından, merada hem güneşlenip hem de otlanmaya çıkmış inekler, danalar, kümeslerinden çıkmış tavuklar da en az bizim kadar şaşkındı. Ürkek gözlerle bu arsız kalabalığa bakıyor, arada bir “Ne oluyor yahu!” kabilinden ürkek bir nida salıyorlardı: Mööö… Şehirden gelip köyü bir çekirge sürüsü gibi istila eden bu arsız kalabalık karşısında kendimi köylülerin yerine koydum ve içimde büyük bir isyan depreşiverdi.

 

Portatif sandalyelerini, saygısızca köyün içinde boş bulduğu yere kondurmuş, masasını kurmuş bu hadsiz ve düşünce yoksunu “insanlara” ne demeliydi?  Köyün orta yerinde mangal tüttüren mi ararsınız, çekirdek çitleyen mi, içki şişelerini açıp manzaraya nazır yudumlayan mı? Şımarık ve sürekli  “tanrı” muamelesi görmekten küstahlaşmış çocuklarını, kendilerinden ürkmüş, ne yana gideceğini şaşırmış hayvanlarla eğlendirmeye çalışan mı ararsınız, o hayvanların sahiplerine sirk cambazına bakar gibi bakan mı? Aman yarabbi! Bu ne yüzsüzlük, bu ne saygısızlık, bu ne bedevilik, bu ne yobazlık! Düşünün o köyde yaşıyorsunuz. Sabah evden dışarıya adım attınız ve avlunuzdaki çimenliğe sandalye atıp arsızca kurulmuş “şehirlilerle” yüz yüze geldiniz. Ne hissederdiniz?

 

Köyün maruz kaldığı bu istila karşısında arkadaşımla aramızda çeşitli fikir teatileri gelişiyor. Bu sefer parlak fikirler benden çıkıyor: Ben buranın muhtarı olsam, hafta sonları köyün girişine toprak döktürür yolu kapatırdım. Ya da bariyer sistemi yaptırıp sadece köylülerin giriş çıkışına izin verirdim.

 

Kalabalığın içinden hızlıca geçip tenhaya ulaşarak göl manzarası eşliğinde biraz yürüdükten sonra tekrar o vahşi kalabalığın arasından geçiyoruz. Arabamızı alıp köyden çıkarken önümüzdeki 4*4 cipin şoförü, yol kenarında sürü halinde seyreden tavukların üzerine cipini sürerken, pencereden de el hareketleri yaparak şaşkın ve zavallı hayvanlara “Çekilin yoldan!” diyordu. Cip, arkasından koyu bir duman bulutunu köye “hediye” ediyordu. “Yağ yakıyor,” dedi arkadaşım. “Kendi başını yaksın,” diye geçiverdi içimden.

 

Gelişte arabayla geçemediğimiz yere bu kez yürüyerek ulaştık. Göl kenarına oturduk. Henüz yakma kabiliyeti kesp etmemiş bahar güneşinin göl üzerinde oynaşan parıltılarını seyre koyulduk. Çimenler üzerinde birer ikişer açmış papatyalara bizim ihtiyarların kehanetinden söz ettim. Gülümsediler. Ama arkadaşımın bundan haberi yoktu. O acıkmıştı. Ne papatyalara ne de güneşin suda oynaşan parıltılarına bakacak durumda değildi. Onun hayallerini köfte ve piyaz süslüyordu.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN