• Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”

YAZARLARIMIZ

Necati Kağan Çetin
Necati Kağan Çetin
Eklenme Tarihi: 1 Aralık 2020, Salı 17:24 - Son Güncelleme: 1 Aralık 2020 Salı, 18:21
Font1 Font2 Font3 Font4
Hangi soru?

Ömürler, mevsimler gibi dönerler,
Mumlar yanar yanar biter sönerler,
Yapraklar sararıp yere inerler,
Toprağa dönerler, farkında mısın?
Cengiz Numanoğlu

Koronavirüsle birlikte olağanüstü dönemlerden geçiyoruz. Tarihte eşine çok az rastlanan olaylar yaşıyoruz. Salgının bütün dünyaya yayılması… İnsanın, bilim ve teknolojinin çaresiz kalması… Dünyadaki ekonomik ve sosyal dengelerin, normallerin değişmesi… Bütün tedbirleri aldığımız halde olmuyor. Salgın sona ermiyor.
Acaba çok önemli bir soru var mı sormayı akıl edemediğimiz? Bir soru veya daha fazla soru. Bakalım:

Bilim ve teknolojiye fazla mı güvendik?
Uzaya çıktık. Güneş sisteminin dışına çıkabilecek donanımda uzay araçları yaptık. Dağların zirvelerini, denizlerin en derin noktalarını gözlemledik. Gen haritalarını çizmeyi, ortaya koymayı başardık. Akıllı telefonlarla, bilgisayarlarla dünyayı küçük bir köy haline getirdik. Uçaklarla, gemilerle, otomobillerle dünyada ayak basılmadık yer bırakmadık. Bir virüs bize kendi sınırlarımızı hatırlattı.

Kendimize mi yabancılaştık?
Eve gitmeyi, bir ailemiz olduğunu neredeyse unutmuştuk. Eve formalite icabı, laf olsun diye gidiyorduk belki de. Yetiştirilmesi gereken işler vardı. İş görüşmeleri, toplantılar, dersler… Takip edilmesi gereken haberler… Her gün birbirinin aynısı haberler… Kazanılması gereken paralar… Maddi ihtiyaçlar… Ya manevi ihtiyaçlarımız? Virüs bize başka yönleri işaret etti.

Sonsuza kadar yaşayacağımızı mı zannettik?
Öyle ya… Dünyanın bitip tükenmek bilmeyen, halledilmesi gereken işleri vardı. 150-200 yıla uzanan kariyer planlamaları vardı. Sanki insan taştan, demirden veya çelikten yaratılmıştı. Sanki ölüm yoktu. Bu hayat hiç bitmeyecek gibiydi sanki… Bir virüs çıktı ve burada durmalısınız dedi hepimize.

Yaratan ve Yaşatan’ı mı unuttuk?
Bu hayatın, insanın, dünyanın ve kâinatın bir sahibi vardı oysa… Her şey Onun emri altındaydı. Bir yaprak dahi Onun izni olmadan düşmezdi. Yerleri, gökleri, insanı, yıldızları, gezegenleri, galaksileri, mikroskobik canlıları, molekülleri, elementleri, atomları ve atomaltı parçacıkları bir Yaratan vardı. Bir virüs çıktı ve bütün bunları hatırlattı hepimize.

18-20 kelimeyle geçip giden, tükenen bir hayatımız mı vardı?
Faiz, döviz, borsa, arsa, kredi kartı, bonus, otomobil, futbol, magazin, yeme içme muhabbetleri… Gurme, gastronomi, politik gevezelikler, politika saplantılı hakaretler, ego, kariyer, başarı… Her yeri kuşatan ekranlar, kakara kikiri, hahaha hihihi… Bütün dünyayı bu kelimelerden mi ibaret sandık? Bu kelimeler hayatımızın tamamını işgal etmişti belki de… Bir virüs çıktı ve bütün bunlara bir son verdi.

Karşılıksız iyilik yapmayı mı unutmuştuk?
Öyle ya… Her şey karşılıklıydı şu dünyada. Her şey paraya endekslenmişti. Her şeyin bir maddi bir fiyatı vardı değil mi? Maddi bir karşılık almadan selam bile verilmezdi ha? Gerçekten mi? Oysa insan, iyilik yapmaya yazgılı, iyilik yapmaya programlı bir varlık. İnsan, karşılık beklemeden iyilik yapınca şifa bulan bir varlık. Kimseden iyilik beklememek, ama elimizin ulaştığı herkese iyilik yapmak. Hem de karşılıksız. Bir virüs çıktı ve bunları hatırlattı bize belki de.

Karşılıksız iyilik beklentisine mi girmiştik?
Bütün iyilikleri bize yapsınlar ha? Hep birileri bize karşılıksız iyilik yapsın, sürekli yapsın, öyle mi? Oysa olması gereken, kullardan hiçbir beklentiye girmemek, iyilik beklentisine girmemek, bütün iyilikleri sadece Allah’tan beklemekti. Yalnızca Allah’tan beklemekti. Belki de biz burada yanıldık. Yaratılmışların, kulların gücü, kuvveti, iyilikleri bir yere kadar yetişebilirdi. Bunları anlamadık, anlamak istemedik. Kimseden hiçbir iyilik beklentisine girmemek, ama herkese iyilik yapmak. İşte bunu anlamalıydık. Virüs bize bunları anlatmak istedi aslında.

Kendi egolarımızın altında mı kalmıştık?
Belki de dev gibi egolarımız-kibirlerimiz vardı. Belki de o dev gibi egoların, kibirlerin altında kalmıştık. Aşırı gürültücü egolarımızdan dolayı, çevremizde olup bitenlerin farkında değildik belki de. Gösteriş budalalıklarımızın esiri mi olmuştuk acaba? Kariyerizm maratonuna mı çıkmıştık? Başarıyı mı ilahlaştırmıştık yoksa?

Tüketim çılgınlığına mı kapılmıştık?
Bitip tükenmek bilmeyen yüzlerce, binlerce, milyonlarca ihtiyaç… Bütün bunların hangileri gerçek ihtiyaç, hangileri olmasa da olur, hangileri gereksiz? Havada uçuşan trilyonlarca reklama bakılırsa, her şey ihtiyaç. Trilyonlarca ev eşyası, mobilya, halı, perde, çamaşır makinası, bulaşık makinası, bunlar için gereken kimyasal maddeler… Televizyonlar, buzdolapları, sehpalar, tabaklar, tencereler, yemek takımları…

Tesadüf rüzgârlarına mı esir olmuştuk?
Öyle ya, bir tarafta Darwin, evrim diye bağırıp duruyordu. Bir başka tarafta ateizm, sekülerizm, nihilizm, tabiatperestlik… Diğer tarafta deizm, sebeplerin ilahlaştırılması, pozitivizm, materyalizm… Allah’a inanma da kime, neye inanırsan inan, öyle mi? Her şey bu kadar basit öyle mi? Bir virüs çıktı ve şapkaları önünüze koyun ve düşünün, dedi sanki hepimize.

Özeleştiriyi, nefis muhasebesini, ömür muhasebesini, otokritik yapmayı, tövbe istiğfar etmeyi mi unuttuk?
Oysa dümdüz yaşayıp gidiyorduk işte. Gece uykuya dalarken kendi hayatımızı gözden geçirmiyorduk belki de… Acaba kul hakkı yemiş olabilir miydik? Acaba Allah’ı hatırlıyor muyduk? Fakir fukara, garip guraba, hastalar, ihtiyarlar, çaresizler, musibetzedeler, felaketzedeler ne haldedir diyor muyduk? Virüs bize bunları mı hatırlatmak istedi?

Güç zehirlenmesi mi yaşıyorduk?
Çalışırım, kazanırım, dilediğim gibi alırım, dilediğim gibi satarım, yerim, içerim, gülerim eğlenirim, hayatın tadını çıkarırım, hayatımı yaşarım, öyle mi? İstediğimi arayıp sorarım, istemediğime selam bile vermem, öyle mi? Arkadaşım burası dünya! Babamızın çiftliği değil burası. Bu dünyanın bir yaratanı, bir yaşatanı var, bir sahibi var, sakın unutmayalım. Burada kendi kafamıza göre yaşayamayız. Aksi halde bir yerde kırmızı kart görebiliriz.

Kendimizle yüzleşmeye mecburuz.
Nerede hata yapıyoruz?
Bu korku tünelinden ne zaman çıkacağız?
Bir soruyu, çok önemli bir soruyu sormuyoruz, soramıyoruz belki de.
Acaba o soru hangisi?
Hangi soruyu sorarsak bu virüsten kurtulacağız?
Doğru soru hangisi, doğru cevap ne?
Bütün bu olup bitenlerin manevi arka planındaki gerçek sebep ne?


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN