• Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 7 Ocak 2019, Pazartesi 18:09 - Son Güncelleme: 7 Ocak 2019 Pazartesi, 18:11
Font1 Font2 Font3 Font4
Guguklu, Alarmlı, Kolda, Duvarda… Saatler

 

Derinden bir ses duyar gibi oldu. Sabaha karşı uykunun en koyusunda açılmamakta ısrar eden göz kapaklarını  aralamaya çalışsa da olmuyordu. Ses giderek arttı sanki. Nasıl bağırıyordu avaz avaz. Dünyanın en münasebetsiz sesi, en olmayacak anda yine çın çın çınlatıyordu ortalığı. Birkaç günlüğüne misafir gelen kuzeninin akşamdan kurduğu çalar saat bağırıyordu.

 

Her sabahkinden daha zor araladı gözlerini. Saati susturdu. Bu arada yarı uyanıkken bile kadranına bakarken beşi yirmi geçiyor olduğu çarptı gözlerine. Oysa altıya çeyrek kala kalkması gerekirdi. Ah, kuzen, ah! Dün saati düşürüp sonra çalışıyor mu diye meraktan yeniden kuran kuzenine söylendi içinden. Kaç dakikasını yemişti. Oysa beş dakikalık uyku kârdı bunca ağır işi varken, tüm gün koşturuyorken. “Kendi işimi kendin yapmazsam böyle olur elbet. El, elin eşeğini…….” deyip güldü.

 

Sırf iş bulduğu için ailesini ve memleketi Tokat’ı bırakıp buralara gelmiş Alime. Tek başına yaşamakta olunca başının çaresine bakmak için kendince önlemler de geliştirmişti. Diyelim ki iki çalar saat kurardı. Ne olur ne olmaz, bakarsın saatin pili biter, hadi duymazsa korkusuyla. Kuzeni, kendisini çok erken uyandırsa da o kuzenini uyandırmamak için ikinci saatin alarmını kapatmak üzere konsola yöneldi. Neee, ikinci saat henüz beşi on geçiyordu. Yani kuzen, saati ileri ayarlamakla kalmamış bir de erkene kurmuştu.

 

Bu arada koridorda ayak sesi duydu. Kuzeni de kalkmıştı. Saate söyleniyordu, “Ne bet sesi varmış bu saatin. Nasıl bağırdıysa taa öbür odadan duydum. Uykumu böldü. Su içeyim bari kalkmışken. Boğazım kurumuş Ankara havasında. Hadi hoşça kal. Giderken beni uyandırmana gerek yok artık. Zaten yol yorgunuyum”.  “Tamam, uyandırmam, merak etme” dedi Alime.

 

Yüzünü yıkarken fark etti Alime. Çamaşır makinesinin aç kapa düğmesinin ışığının yandığını.  Dün gelen misafirin, yolda üzerinde ne varsa makineye tıkıp yıkamış, makineyi de  kapamamıştı. Erken kalktığına göre çamaşırları serebilirdi. 

 

İki odalı, eski bir apartmanın giriş katındaki minicik evinin tek balkonu olan mutfak balkonundan çamaşır sepetini kaptığı gibi makinedeki yıkanmışları boşalttı. İkinci odayı kuzenine verdiğinden salona taşıdığı seraca sermeye başladı. Bu arada gözü kolundaki saate kaydı.

 

Kol saati, beş dakika ileri olsun isterdi hep. Böylece geç kalmayacağına emindi otobüse, işe. Kalmıyordu da gerçekten, her zaman vaktinde yetişiyordu her yere bu sayede. Daha çok zaman var diye acele etmeden astı yıkananları.

 

Televizyonu açmak için elini uzattı; ama hadi kuzeni sesten rahatsız olursa… Oysa televizyondaki saate göre hazırlanırdı hep. Olsun, şimdilik açmaz, biraz zaman geçince açardı televizyonu ki vakit daraldı mı haberi olsun.

 

Odasına gitti. Demin avaz avaz bağıran altın sarısı renkli saatte baktı. Sonra da babasının vaktinde Rusların Trabzon’daki Rus pazarlarına getirip sattığı kurmalı, çok eski, tümden metal olduğundan çok ağır, yuvarlak kırmızı saate baktı. O da başka bir vakti gösteriyordu. Bir de salondaki guguklu saate baksaydı ya.

 

Guguklu saat de başka bir şey söylüyordu. Saatlerin hiçbiri aynı vakti göstermiyordu. Çantasını açtı. Cep telefonun saatine baktı. İçi rahatladı. Telefonunu ortaya bir yere bırakıverdi nasıl olsa birazdan yeniden bakarım diye.

 

İşyerinde yapacağı kahvaltısı için sandviçe kadar hazırlanmıştı. Gerçi kuzeni yatmadan önce ne kadar peynir varsa yemiş olmalı ki kalan birkaç zeytin ile akşamdan yenmeyip artmış tere yapraklarını koydu ekmek arasına. İdare edecekti artık.

 

İyisi mi cep telefonunun saatine bakıp öyle çıkmaktı. Çantasını açtı, telefonu yoktu. Etrafına bakındı. Nereye koymuştu telefonunu. Yerleşik telefondan çaldırsa mıydı acaba? Yok, kuzeni uyanırdı. Televizyonu mu açsaydı saatten emin olmak için? Ama ille ses çıkarırdı televizyon. Misafirine ayıp olurdu. Tek başına yaşadığından çıt çıkmayan evine girdiğinde üst kat komşusunun evde olup olmadığını hemen anlardı onların televizyon sesi sayesinde. Bugün bir haber kanalındaki saate göre hazırlanamayacaktı demek ki. Kol saatine baktı. Ooo, hiç mi geçmemişti bu zaman yoksa bu sabah çok mu hızlıydı Alime? Gülümsedi, telaş edecek bir şey yoktu. Bol bol zamanı vardı çünkü.

 

Her gün, sabah hazırlığında yaptığı işlerin aynısını hatta çamaşır sererek fazlasını yapmıştı. Yine de kol saati bolca vakti olduğunu söylüyordu ona. Öyle olmamalıydı ama. Şöyle içinden usulca altmışa kadar sayarak bir dakika geçsin diye bekledi. Kol saatinin yelkovanına, akrebine bakarak. Pilini epeydir değiştirmediği saat yavaşlamıştı. Nasıl da safça inanmıştı demin kol saatine. Çalar saatler ayrı ayrı zaman gösterdiğinden, guguklu saat de duvar eğri diye bazen buçuklarda iki, saat birde de on üç kez ötebildiğinden en doğrusu saati veren bir haber kanalına bakmaktı.  Televizyonu tam açmıştı ki kuzeninin sesi geldi. “Kapatsana onu, uykumu bölecek.” Hemen kapattı televizyonu.

 

Her gün bu işleri yapar, ardından çıkardı. Yine aynı işleri çamaşır sererek fazlasıyla tekrarlasa bile erken kalktığından o fazladan harcadığı süre zaten telafi edilmiştir diye düşünüp evden çıkmak üzere açtığı kapıyı sessizce kapatıp, birkaç basamaklık merdivenleri inip, Allah’tan çok yakındaki durağa koşturdu. Hava bugün daha bir karanlık gibiydi. Kış aylarında artık sabahlar karanlık olsa da bugün sanki daha bir koyuydu.

 

Her sabah çöp kamyonu ile karşılaşırdı. Sokak lambalarının tam aydınlatamadığı o saatlerde kamyonun farlarının ışıttığı yolda biraz daha güvende hissederdi kendini.

 

Hep beş, on dakika önce olurdu durakta. Otobüsü beklerken bazı okul ve iş servisleri geçerdi. Hepsini ezberlemişti. Servislerin hiçbiri gözükmemişti hala. Gelen otobüsler de bineceği otobüs değildi. Pili bitti bitecek kol saatine bakmadı bile. Aklına bir durak sonraki eczane geldi. Kapısı üzerindeki dijital tabloda saat ve havanın kaç derece olduğunu yazardı. Isıyı az çok tahmin ediyordu. Bu gece eksi on beşi görecekti Ankara.  Bunca üşüdüğünden, her nefes verişinde oluşan buhardan belliydi zaten. O kadar üşüyordu ki dişleri birbirine vurmaya başladı. En azından yirmi dakikadır,  don tutmuş yolda buzların üzerinde bekliyordu. Hala beklediğine göre saat yedi buçuk olmamıştı demek ki. Yoksa durağa yedi otuzda gelen otobüsü geçmiş miydi? Gecikmiş miydi bugün? Gerçi, birkaç senedir sabahları karanlık olduğundan koyuluktan gün ağarana kadarki geçişin tonlarını iyiden iyiye bellemişti; ama yine de bir korku kapladı içini. Neyse şimdi eczanenin dijital saatinden öğrenirdi saati.

 

İşte eczanenin karşısındaydı. Saat yedi on beşti. Sıcaklık da eksi on dört.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN