RÖPORTAJLAR
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”

Filiz Çırpıcı’nın “İstanbul’a” İsimli Şiirine Dair
Eklenme Tarihi: 22 Nisan 2020, Çarşamba 05:00 - Son Güncelleme: 22 Nisan 2020 Çarşamba, 05:01
Font1 Font2 Font3 Font4



Filiz Çırpıcı’nın “İstanbul’a” İsimli Şiirine Dair
İsmail Şapaloğlu

 

 

İstanbul'a dair bu güne kadar sayısız şiir yazılmıştır. Bundan sonra da yazılmaya devam edecektir. İstanbul coğrafi konumu, tarihi, boğazı, sokakları, kasırları, çeşmeleri, insanları ve daha yüzlerce emsalsiz vasıflarıyla edebiyatımızın konu mihmandarı olmuştur. Menbası gereği olmaya da devam edecektir. Bu kaynağın ruhundan beslenip şekil alabilen en önemli tür de şiirdir. Öyle ki; ismini "İstanbul Şair"i olarak tescillemiş olan şair Nedim, İstanbul'un fethinin fatihi Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul'u, “Sevâhilnâme” isimli mesnevisinde semt semt anlatan Fennî, Şeyh Gâlib'in müridi olan mevlevi şeyhi, mutasavvıf Esrar Dede, şiirlerinde tarih düşürmesiyle meşhur olmuş Surûrî, devlet-i erkândan olan Eşref Paşa, içten ve samimi üslubtaki  şiirleriyle tanınan şair-i edibe Şeref Hanım ve dahi cumhuriyet döneminin şairleri; Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Veli, Attila İlhan, Nazım Hikmet, Ümit Yaşar Oğuzcan, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Nurullah Genç, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Seyfi Orhon, Faruk Nafiz Çamlıbel, Arif Nihat Asya, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu , Dilaver Cebeci ve daha nice şairlerimizin kaleminden çıkmış, edebiyatımızın hafızasına kazınmış yüzlerce İstanbul şiiri mevcuttur. Şüphesiz, yaşadığımız dönem içerisinde de varlığından haberdar olduğumuz ya da olmadığımız sair şairlerimizin de İstanbul'a dair şiirleriyle karşılaşmaktayız.

 

Günümüzün yaşayan şair-i edibelerinden olan Filiz Çırpıcı'nın 2015 yılında çıkardığı “Han” adlı şiir kitabında yer alan "İstanbul'a" başlıklı şiiri dikkatlerimizden kaçmamıştır. Şiir muhtevası, üslubu ve ifade tarzıyla dikkat çekmiş, yazarını yukarda zikrettiğimiz şairler ile isminin yan yana anılmasına namzet kılmıştır. Okuyucularının gözünden kaçmayacağına inandığımız bu şiir, bizlerin de nazarını celb etmiş ve bizleri de bu şiiri yorumlamaya emr-i hazır kılmıştır.

 

Şiiri anlamsal ifade yönünden üç bölüme ayırabiliriz.

 

Birinci bölüm;

 

        Ey İstanbul!

Maverası ruhumun!

Ey şahların kurulduğu

               asırlık sedir.

Bitmeyen hesapların şehri

Ey!

Karadeniz'den akan nehir.

Megola idea'sı kiminin,

             kimine şanlı Bedir!

Sarnıcından Bizans'ın

                                su içtiği şehir.

Çocuklarına masal,

               gençlerinin hülyası.

Ve sahabe türbesi,

                erenlerin sevdası.

Asil bir güzelliktir

                ve bir sultan edası

Gözlerinden süzülen ,

                 hiç bitmeyen rüyası.

 

Şiirde tema olarak karşımıza çıkan ilk husus tarihtir. Şair, şiirin bu ilk bölümünde okuyucusunu şehrin geçmişine dair kısa fakat geniş anlamlar çıkarılabilecek bir yolculuğa sevk etmektedir. Şehrin kuruluşundan bu yana coğrafi konumu, doğal güzellikleri, tarihi, mimarisi, yaşam tarzı ve insanları romanlara, şiirlere, seyahatnamelere, hikayelere, masallara konu olmuştur. Tarihte Latinler, Persler ve Müslümanlar başta olmak üzere birçok milletlerin saldırısına uğrayan şehir her milletin hafızasında derin izler bırakmıştır. Şaire göre şehir, adı geçen milletlerin zihninde sahiplenilen ya da varılması gereken kutsal ülkü niteliğini taşımaktadır. Şair kendini de bu ülküye ortak etmektedir. Şairin bunu ifade ederken kullanmış olduğu özellikli ifade tarzı ise dikkat çekmektedir. Bu ifade tarzındaki özellik ise şairin tarihe olan nesnellik bakış açısıdır. Bunu biz edebiyatımızda çok nadir görmekteyiz. Şairi böyle bir ifade tarzına iten en önemli sebep de, şehre olan sevgisindeki aşırı bağlılıktır. Hatta bu sevgi milletlerin şehre olan bağlılığından daha üstün bir seviyededir. Bu sevgi o kadar üstündür ki, şairin benliğinden sıyrılıp, ötelerin de ötesine varan bir sevgidir. Aradaki sevgi bağı artık görsellikten sıyrılmıştır. Buna nazaran kendi sevgisi kadar olmasa da diğer milletlerin sevgisini de hoş görebilmiş ve hepsine hak verebilmiştir. Bu da milletlerin tarihine karşı adil bir bakış açısı sergilemesini sağlamıştır.

 

Bilindiği üzere İstanbul M.Ö 667 yılında Megora Kralı Byzans tarafından kurulmuştur. Şehir kuruluşundan günümüze kadar bir çok efsanelere, masallara bahis olmuştur. Pagan ve Hristiyan Romalılar, devamında Ortodoks Bizanslılar ve İslamiyet menşeyli efsaneler ve masallar milletlerin çocuklarına destan, gençlerine ülkü olmuştur. Bir örnek verecek olursak; Şehri kuran kral Byzans, bir gün kâhinini yanına çağırır ve sorar: "Ey kâhin! Biz bu şehri kurup imar ettik. Söyle bana gün gelir de bu şehir elimizden çıkar mı?" Kâhin gayet kendinden emin bir şekilde cevap verir: "Hiç meraklanmayınız efendim. Bu şehir ilelebet bizim kalacaktır. Ta ki, gemiler karadan yürüyene kadar." Elbette bu satırlar birer masaldan çıkmış kıssa gibidir. Lakin şairin mısralarında dediği gibi çocuklarına masal olan, gençlerine hülya olan bu şehrin bu kıssası, "Rüyalarımın şehri Bizans" diye tabir eden Fatih Sultan Mehmed'in hülyalarına çalınmış ilham olamaz mı?

 

İstanbul, Efendimiz’in vefatından sonra müslümanlar tarafından da kuşatılmış olsa da tam hedef olan fethe müessir olamamışlardır. Bu fetih esnasında bir çok sahabî İstanbul surlarının önünde şehit düşmüşlerdir. O günden bu güne İstanbul şehadet şerbetini içen sahabilere ebedi istirahatgâh mekânı olmuştur. Fetihten sonra da şehir yine birçok dervişin, evliyanın ve erenlerin sevgisine mazhar olmuştur. Şehir eski sahiplerinin de, yeni sahiplerinin de hatıralarından silinmeyen, gözlerinde süzülen bir rüyalar şehri olmuştur.

 

Şiirin ikinci bölümü;

 

Gel, tut ellerimden şimdi

             götür beni sevdaya

Koynunda yaşadığım

              binlerce hatıraya.

Bırakma beni artık

               bu yabancı şehirde.

Üşümekte bu yürek

                yıllardır hicretinde.

 

Şairin şehre olan sevgisi aslında şehrin ilk kurulduğu tarihe dayanır. Şehrin kaderiyle kendi kaderini bir tutar. Bütün yaşanmışlıklar ortak bir kaderin ürünüdür. İçinde bulunduğu şehre olan sevgisi şairi tatmin etmemektedir. Ne kadar beden olarak ona yakın olsa da ruhu hâlâ yalnız ve uzakta kendini hicrette hissetmektedir. Şairin kendisini böyle bir hissiyata düçar kılması elbette, beraber yaşanılan hatıraların tekrarının muhal olmasından kaynaklanmaktadır. Hasılı bir bekleyiş hep söz konusudur.

 

Şiirin üçüncü bölümü;

 

Kim demiş,

              sen artık güzel değilsin,

                           kim diyebilir!..

Yıllar geçer,

               gözlerine çekilen sürmeler

                              katmerlenir.

Daha bir nazlı yüzer

              sülietin sularda.

Ve çektiğin acılar,

              dalgalarda dillenir.

Söyle bana şimdi,

             ey kalbimin ülkesi!

Seni benden daha fazla

              kim sevebilir?..

 

Akıp giden zaman, insanlar gibi gelir, şehirleri de yıpratır. Şair şiirin üçüncü yani son bölümünde , okuyucusunu İstanbul'un son birkaç yüzyıl içerisinde yaşadığı olumsuz olaylara, facialara telmihte  bulunmasını sağlamaktadır. Şehrin özellikle birkaç yüzyıldır, yaşamış olduğu savaşlar, ekonomik sıkıntılar, siyasi çalkantılar şehri iyice yıpratmıştır. Cumhuriyet dönemiyle birlikte başlayan kültürel erozyon, 20. yy.’ın ikinci yarısından itibaren başlayan göç dalgasının da  yaratmış olduğu fizyolojik değişimle şehir bambaşka bir hâl almaya başlamıştır. Lâkin, bütün bu yaşanılan olumsuzluklar dahi şairin şehre olan sevgisinden, güzellik algısından hiçbir şey kaybettirmemiştir. Tam aksine şehrin bütün kusurlarını göz ardı ederek O' na olan sevgisini daha da arttırmıştır. Bu sevgisi de her daim kalbinde bâki kalacaktır. Buna nazaran tek isteği ise sevgisine verilecek olan karşılıktır.

 

Şiirin son bölümünde üzerinde ayrıca durulmasını icab eden iki mısra mevcuttur;

 

Ve çektiğin acılar,

              dalgalarda dillenir.

 

Hakikaten bu mısralar okuyucusunda farklı çağrışımlar uyandırmaktadır. Asırlardır Karadeniz'in suyunu Marmara Denizi'ne akıtan İstanbul Boğazı tarihinde sayısız iyi ve kötü hatıralara şahitlik yapmıştır. Bütün bunları hafızasında saklamaktadır. Acaba şairin de mısralarında ifade etmek istediği gibi, şu boğazın dalgaları acaba bize yıllardır bir şeyler mi anlatmak istiyor da duyamıyoruz muyuz. Ve otursak bir gün dizinin dibine, bize hatırlarını anlatır mı?

 

 

 


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!