RÖPORTAJLAR
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”

Dursun Gürlek İle Medeniyet ve Kitaplara Dair Söyleşi
Eklenme Tarihi: 17 Aralık 2014, Çarşamba 21:28 - Son Güncelleme: 17 Aralık 2014 Çarşamba, 21:28
Font1 Font2 Font3 Font4



Dursun Gürlek İle Medeniyet ve Kitaplara Dair Söyleşi
HAZIRLAYAN: Zehra TOPRAK Geçtiğimiz günlerde, değerli kültür tarihçimiz ve yazarımız Dursun Gürlek ile röportaj yaptık. Bu keyifli röportajda Sayın Mehmet Nuri Yardım da yanımızdaydı. Hepimizin bu güzel röportajdan nasiplenmesini umuyorum. Yazı yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız? Dursun Gürlek: Yazı yazmaya ilkokul birinci sınıfa gitmeden önce başladım. Ben köy çocuğuyum. Köylerdeki evler basit kerpiç yapılıdır […]

GERMANY-LITERATURE-BOOK-FAIR-TURKEY-BAYDAR
HAZIRLAYAN: Zehra TOPRAK
Geçtiğimiz günlerde, değerli kültür tarihçimiz ve yazarımız Dursun Gürlek ile röportaj yaptık. Bu keyifli röportajda Sayın Mehmet Nuri Yardım da yanımızdaydı. Hepimizin bu güzel röportajdan nasiplenmesini umuyorum.
Yazı yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız?
Dursun Gürlek: Yazı yazmaya ilkokul birinci sınıfa gitmeden önce başladım. Ben köy çocuğuyum. Köylerdeki evler basit kerpiç yapılıdır ve duvarları çoraktır. Eline bir çivi yahut bir çöp alırsın, o duvarlara resim yaparak, çizgi çizerek bir nevî yazı yazarsın. Ben meraklıydım. Evimizin duvarlarını çize çize, ilkokul birinci sınıfa gitmeden önce okumayı yazmayı öğrenmiştim. Demek ki ben ilk yazıyı böyle yazdım. İkincisi; lise yıllarımızda, ki ben imam-hatip lisesi mezunuyum, her okulda olduğu gibi bizim okulumuzda da duvar gazetesi çıkardı. Duvar gazetesinde benim yazılarım, makalelerim yayınlanırdı. Çünkü kompozisyonum, Türkçem ve edebiyatım iyi olduğu için hocalarım yazı yazmamı söylerlerdi, beni teşvik ederlerdi. Dolayısıyla yazdığım yazılardan bazılarını okulun duvar gazetesinde yayınlarlardı. Bunu da ilk yazı kabul edebiliriz. Daha sonraki yıllarda, çok enteresandır, henüz liseyi bitirmemiştim ki okuduğum bir kitabın çok etkisi altında kalarak ben de bir kitap yazma hevesine düşmüştüm. Hâlbuki kitap yazmak için çok erken bir yaştır. Ama ‘küllü cahilun cesurun’, yani ‘her cahil cesur olur.’ fehvasınca (gülüyor), ben de öyle bir kitap yazmıştım ve İstanbul’a üniversite imtihanlarına girmek için geldiğimde, 1972’de, o kitabı yayınlaması için Eşref Edip Bey’e göstermiştim. Rahmetli üstad çok ilgi gösterdi fakat bu işler için erken olduğunu, gayet kibar bir şekilde, incitmeden, rencide etmeden bana anlattı. İlk kitap denemem de böyledir. Ama sonra tabi üniversite yıllarımda yazılarım yayınlandı ve ilk telif ücretimi de, 1977 yılında, Kültür Bakanlığı’nın yayın organı olan Milli Kültür Dergisi’nde yayınlanan bir yazım dolayısıyla almıştım. Telif ücreti bakanlıkça okula gönderilmişti. Ve Divan Edebiyatı hocamız rahmetli Mehmet Ali Tanyeri, sınıfta dersi yarıda keserek, o makaleyi bana okutmuştu. Rahmetli Mehmet Çavuşoğlu ile Divan Neşri’nde beraber çalışmışlardı. Mehmet Çavuşoğlu, Ali Tanyeri, Hilmi Yavuz ve Behçet Necatigil, ‘Mahşerin Dört Atlısı’ydı.
Mehmet Nuri Yardım: Hocam, hatırladığım bir şeyi paylaşayım. Rahmetli Peyami Safa bir kitabında anlatıyor. Çocukken heves etmiş, bir kitap yazayım diye. Ama çarpıcı bir isim koymuş kitabına: Sakın Bu Kitabı Okumayın! Öyle dediği için kitap bir anda okunmaya başlanmış. (Gülüyorlar)
Bir yazar olarak, yazarlıkta emek ve yetenek noktaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Dursun Gürlek: Yetenek olmazsa emek, kuru bir emektir. Yetenek, eski tabirle kabiliyet, Allah vergisi olmakla beraber insanın bir gayret göstermesini de gerektirir. Bir Batılı bilgin diyor ki: “Başarının 10’da 9’u terdir. Sadece 1’i dehadır.” Yani Allah çalışana, gayret edene veriyor. Ve Allah herkese yaradılışında mutlaka bir kabiliyet vermiştir. Kimisinin kabiliyeti musikiye, kimisinin yabancı lisan öğrenmeye, kimisinin spora, kimisinin ressamlığa… Listeyi uzatabiliriz. Yani her insanda bir kabiliyet vardır ve mühim olan o kabiliyeti keşfetmektir. Yetenek tabi ki lüzumlu. Lüzumlu olmasa Allah her insana bir yetenek vermezdi. Ama onun kadar önemli olan da yeteneği keşfedip o doğrultuda gayret göstermektir.
Sizce okuyucunun niteliği mi, yoksa niceliği mi daha önemli?
Dursun Gürlek: Eskilerin şöyle bir sözü var: ”Kemiyet önemli değil, keyfiyyet önemlidir.” Kemmiyet, sayı çokluğu demektir. Keyfiyyet ise niteliktir. Yani iyi yetişmiş on insan, iyi yetişmemiş bin insandan faydalıdır. Mesela, 50-60 kişilik bir otobüs düşünün. Bu otobüsü bir kişi kullanıyor. O kişi de şoför. Bir kişi ama oradaki 50 kişiden daha önemli iş görüyor. Çünkü kullanan o. Keyfiyyet, yani işin nasıllığı onda. Bu bakımdan keyfiyyet, yani nitelik son derece önemli. Az olsun, temiz olsun.
Peki Türk kültürünü diğer kültürlerden ayıran en önemli özellik nedir?
Dursun Gürlek: Türk kültürünü diğer kültürlerden ayıran birçok özellik olmakla beraber; Türk kültürü Arap kültüründen, İran kültüründen ve diğer İslam milletlerinin kültürlerinden etkilendiği gibi, özellikle Tanzimat’tan sonra Batı kültüründen, bilhassa Fransız kültüründen çok etkilenmiştir. Dolayısıyla zengin bir kültürdür. Kısaca söylemek gerekirse, kültürümüz son derece zengin bir hazineye benzemektedir. Bizim kültürümüzde Doğu’dan da gelen eserler var, Batı’dan da gelen eserler var. Ama Cemil Meriç’in de dediği gibi ”Işık doğudan gelir.”
İstanbul’un herkeste ayrı bir yeri var. İstanbul’u bir İstanbul beyefendisine sormak istiyorum. Bu yaşlı şehrin sizdeki değeri nedir?
Dursun Gürlek: “Bu şehr-i Stanbul ki bî misl-ü bahâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır” diyen şair Nedim, sanki benim duygularıma tercüman olmuş. Evet, İstanbul’un dünyada benzeri yok. Osmanlı’dan önce Bizans’ın başkenti, fetihten sonra Osmanlı’nın başkenti, şimdi de Ankara siyasetin başkenti, İstanbul ise kültürün başkenti… Yani İstanbul, bugün de başkent olma özelliğini koruyor. Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra İslam dünyasının en kutsal şehridir İstanbul. Çünkü burada Peygamberimiz’i (s.a.v.), 8 ay gibi uzun bir süre, evinde misafir eden Eyüp Sultan Hazretleri ve başka sahabeler bulunmaktadır. Dolayısıyla İstanbul kutsal bir şehirdir. Hatta İstanbul’un iki semtine uhrevi belde derler: Eyüp ve Üsküdar. Mesela Üsküdar’ın bir adı da Kâbe Toprağı’dır. Niye Kâbe Toprağı denmiş Üsküdar’a? Osmanlılar zamanında Mekke’ye, Medine’ye surre alayları gönderilirdi. Yani Mekke, Medine fakirlerine dağıtılan para, yiyecek, içecek, eşya vs. Ve bunlar devlet töreniyle giderdi. Develerle, kervanlarla… İşte bu alayların kalkış noktası Üsküdar olduğundan, Üsküdar’ın bir diğer adı da Kâbe Toprağı’ydı. İstanbul’un tabi, en önemli özelliği Osmanlı padişahlarının, hanım sultanlarının yaptırdığı tarihi selatin camileridir. Sultanahmet Camii’ni, Süleymaniye Camii’ni, Beyazıt Camii’ni ve diğer selatin camilerini çıkarın, İstanbul diye bir şey kalmaz. Yabancı turistler bizi görmek için değil, Mimar Sinan’ın şaheserlerini görmek için buraya geliyorlar. Yani İstanbul aynı zamanda camiler şehridir, kütüphaneler şehridir, mektepler-medreseler şehridir. Tarihi eserlerin en bol miktarda bulunduğu bir şehirdir. Burası bir tarih hazinesidir. Bilhassa suriçi, bir açık hava müzesidir. Dolayısıyla İstanbul’un sokaklarında, caddelerinde gezen bir adam sağına soluna bakınarak dikkatle gezerse, bir müddet sonra âlim bile olabilir.
Ecdadının mezar taşlarını okuyamayan bir nesil söz konusu. Osmanlıca eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Dursun Gürlek: Onlara bir müjde verelim. Bundan sonra ecdadlarının mezar taşlarını okuyacaklar, faaliyetler başlamıştır.
dursun-gürlek-promo
Bir konferansınızda 7000 kadar kitabınız olduğunu söylemiştiniz. Genel olarak bu kitapların türleri ve nitelikleri nelerdir?
Dursun Gürlek: Benim alanım edebiyat. Beni toplumda tarihçi bilseler de asıl branşım edebiyattır. Ama son 20-25 yıldır da tarihe yoğunlaşmış vaziyetteyim. Dolayısıyla kütüphanemdeki eserlerin büyük çoğunluğunu tarih, edebiyat ve dini eserler teşkil ediyor. Tabi bu üç sınıfın dışında da kitaplarım var ama ağırlığını bunlar teşkil ediyor. Özellikle tarihe son derece meraklıyım. Osmanlı tarihini çok severim. Yine Selçuklu tarihini, İslam tarihini de severim, asr-ı saadeti severim. Mesela Peygamberimiz’in (s.a.v.) hayatını en iyi anlatan kitaplardan biridir Ahmet Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya’sı. Tavsiye ederim. Yani tarihi eserler çok. Hepsini okumaya vakit yok ama hiç değilse kıymetlilerini defalarca okumak gerekiyor.
Yine bir konferansınızda ”Kaliteli insanların peşlerini bırakmayın, onların deneyimlerinden istifade edin” demiştiniz. Bahsettiğiniz kaliteli insan tipini anlatır mısınız?
Dursun Gürlek: İlim tabi ki kitaplardan öğrenilir ama bu da yeterli değildir. Bir de canlı kitaplar vardır. İşte o canlı kitaplara biz, bir başka deyimle, ayaklı kütüphaneler diyoruz. Onların sohbetlerine katılmak, konferanslarına gitmek bu ayaklı kütüphanelerden yararlanmak demektir. Osmanlılar zamanında bir insana ”Hangi mektepten, hangi medreseden mezun oldun?” diye sormazlardı, ”Hangi hocadan ders aldın?” derlerdi. Çünkü hocayla karşı karşıya gelerek ondan ders almak, onun sohbetini dinlemek ayrı bir tat verir insana. Kitapta o tat yoktur. Mesela şimdi bazı camilerde merkezi sistem uygulanıyor. Yani caminin birinde vaaz veriliyor ve diğerlerinde de dinliyorlar. Diğer camilerde konuşan kimseyi görmüyorsunuz, yalnızca hoparlörden dinliyorsunuz. Halbuki gözünüz vaaz veren hocayı da görmek istiyor. Hocayı göreceğiz ki daha tesirli olsun. Yoksa insan kendi kendini de yetiştirebilir ama hocanın verdiği gibi olmaz. O bakımdan böyle insanların peşinden gitmek lazım. Biz gittik Allah’a şükür. Hâlâ da, bulursak, gitmeye devam ediyoruz.
Son olarak, günümüz gençliğine hangi tavsiyelerde bulunursunuz?
Dursun Gürlek: Ali Fuat Başgil’in Gençlerle Başbaşa isimli eserini okusunlar, Bediüzzaman Said Nursî’nin Gençlik Rehberi’ni okusunlar, Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabe’sini okusunlar ve insanı, yaşı ne olursa olsun, daima genç bırakan, ruhen genç kalmasına vesile olan eserleri okusunlar. Tanpınar’ı okusunlar, Yahya Kemal’i okusunlar, Necip Fazıl’ı okusunlar, Cemil Meriç’i okusunlar. Böyle öz kültürüyle kendini yetiştiren insanlar 90 yaşında bile olsa gençtirler. Unutma ki, Mimar Sinan Selimiye Camii’ni yaptığında 80 yaşını geçmişti. Demek ki Mimar Sinan 80 yaşında bir gençti.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!