• Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 13 Şubat 2019, Çarşamba 05:40 - Son Güncelleme: 13 Şubat 2019 Çarşamba, 05:40
Font1 Font2 Font3 Font4
Dünya hali; onmaz dertler!

 

 

Dünya öyle bir yer ki, gözünüzü açtığınızda atmosferinizdeki katmanların gaz oranlarından ailenize, saçınızdan göz renginize belirleyicileri değiştiremeyeceğiniz bir ortamdasınız.  Bir başında giriş,  öte başında çıkış tabelalı bir koridor gibi bu gezegene ayak basmak, bu gezen tarafından bir gün yutulmak demek. Gelenler kalmaz. Gidenler gelmez. Yaşam sürecinin içerdiklerine  de kısaca “kader” diyoruz.

 

Dünya öyle bir yer ki, her şey yarım. İnsanlar tek başlarına yarım. Dünya aysız, güneşsiz yarım. Toprak susuzken yarım. Doğarken anası öldüğünden “Yadigar” adıyla çağrılanlar yarım.  El ele aynı yola çıkmış iki gençten biri ansızın düşüp nefessiz kalınca geride kalanın hayatı yarım. Tutacakları eller, tutunacakları dalları olmayanlar ya da kırılanlar yarım. En çok da çocuklar… Öksüz ve yetim çocuklar kendileri anne baba olduklarında onların çocukları bile yarım. Çocukluğu anasız babasız geçmiş ana babalarına, ana baba olmaktan çocuk olamadıkları için.

 

Dünya öyle bir yer ki, hayatların ekvatorlarını kutba çevirirken dondurur, soldurur. Kimini de bekletir, bekletir, bekletir… Bir gün beklenileni verdiğinde vakit belki de geçtir. Yorgun, bitkin düşmüş bir insan ruhu artık sevinmeyi unutmuş olabilir. Çünkü etrafına duvarlar örülmüştür. Yıksa yıkılmaz, atlasa atlanılmaz. Yine de umut denilen  bir filiz var dünyada. O hep yeşil.  

 

İnsan, ilkin yaşama düşer; gün olur hayattan düşer. Bu ikisi arasında da düşlere düşer. Dünyanın çekilir yanı, her şeyin onlarla  kıvılcımlandığı düşler olmalı. Düşülen düşlerin peşinde kimi yorgun belleniyor, kimi  yoran. Oysa bir de şöyle bakılsaydı! Yorulan mı daha yorgun, yoran mı daha yorgun? Ah, gözlerimizin ufku kısıtlı. Öteleri göremez. Dünya böyle bir yer işte. Ondurmaz dertlerin, kapanmayacak yaraların  pınarı bazen.

 

Dünya öyle bir yer ki, insanın en büyük sermayesi aklın çoğu kez kullanılmadığı, duyguların yalnız başına yaşandığı, öfkenin set vurulamayıp üzüntülere yol açtığı meydan. İnsanlar böyleyken dünya da kâh deprem, hortum, fırtınalar ile öfkeli, kâh meltemlerle, baharlarla kavak yelleri  içinde. Bir yeniyetme  gibi.

 

Mürekkepsiz, kalemsiz yazılırken ufka bakılınca tek kişilik öyküler, yukarıdan bakıldığında milyarlarca  kahramanlı dev bir roman gibi dünya. Sayfalar yıllar, ciltler çağlardan oluşuyor.  Geçmişlerin görülmedik, okunmadık bölümleri  tarihin bilinmez kütüphanesinde gizli.

 

Dünya öyle bir yer ki, bir şeyden verdi mi üst üste verdiği olur. Diyelim ki Japonya’da en şiddetli depremlerden biri yaşanır. Üstüne nükleer santral patlar. Ardından tsunamiler gelir. Yerle bir olur ortalık, etrafa zehir saçılır. Küçük dünya insanın hayatında da kendince depremlerin, tsunamilerin, hortumların birbirini izlediği dönemler olabilir…

 

Dünya öyle bir yer ki, huzurun tablolara işlenen renklerini içeren dağlı, ormanlı bir manzara aslında kendi içinde huzursuzluğun ta kendisidir. Orman, av olanlar ile avlananların yeridir zira. Kuşundan kurduna, aslanından böceğine av peşindeyken tablonun güzelliğinde bunlar kaybolur. Dünya öyle bir yer ki, gördüğümüzü sandığımız şey, göremediğimizin perdesidir. Gerçekler çok kere görünenden çok başkadır. Ama kendi gözümüz, kendi kendimizi yanıltandır da haberimiz olmaz.

 

Dünya, şiirinden ağıtına, güldürüsünden trajikomedisine içeren  öyle bir kitap ki, her satırının altı ancak yetkin bir elin ustalığıyla çizile çizile okunabildiğinde ucundan kıyısından belki birazcık anlaşılabilecek gibi. Göz açıp kapayana dek geçen kısa insan ömrü boyunca.

 

Öyleyse yaşam yolculuğunun otobanı dünyayı en güzel şairler anlatıyor. Kâh “yaşıyoruz işte” gibisinden savsaklamalı  ifadelerle kâh  Cahit Sıtkı  gibi anlamı bir yere değil yüreğe yüklemiş halde. Sılasına mıdır özlemi koca şairin,  eşine mi bilemedik, ondan ayrı olduktan sonra ha andığı ilk şehirde ha andığı diğer şehirde olmuş önemsemediğini vurguladığı dizeleri, dünyanın insanlar ile anlamlandığını anlatmakta. Dünyadaki düzen bu! Ahlar, eyvahlarla;  hay Allah nidaları arasında.

 

Gölmüş, denizmiş kıyısıymış demeden dörtte üçü su ile kaplı dünyaya bakarken düşündüğüm bir şey vardır, “dünyanın ilk gününden beri akıtılan gözyaşları denizlerin kaç katıydı acaba?” Cevabı hiç bulamadım. Kimselerin de bildiğini sanmıyorum. Denizler bir damla gözyaşının farkına bile varmaz; ama akıtılan tüm gözyaşları  gözlerden bir anda dökülseydi kaç dünyanın, kaç denizini taşırırdı ki? Damlanın  tuzu ne bir yarayı ondurur ne de dertlilere devadır.

 

Gülümsemenin dili de bir, gözyaşlarının da. Bir olmayan, o damlayı göz pınarına getiren nedenler.  Gözyaşı tuzlu, çünkü yaralara tuz basılır. Doğarken ağlatan dünya, çocuklukta yetişkinlikte unutturmak üzere gülmeyi de öğretiyor. Gözyaşı şişeleri bile icat olmuş vaktinde. Ki onlar müzelerin  seçkin eserleri artık.

 

Dünya öyle bir yer ki, binlerce yıl önce gizli gizli ağlayanların dertlerini akıttıkları şişeler, ağlamayan; ama geçmişe  meraklı gözlerin şenliği şimdi. Onlar, damlaları uçmuş, tuzu kalmış halde öyküler anlatma derdindeler. Anlatabildiklerini sanmıyorum. Yoksa gelmiş geçmiş çoğu dünyalıların onmaz dertlerinden ilki anlatamamak, şiir müzesinin baş köşesinde olur muydu?

 

Diyeceğim, aslında dünyanın kendisi koskoca bir gözyaşı şişesi. İnanmayan okyanuslara baksın. Gözyaşınca tuzlu su dolu hepsi.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN