RÖPORTAJLAR
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”

Dr. Cahit Öney ile Mülakat
Eklenme Tarihi: 15 Ağustos 2020, Cumartesi 16:29 - Son Güncelleme: 15 Ağustos 2020 Cumartesi, 16:29
Font1 Font2 Font3 Font4



Dr. Cahit Öney ile Mülakat
Mehmet Nuri YARDIM

 

Kısa bir süre önce ebedî âleme uğurlanan Dr. Cahit Öney, sanat dünyamızın çok değerli şahsiyetlerindendi. Mütevazı oluşu sebebiyle kenarda kalmayı tercih eden, örneği çok azalan İstanbul Beyefendisi Dr. Öney, şiirleri, besteleri ve şiir-mûsikî arasındaki münasebete dâir kaleme aldığı tebliğleri ve makaleleriyle edebiyat ve müzik camiasından büyük takdir almış bir üstattı. Hayatta olduğu zaman hakkında toplantı düzenlediğimiz, biyografi kitabı hazırladığımız ve hizmetleri için ESKADER Ödülü verdiğimiz Dr. Cahit Öney ile yaptığım mülâkatı hatırasına hürmeten ve ruhuna rahmet niyazıyla arz ediyorum. Öney’in cevaplarını okurken kültür, sanat, müzik ve edebiyat dünyasındaki hizmetlerine şahit oluyoruz. Onun samimi duygu ve düşüncelerini terennüm eden cevapları, Türkiye’nin son 50-60 yılını aydınlatan ve önemli ipuçları taşıyan kıymettedir. Bu vesile ile aziz hocamız Dr. Cahit Öney’i rahmet ve mağfiretle yâd ediyor, ailesine, sevenlerine ve musiki camiasına başsağlığı ve sabır diliyorum.

 

YARDIM: Aziz hocam ilk sorum şu olsun. Siz hem edebiyat dünyasında tanınan çok değerli bir şair, hem de müzik camiasında çok takdir edilen bir bestekârsınız, güftekârsınız. İlmî makaleleriniz var. Edebiyat ve musiki arasındaki farkları, ilişkileri özetler misiniz?

 

ÖNEY: Efendim ilkönce iltifatlarınıza teşekkür ederim. Sözlerinizde iltifat var. Edebiyat deyince ben genel olarak dünya edebiyatı değil de Türk edebiyatını ele alıyorum. Bilhassa bizim edebiyatımızda önce şiir akla gelir. Tabii şiiri tarif etmek çok zor. Ben şöyle tarif ediyorum. Sözün tezyinidir. Yani süslenmesidir. Fakat bu tezyin kelimesinin altında neler var tabii, o ayrı bir mesele. Musiki de sesin tezyinidir. Biri sözün, biri sesin tezyinidir. Şiirde tezyin deyince ne anlıyoruz. Vezin var, kafiye var. Edebî sanatlar var. Formlar var. Ahenk var. Aliterasyon var. Müzikte de melodi var, ritim var. Müzikte de şiirde olduğu gibi form var. Nazariyat dediğimiz hususlar var. Ve bizim musikimiz daha ziyade söz musikisidir. Ve bizim musikimiz daha ziyade söz musikisidir. Saz eserleri dediğimiz kısımları da vardır ama en mühimi gerek yüzdeye vurursak, günümüze intikal edenler yüzde 95’i söz musikidir. O yüzden işimiz sözle olduğu için bizim edebiyatımız da sözle ilgileniyor. O zaman büyük bir ilişkisi var. Ve hatta o kadar ki aruz vezni seçilmiş. Meselâ bir besteyi ele aldığımız zaman onun birinci mısraı ve dördüncü mısra aynı melodi ile ezgilenmiş durumda. Meselâ birinci mısra ilk hecesini aldınız aruz vezninde, ikincinin de, üçüncünün de, dördüncünün de hepsinin de uzunluğu aynıdır.

 

Beste yapmaya siz hece vezni ile kalkarsanız tesadüfen onun birinci, ikinci ve dördüncü mısraları aynı ezgi ile olacak. Aynı ezgiye bir kısa hece düşecek, birinde büyük hece düşecek. İşte bunu ortadan kaldırmak için, buna mani olmak için aruz veznini bunun için seçmişlerdir. Ve klâsik eserlerimizin yüzde 99’u aruzla yazılmıştır.

 

YARDIM: Hazret-i Mevlâna ile mûsikî arasındaki münasebet nedir?

 

ÖNEY: Mevlâna’da musiki hakkında pek çok bilgiler var. Mevlâna musiki aletlerinden bahsetmiş. Bu aletlerin teferruatından bile bahsetmiş. Meselâ keman varsa bunun yayı var, teli var. Teknesi var, hangi ağaçtan yapıldığı var. Bunları bazı kıssaların içinde anlatıyor. Fakat onun verdiği pek çok bilgilerin içinde bir tanesi var ki, musiki âleminde büyük değer taşıyor. O da Türk musikisindeki sistemin 24 perdeli oluşudur. Bir beytinde diyor ki:

 

Tabii bir müzik âlimi gibi değil, bir şair gibi diyor ki: “Ömrünü 24 avaz ile geçir.” Yani 24 ses ile 24 perde ile geçir. Türk musikisi ile geçir. Mezarlıkta çalgısını çalan birinin hikâyesi vardır Mesnevi’nin birinci cildinde. Bu kimse, çalgı çalıyor, parasını bitiriyor. Yaşı ilerliyor, kendi çaldığından fazla hoşlanmıyor. Çalgısını omuzluyor. Çalgısı da çeng imiş. Omuzluyor, mezarlığa gidiyor. “Sen beni bunca yıl besledin, artık çaldığımı dinleyen kalmadı. Burada sana çalmak üzere geldim mezarlığa.” diyor. O sırada da sanıyorum Hazreti Ömer’den bahsediyor. O rüya görüyor. Kendisine Cenab-ı Hak tarafından malum ediliyor. Diyor ki, “Git orada mezarlıkta bir çeng çalan var.” diyor. “Onun ihtiyacı var, ihtiyacını gider.” diyor. Hazret-i Ömer giyiniyor, mezarlığa gidiyor. Bakıyor ki, o çengî mezarlıkta. Adam diyor ki, “Bütün ömrümü 24 âvâz ile geçirdim.” Bu, bugünkü Türk mûsikîsinin seslerini gösteriyor.

 

Hazret-i Mevlâna’nın en büyük hizmeti, Türk mûsikîsinin 24 perdeli oluşunu ilk defa onun açıklamış olmasıdır. Meselâ Türk musikisinin en eski kitaplarında, ki Edvar içinde 17 perde olarak gösterilir. Fakat İkinci Murat zamanında, yani 15. yüzyılın başlarında padişaha pek çok kişiler eserler yazıyor. Bunlardan bir tanesinde, Şeyhî’nin yazdığı Muradnâme’sinde “Aslında der, musiki 24 perdelidir amma, bu büyük üstatlar gizli tutarlar ve yemin ettirirler, sakın açıklamayın diye.” Şeyhî “Ben musikişinas değilim, genel bilgime göre bunu açıklayayım.” der.

 

Bunlardan başka 24 sesi açıklayan başka üç dört kaynak daha var ki, onları da ben buldum. Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ın doktora tezini buldum. 20 sene evvelinden bahsediyorum. Teksirle yazılmış. Bir de onun kitabı var. Aynı konuda. O kitabında tezinin tamamını vermemiş. Gittim tamamını teksir hâlinde, 1000 Temel Eser’den, Kültür Bakanlığı’ndan çıkmış. Daha doktor olmamış, henüz 1970’lerde falan.

 

Mehmed Âkif’in şiirleri var malum. Hepsi İslamî şiirlerdir. Safahat’ında. Gençliğinde bazı şiirler yazmıştır. Gençlik saikiyle. Gazeller yazmıştır. Daha sonra Âkif bunların hepsini yok etmiştir, Safahat’ına almamıştır. Fakat Baytar Mektebi’nde iken yaz tatilinde Trabzon’daki bir arkadaşına -kendisi Sarıgüzel’de oturuyor malum o sıralarda- mektup gönderiyor. Ona da o şiirlerinden birini yolluyor. Birinci mısraı

 

Şevk-i a’mak-ı hayalat etmede her an beni

 

diye başlıyor. Aradan yıllar geçiyor, on yıllar, otuz yıllar geçiyor. Her ikisi de vefat ediyor. Fakat o Trabzon’daki arkadaşının evrak-ı metrukesi arasında çıkıyor. Bunu Prof. Dr. Kaya Bilgegil buldu ve neşretti. Ben de hemen onu Hüseynî makamında besteledim. Ve AKM’de de icra olundu. Ahmet Kabaklı’nın organize ettiği “Mehmed Âkif’i Anma Günü” olmuştu. O gün icra edildi. Orada Cahit Atasoy’un başkanlığındaki musiki grubumuz icra etmişti. Orada küçük bir koro halinde sahneye çıktık. İcra ettik. İcra edenler arasında Safiye Ayla da vardı. Ben bunları Mûsikî Mecmuası’nda yayınladım.

 

YARDIM: Hocam, meşhur şair ve yazarlardan kimleri tanıdınız, hangileriyle dostluk kurdunuz?

 

ÖNEY: Yahya Kemal’le görüşemedim. O sırada Anadolu’daydım. Son aylarında veya yıllarında Antalya’da hükümet tabibiydim. Sanırım 1957 filan. Kendisine bir mektup yazmış ama cevap alamamıştım. Herhalde ağır hastaydı, bir müddet sonra da vefat etti.  Mektupta “Efendim, sizlerden ders alamadım, ama sizleri takliden aruzla ben de şiirler yazıyorum. Bir rubai, bir gazel olmak üzere dört şiir gönderdim. Muhtelif formlarda eserleri yazıp yollamıştım. Fakat cevap alamadım.

 

Faruk Nafiz Çamlıbel ile 1940’tan 1944’e kadar Kabataş Erkek Lisesi’nde benim hocamdı. Gayet yakından tanıdım.

 

YARDIM: Nasıl bir hocaydı Faruk Nafiz?

 

ÖNEY: Efendim kendisi sınıfa girdiği zaman “Oturun baylaaaar!” derdi. Zamanımızda Kabataş Erkek Lisesi hakikaten erkek lisesiydi. Öğretmenleri, hademeleri dahi erkekti, hiç hanım bulunmazdı. Herkese, her öğrenciye isim takardı. Güzel yazı yazan, kaligrafisi güzel olan Necdet Çelik adında bir arkadaşımızı, tahtaya kaldırır, şiirleri ona yazdırırdı. Onun adı “genel sekreter” idi. “Gel genel sekreter!” derdi. Bir de “Tarzan” vardı. Bana da “Cingöz” derdi. “Gel bakalım Cingöz” derdi.

 

YARDIM: Size sınıfta şiir okutur muydu?

 

ÖNEY:  Yok pek şiir okutmazdı. Ama bir gün bir kompozisyon ödevi verdi. “Güneşin doğuşunu yazın” dedi. Sözüm ona bir manzume yazdım. Güneşin doğuşu ile ilgili. Çekingendim, utangaçtım biraz. Arkadaşlardan biri bunu sınıfta ifşa etti. “Cahit bir manzume yazmış.” dedi. Hoca da “Gelsin bakalım,” dedi.  Böyle bir şey oldu mu, kalbim güm güm atardı. Rengim falan atardı. İşte okumuştum. Tabii aruz vezni hiç yok. 9. sınıfta idim, aruzu bilmiyordum, henüz öğrenmemiştim. Kafiye hataları var. Bunun üzerine hoca bana “Cingöz” dedi. Ondan sonra adım “Cingöz” oldu. Faruk Nafiz böyle isimler takardı. Şiiri, kaidelerini, daha ziyade zevkini verdi. Şiiri ve edebiyatı sevdirdi.

 

YARDIM: Başka hangi hocalarınız vardı?

 

ÖNEY: Meselâ ikinci sınıfta Zeki Ömer Defne vardı. O daha ziyade bize edebiyatın sanat kısmını verdi. Edebî sanatları öğretti. Bu sanatları tafsilatıyla vermişti. Üçüncü sınıfta Tevfik Gönensay. Edebiyat Tarihi yeni çıkmıştı o zaman. O da bize daha çok edebiyat araştırmacılığı konusunu öğretti. Zeki Ömer Defne de hocamızdı da tesadüfen ilk ders yılı açıldığı zaman programlar değişir, hocalar değişirdi. Tesadüfen bir iki ders gördüm hocadan. Onun da okuyucu kulaklarımdadır.

 

Edip Ayel vardı. O Fransızca hocamızdı. Gene bizim sınıfta. Şairdi soneleri vardı. Şiirleriyle bilhassa önemliydi. Ama bugün unutuldu.

 

YARDIM: Edebiyat toplantıları olur muydu, dışarıda, katılır mıydınız?

 

ÖNEY: Olurdu da ben çekingendim, pek katılmazdım. Sanki o toplantılarda bilmediğim bir şeyler soracaklar da, mahcup olacakmışım gibi bana gelirdi. Böyle bir duygu içime doğardı, bu yüzden katılmazdım. Bestekâr dr. Alaeddin Yavaşça bu tür toplantılara muhakkak katılırdı.

 

YARDIM: Meselâ İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın konağına hiç gitmediniz mi?

 

ÖNEY: Hayır, dediğim gibi çekinirdim. Ama Alaeddin Yavaşça gibi arkadaşlarımız katılırdı. Hayatını okumuştum İbnülemin Mahmud Kemal’in. Yanına gelenlere sorarmış “Kimsin sen?”. “Efendim bendeniz Cahit Öney’im” devam edermiş: “Öney’i möney’i bırak sen kimlerdensin?”. “Efendim ben pîrimzâdelerdeniz” Ki öyleyiz. O herkesi bilir, herkesi tanır. “Vaaay, pîrimzâde öyle mi, şu var mı?” Ben bilemem, ama o bilir şecereyi.

 

YARDIM: Peki bugün yaşayan edebiyatçılardan arkadaşınız olan var mı?

 

ÖNEY: Bir kere bir yazınızda hocanız da olan edebiyat profesörü Ömer Faruk Akün’den bahsetmiştiniz. O benim ilkokul beşinci sınıfta, Beylerbeyi’nden arkadaşım. Sınıf arkadaşım. Ve hocamız Nedime Hanım vardı. O da biraz isim takardı herhalde. Ömer Faruk Akün Hoca’ya “ayaklı kütüphane” adını takmıştı. Ara sıra kendisine telefon açar, hatırını sorarım.

 

YARDIM: Hocam bir de sizin Arif Nihat Asya ile hâtıranız var.

 

ÖNEY: 1961 yılında Ankara’da müfettiş iken, ondan sonra Muş Sağlık Müdürü oldum. Fakat Muş’tan ara sıra Ankara’ya giderdim. 1961 ile 1964 yılları arasında. Arif Nihat Hocanın evine sık sık giderdim. Beni yatsıdan sonra kabul ederdi evine. Saat 21.00’de giderdim, gece yarısı saat 24.00’e kadar sohbet ederdik. Daha ziyade o okur, ben dinlerdim. Ve bilhassa rubailerini okurdu. Rubailerini -eskiden kareli defter vardı biraz büyücek- bir kareli deftere yazmıştı. Nadiren o da benden bir şeyler dinlerdi. O defteri, biraz samimi olunca okumaya başladım. Bizim kuşak öyleydi. İki yaş bile fark etse büyüklerimize hürmet ederdik, elini öperdik. Bir gün “Hocam, kaç rubainiz var?” diye sordum. Hiç cevap vermedi. Ben de üstelemem böyle bir şeyi. Fakat merakımı mucip oldu. Birkaç hafta sonra tekrar aynı soruyu sordum. Cevap vermeyince bu sefer ısrar ettim. Dedi ki, “Adedini söylemek edebe muhalif olur.” dedi. O bir Hazret-i Mevlâna muhibbi idi. Hazreti Mevlana’nın rubaileri ne kadarmış ki, demek ki ondan fazla yazmış. Meselâ o 2 bin rubai yazmış ise, aklımda kaldığına göre Mevlâna’nın 1600 rubaisi var. Haddi aşmış gibi olacağı için açıklamıyor, söylemiyor. Sadece Mevlevilikte değil, beşeriyette bu edep var, olmalı.

 

YARDIM: Peki Arif Nihat Asya ile nasıl tanıştınız?

 

ÖNEY: 1961’de gittim müfettiş oldum. Arkasında Türk Ocakları binası var. Orda müzik yapılıyor. Arif Nihat Asya da orada konuşma yapıyor. Rubailerini okudu. Bittikten sonra üst katta bir loca vardı. Oraya çıktık, birkaç kişi. Ben de aralarındaydım. Elini öptük, hepimize iltifat etti. Onu rubaide örnek aldığımı söyledim ve “Ben de rubailer yazıyorum.” deyince ilgilendi. Diğerleri sadece elini öpmekle kaldı. Rubai okumamı istedi. Bir ikisini okudum. “Ne zaman yazdın?” dedi. “1955’ten bu yana” dedim. “Ben dedi, 1956’da rubai yazmaya başladım. Hani beni örnek almıştın.” deyince “Efendim benim ilk yazdıklarım rubai taslağı, asıl ben sizin rubaileri gördükten sonra gerçek rubai yazmaya başladım.” karşılığını verdim. Orda beni biraz beğendi. Veya ben öyle hissettim. Daha sonra hep görüştük, ama o beni çağırınca giderdim, beni çağırmadan gitmedim.

 

YARDIM: Toplam kaç defa görüştüğünüzü hatırlıyor musunuz?

 

ÖNEY: Dört beş yılda ancak yedi sekiz defa evine gittim. Tabii Muş’tayım. Ankara’dan beni sağlık müdürü olarak çağırıyorlar sene bir. O zaman ziyaret ediyorum. Ondan sonra hep görüştük. Bir rubaimde ona mealen “Herkes rubai yazabilir ama Kubbe-i Hadra’yı herkes yazamaz.”  demiştim. Bugün bir anket yapılsa edebiyatçılar arasında “En çok hangi şiiri beğenirsiniz?” Yüzde sekseni “Bayrak şiiri”ni beğendiğini söyler. Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiiri. O kendisi sanki bundan mustaripti. En iyi tarafının sanki anlaşılamadığını hissediyordu. Bakın onun rubailerinin hemen hemen hepsinin örneğini yazabilirim, ama Kubbe-i Hadra’daki şiirleri yazamam. En güçlü mısraları o kitabındadır. Onun için ayrı bir bilgi, ayrı bir zevk, ayrı bir âlemin bilgisi lâzım. Sonra bütün kitaplarını hediye etmiştir. Hepsi de imzalıdır. Benim lâyık olmadığım şekilde ithaf yazıları yazmıştır. Hatta hanıma da kitaplarından ithaf etmiştir. Şimdi burada evde durur. Eşi Servet Hanım öğretmendi. Evde pek görmezdim, bir hayal gibi geçerdi. Arif Hoca da beni aruzu bilen, rubaiden anlayan biri olarak gördüğü için evine kabul ederdi. Bir kişi de olsa onu anlayan birini bulmak onu mesut ederdi.

 

YARDIM: Yani sizi ruhuna yakın hissederdi öyle mi?

 

ÖNEY: Evet, o şiirlerini anlayan kimse ile anlaşırdı. Ama şiirlerini anlayan kişilerin azlığının ıstırabı içindeydi. En derin şiirleri Kubbe-i Hadra’dadır. Ona nazireler de yazmışımdır. Bazı şiirlerini tanzir etmişimdir. Şiirlerinden biri de “Söylemek”tir. Defne adında bir dergide yayımlanmıştı. Kültür Bakanlığı’nda Şiirler diye bir kitabı çıkmıştı. Orada da vardır. Bir de ona taştir-i murabba yapmıştım.

 

YARDIM: Çok teşekkür ederim efendim.

 

ÖNEY: Ben de size teşekkür ederim.

 

ŞİİRE VE MUSİKİYE ADANMIŞ BİR ÖMÜR

 

Şair, bestekâr ve yazar Dr. Cahit Öney, Türk musikisi ve edebiyatına güfteleri, incelemeleri ve besteleriyle katkılarda bulunmuş değerli sanatkârlardandı. 1 Mart 1926 tarihinde İstanbul Beylerbeyi’nde doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’nde okudu. Faruk Nafiz Çamlıbel, Zeki Ömer Defne, Nihad Sâmi Banarlı gibi Türk edebiyatının önemli simalarından ders aldı. Musikide de değerli hocalardan istifade etti. Henüz ortaokul öğrencisi iken Rauf Yektâ Bey’in talebelerinden Kemânî Avni Atun’dan keman ve solfej dersleri aldı. Dr. Suphi Ezgi ve Sadedin Arel’in eserlerinden nazariyat bilgileri edindi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Anadolu’da 15 sene hekimlik, çeşitli yerlerde idarecilik yaptı.

 

1940 yılından bu yana musiki ve şiirle meşgul oldu. İlk şiiri, Türk Musikisi mecmuasında 1947’de yayımlandı. 1954-2000 yılları arasında Türk Mûsikîsi mecmuasında makaleler yazan Öney, millî ve milletlerarası Türkoloji kongrelerinde mûsikî ve edebiyatın ortak konularını ele alan tebliğler sundu. Özellikle kompozisyonda arûz-usûl ilişkileri hakkındaki bildirileri sanat çevrelerinde yankı uyandırdı. Birçok dergi ve gazetede ilmî, tarihî ve edebî yazılar ile musikiye dair makaleler kaleme alan Öney, 1971–1980 yılları arasında İslâm Medeniyeti, İslâm Düşüncesi ve İslâmî Edebiyat dergilerinde onlarca makalelere imza attı. 500’ün üzerinde şiiri, 43 bestesi bulunuyor. Nâlân Leyla Goncal, Selahattin İçli’nin danışmanlığında “Dr. Cahit Öney’in Hayatı ve Sanatçı Kişiliği” isimli tezi hazırladı. Mehmet Nuri Yardım da Dr. Cahit Öney biyografi kitabını hazırladı. Aruza hâkimiyeti ile tanınan, musiki ve edebiyat arasındaki münasebetler konusundaki uzmanlığıyla sanat çevrelerinde saygı gören Öney, tevazuu, ince duyguları, birikimi ve derin kültürüyle kenarda kalmayı tercih etmiş müstesna isimlerdendi. Sağlığında hakkında önemli bir saygı toplantısı düzenlenen ve kendisine ESKADER mükâfatı verilen Dr. Cahit Öney, 30 Temmuz 2020 tarihinde İstanbul’da vefat etti ve aynı gün Yeni Ayazağa Mezarlığı’nda toprağa verildi.

 

 

 


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!