Dedem Koca Hüseyin

İhsan Gümüş

“Öyle tütüyorsun ki gözümde, hamdolsun, hasret çekiyorum.” diyor Cahit Zarifoğlu.
Bu gün dedemin vefatının sene-i devriyesidir. Tam 44 yıl önce çarşamba günü dedemi kaybettik.

Dedem Hacı Hüseyin Gümüş namı diğer Koca Hüseyin’den bahsetmek istiyorum.
İki metreye yakın boyuyla, köyümüzün ve hatta ilçemizin en babayiğit adamlarından biriydi. O yüzden Koca Hüseyin diyorlardı. Disiplinli, çalışkan, becerikli, her işe aklı saran, çok akıllı bir adamdı.
Köyde bir ev yapılacak, projesini hep ona sorarlardı.
1950-1955 yıllarında muhtarlık yapmıştı ve o yüzden ilçenin bürokratları onu hep tanırdı.
Şu anki köyün camisini 1950 yılında, zamanın en iyi ahşap ustası Geritli Mustafa Usta’ya yaptırmıştı.
Cami 2016’da yandı, Kültür Varlıklarına kayıtlı olduğu için, Kültür Bakanlığı ve Vakıfların gayretiyle Tokat il özel idaresi camiyi aslına uygun yeniden yaptırdı ve 2021’de ibadete açıldı.
Cami dedemin unutulamaz eserlerinden ve hatıralarından biriydi.
Dedem zamanında büyük bir araziye hükmediyordu. Benim aklımın erdiği yıllarda bir çift kömüş öküzü, bir çift karasığır öküzü ve bir de at koşuyordu. Ahır dolusu mal, koyun sürüsü ve keçileri de vardı. Evimizde çobanlar ve işçilerimiz de var idi. O yüzden çok cömert ve eli açık bir insandı. Arazide onun yığdığı ekin yığınları bir sanat eseri gibi belli olurdu. Rahmetli amcam; “babam kaba saba bir adam ama yaptığı işler çok ince ve bir sanat eseri gibi” derdi.
Köyde ve civar köylerde ondan daha iyi tütün yapan bir kimse yoktu. Yaptığı tütünler Erbaa tekelinde hep başfiyata giderdi. Hele üzüm bağımız bir efsaneydi. En güzel ve en verimli bağ onun bağıydı. Civar köylerden bağımızı görmeye gelirlerdi hep. Niksar’a üzüm satmaya giderdik, onun üzümü piyasadan mutlak beş kuruş, on kuruş fazla giderdi.
Niksar ve Erbaa’da esnaf ve bürokratlar onu hep tanırdı. Niksar’a üzüm satmaya giderken en az beş altı sepet hediye götürürdü. Kaymakam, hâkim ve doktor dostları vardı. Niksar’ın en eski doktoru Hüsamettin Alpar dedemin en iyi dostlarından biriydi. Ona her hafta bir sepet üzüm götürmeyi hiç ihmal etmezdi.

Köyde düğün yapanlar dedemsiz asla alışverişe gitmezlerdi ve o kefil olmadan veresiye vermezlerdi. O yüzden dedem herkese yardımcı olmuştur. Hatta eskiden köylerde oğlunu evlendirip, altına bir kat yatak verip kendi ev olsun diye oğlunu evden ayırırlardı. Dedemin böyle üç haneye iş verip ev kurduğuna ben şahidim.

Dedemin iki oğlu, iki kızı vardı. Amcam ve babamla hep mesafeli dururdu ama bizleri çok şımartırdı. Dedem iki defa evlenmiş, esas babaannemi ben bilmiyorum, benim doğduğum sene vefat etmiş. Esas babaannem Niksar’ın hemen bitişiğindeki Şahinli köyündendi. Çok asil, okumuş ve varlıklı bir ailenin kızı imiş. Dedem de okumuş bir ailenin çocuğudur, kendisi ismini yazıp imza atıyordu sadece. Dedesinin babası bizim köye İmam olarak gelmiş ve oraya yerleşmiş, o yüzden sülalenin çoğu okumuştu.

Dedemin ikinci hanımı, Niksar’ın İpsimara köyünden idi. Biz onu babaanne olarak tanıdık. O da yine köyünün en varlıklı hanelerinden gelmişti. Ben hayatımda ondan daha asil, daha hanım bir kadın tanımadım. Onun üvey olduğunu ben yirmi yaşımda öğrendim. Ayrıca okumuş bir kadındı.
Bize hep; “ Çocuklar dedenizi siz açtınız, sizden önce dedeniz böyle konuşkan biri değildi” derdi. Allah gani gani rahmet etsin.

Ben 1978’de Manisa Kırkağaç’ta yedek subaydım. Dedem hep derdi ki oğlum subay elbisesiyle gel. Ben de Ağustos 1978’de bir aylık izne geldim. Dedem 1968’de traktör almıştı. 1978’in haziranında da babam sıfır bir Renault araba aldı. Dedem çok mutluydu, çünkü ben onun isteği üzerine, subay elbisesini giyerek izne gelmiştim. Traktörü var, arabası var, yedek subay bir torunu var tam hayalindeki hayatı yaşıyordu.

Ramazandı, babamla arabanın hevesine Lâdik’e gittik. Lâdik bizim bucak.
Bir akraba ve dostun dükkânında oturuyorduk ki nefes nefese komşumuz Ahmet Ağa’nın Durmuş geldi. Ona çöke diyorduk. Babam “hayrola Durmuş” dedi. “Ağabey Hüseyin Ağa hastalandı” dedi.
Hemen arabaya atladık, köye döndük. Arabayla on dakikalık bir yol zaten.
Dedem baygın, bilincini kaybetmiş yatakta yatıyordu. Aile ve komşular başında idi. Babam hemen Niksar’a, Erbaa’ya gitti ama hiçbir doktor gelmedi, çünkü hastanelerde doktor yoktu. Dedemin dostu olan Hüsamettin Alpar da hem yaşlıydı, hem de o gün Niksar’da değildi.
Hâsılı çaresiz kaldık, komşular “Tokat’a götürelim” dediler.
Son çare oydu çünkü. Dedemi diğer torunu benim yaşıtım Kemal’le omuzladık arabaya bindirdik. Babam direksiyonda, Kara Şevki vardı o da babamın yanına bindi. Biz Tokat’ın yolunu tuttuk, daha köyün üstüne varmıştık ki Kara Şevki; “Abdurrahman geri dön” dedi. Dedem Kemal’le ikimizin arasında oturuyor. Babam geri dönecek ama biz döndürmüyoruz. İnanamıyoruz vefatına. Sonunda babam ve Şevki ağa bizi ikna etti ve köye geri döndük.
Dedem henüz 75 yaşındaydı, belirgin hiçbir hastalığı yoktu. Her işi yapıyordu, çok dinçti, öldüğüne bir türlü inanamadık. O yaşıma kadar aileden hiç kimse ölmemişti ve bu ölüm bize çok ağır geldi.

Ertesi gün, Kemal zaten imamdı, Kemal’le beraber dedemi gözyaşları içinde yıkadık ve büyük bir kalabalıkla namazını kılıp defnettik.
İzin benim için zehroldu.
Hala “Öyle tütüyorsun ki gözümde, hamdolsun hasret çekiyorum”
Bir efsane hayat böylece son buldu.
Hani şair diyordu ya;” Sonsuz zevk verirken beste/ Bir tel kopar ahenk ebediyyen bozulur.”
İçim buruk ve acı içinde bir hafta sonra Kırkağaç’a geri döndüm.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir