• İhsan Kurt ile Mülakat  
    İhsan Kurt ile Mülakat  
  • Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”

YAZARLARIMIZ

Mehmet Nuri Yardım
Mehmet Nuri Yardım
Eklenme Tarihi: 29 Ekim 2020, Perşembe 16:13 - Son Güncelleme: 29 Ekim 2020 Perşembe, 16:13
Font1 Font2 Font3 Font4
Cama Vuran Martı

Geçen gün odamda çalışırken hanımın sesini duydum: “Koşun koşun! Bakın kim gelmiş!” Hay Allah! Kim ola ki acaba? Hızlıca masamdan kalktım, kapıyı açıp salona geçtim. Lokum da abisinin odasından bir koşu gelivermişti. Ömercik yok, o şimdi dışarıda çalışıyor. Evde üç kişiyiz. Kimseleri göremeyince sordum:

 

– Kim gelmiş, nerde?

 

Hanım pencerenin yanına gitmişti, perdeyi aralayıp gösterdi:

 

– Bakın martı!

– Allah Allah, bunun için mi çağırdın bizi hanım! Her zaman pencere önüne geliyor martılar. Üstelik kenarda bırakılan yiyecekleri de yiyip gidiyorlar.

– Ama bu farklı, bak ihtiyar! Yaşlanmış zavallı. Gözlerinin içi genç martılar gibi kırmızı değil! Üstelik gagasıyla cama vurdu, yani gelişini haber verdi! Karnı acıkmış herhâlde, biraz ekmek verdim, yemeye başladı. Güngörmüş ve akıllı. Nasıl da bilgiç bilgiç bakıyor.

 

Allah Allah, şaştım kaldım, nasıl fark edebiliyor minik gözlerindeki rengi. Acıktığını nasıl anlamış, sonra martının cama vuran gagasının sesini ta mutfaktan nasıl duymuş? Neyse ince işler bunlar. Fazla kurcalamaya gelmez. Belli ki, hissetmiş ve yanına gelmiş.

 

Lokum da pencere kenarından yaşlı martıya keskin gözlerle bakıyor. Ama pek dostane, değil biraz hasmane yaklaşıyor sanki. Galiba gözüne kestirdi onu. Bu, önceki genç martılar gibi asabi ve hırçın değil. Daha önce cevval bir martı ile pencere önünde kavgaya tutuşmuştu Lokum. Biz evdekiler onları zor ayırmıştık. Tabii biz hanımla şimdi aralarını bulmaya çalışıyoruz. Lokum’a seslendim:

 

– Bak, martı kardeş!

 

Kim kimin kardeşi, kim kimin abisi belli değil. Bizim Lokum da 9 yaşını geride bırakıp 10 yaşına pati bastı. Acaba martılar kaç yıl yaşıyor ve bu ihtiyar kuş kaç yaşında?

 

Sokağımızda martıların hükümranlığı sürüyor. Eskiden envai çeşit kuşlar gelip geçer, konup göçerdi. Şimdi sağa bak martı sola bak aynı. Tek değişiklik yaşlısı, genci… Bir ara bazı komşuların pencerelerine güvercinlerin konduğunu görmüştüm. Nasıl da sevinmiştim. Martının dışında farklı bir kuş nesli, sokağımızın şeref misafiri olmuş diye.

 

Hayır yanlış anlaşılmasın lütfen, ben martı düşmanı değilim. Ama bazıları kargadan başka kuş tanımaz, eh biz de sadece martıya mahkûm kalmayalım değil mi efendim?

 

Neyse biz yine hayvan sever bir aile olarak kurdu kuşu severiz. Yaratanın hediyesidir hepimize. Altı keskin göz, martıyı süzüyoruz. O da iki yorgun gözle bize bakıp duruyor. Yanına yaklaşıyoruz, hayret kaçmıyor! Ne kadar sakin, iyi ve anlayışlı. Eh biz hayvancıl isek o da insancıl galiba. Ayrımız gayrımız yok yani. Yalnız Lokum’la pek iyi bakışmıyorlar. Hâlbuki iki masum can dostumuz olarak birbirlerini sevmelerini ne kadar isterdik.

 

Neyse uzun uzun bize baktı, beni, hanımı, Lokum’u seyretti bir süre. Ben kaçırır mıyım, hemen telefonu getirip birkaç kare fotoğrafını çektim. Hanıma, “Belki bir daha gelmez, bu ihtiyar martının fotoğrafı bizde hatıra kalsın!” dedim. Hanım aynı fikirde değil. “Yok yok, martılar arsız, her gün gelir. Görmüyor musun, sokağımızdan ayrılmıyorlar.”

 

İçten içe seviniyorum. Aman ırak olmasınlar. Biz cümle hayvanları da, yeryüzündeki bütün insanları da sevmişiz. Ayrım gözetmemişiz can taşıyanlar arasında. Hatta nefes alıp veren çiçeklere de, ağaçlara da bu gözle bakmışız. Severiz kuş yüzlerini. Hem Şam’ın şekeri, hem martının yüzü… Pencere önündeki ekmeği yedi bizimki, sonra “Hadi bana eyvallah” dercesine kanatlarını açıp uçtu ve gitti.

 

Salondaki pencereyi açıp biraz nefes alırken, uzaktan görünen Fatih Camii’nin zarif iki minaresini görür, şükürle seyrederim. Şimdi pencereyi açar açmaz önce martılar gelmiş mi onlara bakıyorum.

 

İstanbul’da yaşayan ve gökyüzüne hasret kalan bizler, bir martının selamına hasretiz şimdi. Her gün gelsin martılar, cama vursunlar gagalarıyla ve biz koşup onlara “hoş geldiniz” diyelim. “Hoş geldiniz, safalar getirdiniz. Ne iyi ettiniz de geldiniz.” Biraz ekmek parçaları, peynir kırıntıları uzatalım kahvaltılık niyetine. Ama onlar bizi hiç unutmasınlar. Zira can cana müştaktır.

 

Bir hüzünlü deyimimiz var ya hani, ıssız yerler için kullanırız:  “Kuş uçmaz, kervan geçmez.” Sokağımızdan, mahallemizden kervan geçmese de kuşlar uçsun dursun gün boyu. 40 yıldan fazla zamandır yaşadığım İstanbul’da eskiden de martılar vardı. Fakat esefle söylüyorum, doğrusu onları hiç fark edememiştim bu harala gürele hayat içinde. Şimdi bu vefasızlığımdan derin bir hicap duyuyor, utanıyorum içten içe. Onları gözüm de gönlüm de hep arıyor artık. Hey martılar! İster genç, ister yaşlı olun fark etmez. Çekinmeyin, her gün penceremize gelin lütfen. İnanın sizi çok seviyoruz.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN