• “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”

YAZARLARIMIZ

Mücahit Kocabaş
Mücahit Kocabaş
Eklenme Tarihi: 26 Şubat 2020, Çarşamba 15:24 - Son Güncelleme: 26 Şubat 2020 Çarşamba, 15:24
Font1 Font2 Font3 Font4
Bu Günlük Bu Kadar

 

 

24 Mart 2018 Cumartesi

 

 

Yazı kursuna gitmek üzere hızla evden çıktım. Muhtemelen yine geç kaldım. Duraktayım, yirmi dakikadır otobüs bekliyorum. Geç kalmanın suçunu İETT’ye atınca biraz rahatlıyorum. Ama otobüsün de geleceği yok ne yapayım taksiyle iniyorum Pendik köprüsüne. Sonrası malum metroyla Ayrılıkçeşmesi, oradan otobüsle Üsküdar’a gideceğim. Metro durağa yanaştı. Müsait bir yer bulup oturdum. Elimde İlkay Şamlı Hanım’ın ödünç verdiği, Fetani Battal’ın “Can Nehrine Varınca İrşadî” isimli biyografik romanı var. İnsanı cûy-ı ruha yani can nehrinin vadilerinde gezdiren bir kitap. Kitaba öyle dalmışım ki ineceğim durağa gelmişim bile.

 

 

Metronun merdivenlerinden çıkarken insanı saran bir müzikle karşılaşıyorum. Lise öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim bir genç, Esin Engin’den aşina olduğum “Bana ellerini ver / Hayat seninle güzel” eserini seslendiriyor. Uçar gibi oluyorum. Hem ritmin ruhumu sarması hem de daha fazla geç kalma endişesi ile koşar adım çıkıyorum metrodan ve otobüse biniyorum. Üsküdar’da Karadavud Paşa Camii önünde otobüsten inip koşmaya başlıyorum. İş hanlarının içinden geçerek yolu kısaltıp Abbara Kahve’ye ulaştım bile. Lakin işleri son ana bırakma hastalığım nüksediyor. Ödevin çıktısını almak için internet kafeden yardım alıyorum. Sonra mahcup bir edayla derse giriyorum. Böyle olmamalı aslında. Vakti kuşanmam gerek.

 

 

Dershanede Şakir Kurtulmuş hocamızla beraber dört kişiyiz. Dersin konusu “günlük yazıları”. Kısa bir günlük tanımından sonra deneme ve öykü tarzında yazdığımız yazıları okumaya başlıyoruz.

 

 

Dersten çıkıp Kuyumcular çarşısına yöneliyorum. Vefkli yüzüklerle ilgili bilgi almak için çarşıda dolaşıyorum. İstediğim bilgiye erişemedim. Oradan Yeni Valide Camii avlusuna geliyorum. Huzur bulduğum yerlerdir bu avlular. Biraz temaşadan sonra tam kapıya yönelmişken bir lale gözüme çarpıyor. Kamerayı açıyorum. Makro çekim moduyla birkaç kare almak niyetim. Lale, bordo renginde. Kadifemsi yüzeyinde güzelliğine güzellik katan yağmur damlaları var. Fakat gövdesi epey eğilmiş. Lalenin yüzü toprağa bakıyor. Adeta soğandan laleye, laleden sonsuzluğa uzanan yolculuğu anlatıyor bu vaziyetiyle. Bu düşüncelerle dönüş yolculuğuna başlıyorum.

 

 

Saat 18.45

 

 

Pendik’teyim. Rifat Ağabey yola çıkmış. Üsküdar'dan Pendik'e geliyor. Hayati İnanç'ı dinleyeceğiz. Abdülhalik Renda Caddesi’nde buluşuyoruz. On beş dakika sonra salona varıyoruz. Geçen ayki sohbete göre salon daha kalabalık. Hayati İnanç, Yahya Kemal ve  Sultan Reşad'ın edebi yönünü anlatıyor. Şiirler okuyor yine ezberden. Masalsı ve hoş anlatımıyla yine hayran hayran dinliyoruz. Sonra bir kitabın önsözünü ve Patrik Grogoryos'un Rus çarına yazdığı mektubu da ezberden paylaşıyor bizimle. Pes vallahi. Program bitmek üzere iken salonda bulunanlar, gelen sese dikkat kesiliyorlar. Lise sona gittiğini öğrendiğimiz, Beyzanur isimli genç kardeşimiz söz istiyor.  "Hocam şiirimi okuyabilir miyim?" Hayati Hoca her zamanki nüktedanlığı ile: "Sen bu kadar kalabalıkta, üstelik kendi şiirini okuma cesaretini ve cüretini nereden buluyorsun! Sen şiiri bana eposta ile gönder" diye takılıyor.  Saniyesinde "Hadi oku bakalım" diye babacan tavrıyla sözü Beyzanur'a bırakıyor. Aruz vezni ile yazdığını söylediğinde Rıfat ağabeyin dediğine göre Hayati Hoca parmak hesabına başlıyor. "Fâilatün Fâilatün Fâilatün Fâilün" Hayati İnanç, şiirin teknik ve mana olarak çok güzel olduğunu beyan ediyor. Hayati Hoca maşallah dedikçe, mecliste bulunanlardan uğultu şeklinde maşallah nidası yükseliyor. Hayati İnanç şaşkınlığı üzerinden atıp çıkışta bu dadaş kızıyla bir müddet sohbet ediyor.

 

 

Saat 20.15

 

 

Pendik Merkez Camii avlusundayız. İçimden şöyle geçiriyorum. “Kubilay abi birazdan karşımıza çıksa. Derya, derya (Rifat ağabey) ile buluşsa, bir umman oluşsa” Çok kısa süre sonra dileğim gerçek oluyor. Hiss-i kable'l-vukû!. Espriyle takılıyorum Kubilay Ağabey'e: “Keramet kimde şimdi!" Muhabbetle gülüşüyoruz. Sarılıp hasret gideriyoruz. Sohbet başlıyor, zaman su gibi akıp gidiyor. Dertli insanları seviyorum. Bu arada saat on bire geliyor. Yolda Rifat ağabeye, evde bana dert olmasın diye kalkıyoruz. Muhtemelen hanımdan fırçayı yiyeceğiz yine. Olsun aydınlanmak ve nurlanmak için fırça şart.

 

 

25 Mart Pazar

 

 

Hanım hayretler içerisinde. Çünkü nasıl olduysa tüm günümü evde geçiriyorum. Mutfağa geçiyorum. Beş litre sütü tencereye koydum. Niyetim yoğurt yapmak. Fakat biri toprak diğeri cam kaba yoğurt mayalamak zoruma gitti biraz. Bakıyorum sütün de yoğurt olmaya niyeti yok zaten. Pütür pütür bir görünümü var. Kendime bunun loru da çok güzel oluyor diye telkinde bulunuyorum. Telkin hemen faydalı oluyor. Sütün içine biraz limon, biraz elma sirkesi koyuyorum. Tencerenin üstüne peynirler çıkmaya başladı bile. Bu dönüşüm ve değişimleri hep hayranlıkla izlemişimdir.

 

 

26 Mart Pazartesi 

 

 

Sabah, işyerine getirdiğim kitap ve dergileri düzenliyorum. Çünkü Nisan ayının ilk günü kitap kermesi başlıyor Abbara Kahve’de. Düzenleme işlemi sırasında derginin birinin kapağında şöyle yazıyor: “Üç gün ilim ve hikmetten nasibi olmayan ölmüştür.” Bugüne ve yarına not düşüyorum.

 

 

Biraz sonra molaya çıkıyorum. Sayaç biriminde bulunan akvaryumun önünde alıyorum soluğu. Akvaryumla alakalı kimsenin görmediği veya göremediği bir şeyler bulmam lazım. Konunun uzmanı Murat kardeşimden akvaryum hakkında bilgi istiyorum. Tutkulu bir şekilde anlatıyor: "Akvaryum denge işi ağabey. Azot, karbondioksit, oksijen ve su dengede olacak. İçindeki toprak ve diğer aksesuarları doğal şartlarına uygun ve dengeyi sağlayacak şekilde seçmek gerekir. Balığın cinsi de önemli. Tatlı, tuzlu hatta acı suda yaşayan balığa göre doğal ortamı yeniden düzenlemen gerek. Önemli olan hususlardan biri de balıkların uyumu. Falanca balığı ortama bırakırsan şu gördüklerinin hepsini parçalar. Son olarak ağabey bu balıklar, akvaryumda gerekli olan şartları doğal ortamlarında kendiliğinden buluyorlar. Kainatı nizam ve intizam içinde idare eden Allah'a hamdolsun."

 

 

27 Mart Salı

 

 

İş çıkışı soluğu Pendik Uluçınar Vakfı’nda alıyorum. Hat meşkine, oradan Ebubekir Sifil’in sohbetine katılacağım. Vakfın girişinde hat ve tezhib sergisi karşılıyor beni. Bir de vakfa sinen akşam yemeğinin hoş kokusu. İlk defa geldiğim bu yer sıcacık geliyor bana. Ahmet Adnan Hocam’la üst kata hat meşkinin yapılacağı yere geçiyoruz. Rahmi Ağabey karşılıyor odanın girişinde. Masaların üzerinde aharlı, mühürlü kağıtlar, kamış kalemler talebelerin meşk etmesi için bekliyorlar. Talebelerin kimi rika, kimi sülüs kimi nesih çalışıyor. Bu arada ney, efsunlu sesiyle arzı endam ediyor. Ruhumun huzurla dolduğunu hissediyorum. İnsicamı bozmamak için bir köşeye çekiliyorum ve dersi takip ediyorum. Talebeler hocalarının etrafında kümelendiler. Erol Hoca'nın her kalem hareketi takip ediliyor. Konuşmalar başlıyor. Biri, “Hocam burada kalemi niye kaldırdınız?” derken, diğeri “Hocam geçen gün tam altı saat hattın başındaydım. Siz anlatınca bu kadar süre hattın başında kalınır mı demiştim. Sizi daha iyi anladım!” diyor.

 

 

Konferans salonuna inip sohbeti dinliyorum. Yıllardır görüşmediğim dostlarımla hasbihal ediyorum. Saat 23.00 gibi ayrılıyorum.   

 

 

29 Mart Perşembe

 

 

İşyerindeyiz. Doğalgaz Acil telefonlarımız soluksuz çalmaya devam ediyor. Tam bunalmışken, hattın diğer ucunda, yıllanmış ses tonuyla biri sesleniyor: “Evladım ben halinizi hatrınızı sormak için aradım. Vatan size minnettar. Nöbet tutan, bu terör belasıyla uğraşan tüm arkadaşlarına bu teyzenizin selamını ilet olur mu? Allah seni ve arkadaşlarını korusun.” Amin diyorum ve teyzemizin moralini bozmamak için “yanlış yeri aradınız” demektense “iletirim teyzeciğim” deyiveriyorum.

 

 

Ve mola vakti. Riv riv söyleşileri için arşive geçiyorum. Bugün Savaş ağabeyin ortaya attığı konu a priori ve a posteriori bilgi ne demek? Felsefe yapmayalım diyoruz gülümseyerek. Savaş ağabey bu sefer bir beyit gösteriyor Osmanlıca metniyle. Şöyle yazıyor: “Bir kitabın kağıdını her kim nişan için büker/Dest-i cehl ile benim hançer çekip kanım döker”

 

 

Hepimizde şaşkınlık ifadeleri. Kitabın köşelerinin, nerede kalındığını belli etmek için katlanması, şairde kendisine hançer çekilip kanının dökülmesi duygusunu oluşturuyor. Nasıl bir bakıştır bu! İncelik edip bu hususa da değinilmesi ecdada olan hayranlığımızı artırıyor.

 

 

Saat 18.00 civarı. Servisten indim. Gençliğimizde her gün bıkmadan usanmadan yürüdüğümüz Pendik sokaklarındayım. Yeşilbağlar mahallesinden merkeze doğru iniyorum. Kentsel dönüşümün, acımasız yapılaşmanın henüz uğramadığı, bahçeli evlerin bulunduğu sokaklardan geçiyorum. Ağaçlar çiçek çiçek, rengarenk gülümsüyorlar. Çocukluğuma dönüp, altında gölgelendiğimiz, meyvelerinden nasiplendiğimiz ağaçları ve onların oluşturduğu bağ ve bahçeleri düşünüyorum. Çimenliklere kendimizi bıraktığımız, çiçeklerden koku devşirdiğimiz günlerin hayali ile ve sanki eski günlere dönmüşüm gibi adımlıyorum yolları.

 

 

Saat 19.00. Kemal Tahir Kütüphanesi'ndeyim. Arkadaşım Nuri Sincanlı'nın “Uzak Yalnızlıklar” adlı ikinci kitabının tanıtımındayım. Bir yazarın yeni çıkan kitabının heyecanını paylaşmak güzel.  Vakit ilerliyor ve kütüphanenin okuma salonu dolmaya başlıyor. Yine uzun süredir görmediğim arkadaşlarım bir bir giriyor salona. Hasbihal ediyoruz geçmişten, bugünden. Ve bu arada program başlıyor. Nuri Sincanlı kürsüde. "Her kitap yazarın evladı gibi." diyor ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaptığı gibi çocuklarına, “yeni bir kardeşiniz oldu” dediğini naklediyor. Kitabın yazılış hikayesini aktarıyor. Yazma eyleminin çileli bir yol olduğunu, büyük yazarların çile ve acılarla dolu hayatlarından örnekler vererek anlatıyor. İmza alıp, ilk kitabı “Yitik Oyun” hakkında ayaküstü konuşuyoruz. Hayırlı olsun dileklerimi sunup mekandan ayrılıyorum.

 

31 Mart Cumartesi

 

Vakit çok geç. Uyumam lazım. İnşallah uyanırım. Zira saat tam 06.00. Geç kalmamak dileğiyle yazıyı nihayete erdiriyorum. Bu günlük bu kadar!


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


Bu Günlük Bu Kadar Yazısına 2 Yorum Yapıldı

BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN