• “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 24 Mayıs 2019, Cuma 12:15 - Son Güncelleme: 24 Mayıs 2019 Cuma, 12:15
Font1 Font2 Font3 Font4
Bizon Gönünden Gocuk Giyen Adamın Öyküsü

 

 

Ayak sesini tam vaktinde duymasam şaşarım. Elinde bir sandviç paketi ile gelen siluetine de çok alıştım.

 

Biliyorum, bak…  Arabanı park ettiğin yolun kenarındaki koskoca boş arazide, bir bidonda yaşayan adama hiç olmazsa akşamları karnı doysun diye sandviç vermek için uğramıyorsun tek. Aslında sen, beni merak ediyorsun. Hani düğümün sonda çözüldüğü romanlar vardır ya, elinden bırakamazsın. Ne olacak diye tüm gece uyumaz, tuğla kalınlığındaki kitabı bir solukta okur bitirirsin. İşte o romanlardan biriymiş gibiyim gözünde. Nasıl oluyor da evsiz  bir adamdan beklenmeyecek şeyler söyleyebildiğimi, bizon derisi gocuk giyebildiğimi  merak ediyorsun. Hoş, dün gocuğumu aldılar. Üç kişi gece beni uyandırıp gocuğumu istedi. Vermedim. Önce sıska olan bir yumruk attı. Ooov, ne sıkıydı! Ben hiç yumruk yememiştim. Kimse bana yumruk atmaya cesaret edemezdi ki.  Yanaşamazdı bile body guardlarımdan fırsat bulup. Ardından biraz daha hallice ikincisi de bir yumruk attı. Sendeledim. Başım döndü. İri kıyım üçüncü de  yumruk atarsa beni kim hastaneye götürür deyip, çıkarıp uzattım gocuğumu. İri kıyım aldı. Üstüne dar gelince okkalısından bir küfür savurdu. Bana! İlk kez “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” demek geldi içimden. Demedim. Neden sırıttın ki şimdi? Anladım. Bunu deseydim, “boş arazide yaşayan bir evsizden başka bir şey değilsin” diyecekti elbet o zorba da ondan güldün, değil mi? Gül, gül. Sen de bilmiyorsun benim kim olduğumu. Haklısın, nereden bileceksin. Anlatmadım ki. Ama sen gözlerinle hep sordun.

 

O soruyu sana sorayım, “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” Sağa sola bakınma. “Evsizsin” dersen yanlış olmaz; ama tüm yaşantımı da kapsamaz bu cevap. Ahh, ah! Hiç mi duymadın sen, “anlatsam hayatım roman olur” diyenleri. Sen safsın gerçekten. Hayatın bir döngüde. İş, ev derken odandaki, koridorundaki insanlardan başkasını tanımıyorsun. Sokaklarda olanları ancak televizyondan dinleyip  öyle şeyler sadece haberlerde duyulur sanıyorsun. Düzenli hayatında işin, maaşın, evin, hafta sonları yüzme kursuna, keman kursuna götürdüğün çocukların var. Yani hangi saatte nerede olacağın, ne yapacağın belli olarak yaşıyorsun. Bu senin için iyi. Sakım bozma. Çünkü bildiğin tek hayat bu. Tanıdığın tek insanlar işyeri koridorunda veya asansör beklerken selamlaştığın, öğle yemeği  sırasında ya önünde ya arkasında beklediğin insanlar. Ama dünyada milyarlarca insan var, iyisinden kötüsüne, beterine.

 

“Yine konuyu dağıttı” der gibi bakıyorsun bana. Öyleyse gelelim sorumuza… Belki de bunun cevabını özellikle anlatmadığımı ya da hiç anlatmayacağımı düşünüyorsun. Öyle ya, cevabı öğrenirsen artık merak uyandıran bir adam olmam. İki laf edeceğim kimsem kalmaz. Akşamları elinde bir sandviçle uğramaz olursun. Böylece aç kalırım. Açlıktan kim korkar! Ne sofralarda oturmuşsan, hatta birazdan bile oturabilecek haldeysen.

 

Yine şaştın. Ne demek istediğimi düşünüyor gibisin. Beni çok güldürüyorsun. İyi de oluyor. Uzun zamandır gülmemiştim. “Ben kimim; bir düşün hele!  Soframın nasıl olabileceğini hayal et. Terleme, anladım, hayal filan edemiyorsun. Edemezsin de zaten. Çok tekdüzesin de ondan.  Bir kez de leb demeden anla leblebiyi yahu!

 

Şimdi neden kazağımın yakasından elini içime soktuğumu anlamaya çalışıyorsun. Bidon öncesi hayatıma ait tek şey var yanımda, burada kasam olmadığından bidonda saklayacağım tek yerde saklıyorum onu. Bak, bu sekiz ay öncesinin gazetesi. İlk sayfadaki bu adamı görüyor musun? Yurtdışına yaptığı ihracatlardan ötürü ödül alırken… Daha yaklaş istersen, iyi göremiyorsan. Ama iyi görmediğin için yaklaşmadığın belli. Bir, gazetedeki adamın gözlerine bir, saçı sakalı birbirine karışmış, banyo yapamadığından saçları diken diken, kir pas içindeki benim gözlerime bakıyorsun. Benziyor muyuz? Başını salladığına göre iyi yoldayız. O adam kim, biliyor musun? O adam, az önce sana “benim kim olduğumu biliyor musun?” diye soran adam. Kimdi o? Sesin çıkmıyor; ama işaret parmağını bana uzattığına göre… Anlamışsın gazetedeki kişinin ben olduğunu.

 

Gazetedeki adam nerede oturuyordur sence? Bidonda oturmaz elbet. Olsa olsa  yalıda oturur. Yalımda otururdum. Anahtarı hala koyduğum yerde.

 

Ben  her şeyi yüz üstü bırakıp ansızın çekip gidince karım, çocuklarım, dayanamadılar orada kalmaya. Şimdilik yurtdışındalar.  Yalımdan ayrılmadan önce geri döneceğimi özellikle belirttiğim, kendimi dinlemek için  biraz kenarda kalacağımı yazdığım bir not bıraktım. Belki göremezler diye bir değil birçok not bıraktım aslında. Posta kutusundan aynalara kadar.  

 

Her şey yolundaydı. İşlerim iyiydi. İyinin çok ötesinde hatta. Çocuklarım okullu. Karım dersen… Nasıl anlatsam. Benzersiz. Botanik mezunu. Üstüne Fransa’da felsefe okumuş. Dönüşte bir kafe kitapevi açmış. Orada görmüştüm onu ilk. Garson kızlardan biri sanıp bir kahve ısmarlamıştım. Beni küçümsercesine şöyle bir bakıp  siparişimi aldı. Ama kahveyi getiren başkasıydı. Onun getirmesini beklediğimden bakındım. Ortada yoktu. Oyalandım, başka ne varsa içtim. Gözükmüyordu. Soramıyorum da. Artık kalkma vaktim geldiğinde hesabı istedim. “Hesabınız yok” dediler. Ben çılgınlar gibi listeliyorum içtiklerimi, “bunları sizden çıkarırlar” diyorum. O sırada elinde bir felsefe kitabı ile çıkagelmez mi  demin garson sandığım kız… “Beyefendi, arkadaşları meşgul etmeyin. İçtikleriniz ikramdı. İlk kez gelmenizden dolayı” deyince, “ama patron sizden çıkarır acısını” dedim. Gülümseyerek dönüp gitti. Deminden beri bana hesabınız yok diyen çocuk, daha fazla dayanamayıp, “abi, patron bu abla” dedi. Bu kez arkasından koştum teşekkür etmek için. Başını salladı o kadar. “Ne önemi var canım” der gibi. Oturup felsefe kitabını okumaya koyuldu.

 

Artık ben sabah kahvaltısını orada yapıyordum. Yoğun iş tempomda akşamları uğrayamıyordum. Baktım olmayacak, ne yapıp edip evlendik. İki çocuğumuz oldu. Nasıl mutluydum.

 

Ben, kardeşlerden en büyüğüyüm. Babam ölünce  işi tek başıma kendi paramla büyüttüm. Kardeşlerimi de ortak ederken bir gün ikisinin bir olup bana oyun oynayacakları aklıma hiç gelmemişti. Faust! Ah, Faust! Ruhlarını satmış sefiller. Reziller! İmzamı taklit ettiler. Mahkemeler, mahkemeler… Üzüntüden bocaladım, çıkamadım düştüğüm kuyulardan.

 

“Bana bunu nasıl yapabilirler? İnsanlar, para için en yakınlarına bile neler yapabiliyormuş meğer” diye düşünürken çıkmaza girdim. Kendimi kaybettim sanki. Ağır geldi. Kaldıramadım. Bunalım mı diyeyim; depresyon mu? Nasıl oldu bilmiyorum, içimden bana yapılanlara sebep olan parayı, her şeyi  bırakıp kaçmak geldi. Elimde de  arabasını satıp yollara düşen bilgenin kitabı yalımdan çıktım, uzun uzun yürüyeyim diye. Notları bıraktıktan sonra. Yorulunca bu bidonun üstüne oturdum.  Uykum gelince içinde uyudum. Sabah olunca dönemedim eve. Nasıl olsa not da bırakmıştım.

 

Haa, bak ne diyeceğim? Yakında sana da bir not bırakayım ister misin? Hazır ol. Korkma, kötü bir not olmayacak.

*****

Sanırım yalımın dekorundan çok daha girişte duran şu bidon şaşırttı seni, değil mi? Evet, iki ayımı geçirdiğim bidonum, bir zamanlar benim evim olarak artık baş köşede. O bidon bana  güven ne demektir her an hatırlatıyor. Başta en yakınların yani  kardeş denilen mahlukların çıkarları için neler yapabileceğini anlatıyor. En büyük kötülüğün, ana babalarının bile yapmadığını senin onlara yaptıklarından geleceğini anlatıyor. Ve ne için bu tamahkarlık? Para için? Bidonum, benim dersim aslında. Çok şeyim. Hatta iki aylık öykümü, eski Yeşilçam filmlerine çeviren  kitabım.

 

Şimdi bidon sohbeti yapmayacağız. İş konuşacağız. Başka bir üslupta olabilirim. Kusura bakma yadsırsan. Diyorum ki… Benimle çalışsan…  Çalıştığın şirketin birkaç katı maaş veririm. İkramiyeleri filan sonra konuşuruz. Ne dersin? Öğlenleri birlikte  kağıda sarılı birer sandviç yerken eski günleri anarız. Sen, beni dinledin hep. Sen olmazsan bir dinleyenim de olmaz. Yine dinlersin. Sen beni dinlerken ilk kez bir dinleyenim, bir dostum oldu. İlk kez içimi birine döktüm. Meğer bir dinleyene nasıl  ihtiyacım varmış. Çıkarsızca dinledin beni. Kim olduğumu bilmeden bir evsizi doyurdun, tek kelime etmeden evine geç kalsan da.  Sen uzaklaştıktan sonra ardından bakıp sürüp giden hayatları düşünürdüm. Yarın senin çocukların mezun olacak, iş derdine düşecek. İş bulamayacak belki. O zaman hayatını yoluna koyamayacak,  evlenemeyecek. İşte bunları düşününce işlerimin başında olmayı özlediğimi anladım. Dostluğun, beni iyileştirdi desem yalan söylememiş olurum.  Ne zaman başlamak istersin işe? Yarın mı? İlk kez konuşturdum bak seni. Sesini de ilk kez duymuş oldum.  İşbaşı dokuzdadır. Geç kalma ha!


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN