RÖPORTAJLAR
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”

Bir Tatlı Huzur Almaya Geldim…
Eklenme Tarihi: 5 Mayıs 2017, Cuma 01:46 - Son Güncelleme: 5 Mayıs 2017 Cuma, 01:46
Font1 Font2 Font3 Font4



Bir Tatlı Huzur Almaya Geldim…
Bu gün yıllarca isteyip de bir türlü gerçekleştiremediğim ziyaretimi yaptım. İstanbul’un en nezih, en huzurlu mekanına gittim.


Bu gün yıllarca isteyip de bir türlü gerçekleştiremediğim ziyaretimi yaptım. İstanbul’un en nezih, en huzurlu mekanına gittim. Yüz binlerce kişi de oradaydı, mahşer gibi bir kalabalık vardı; buna rağmen huzurluydu mekan. Garip bir büyüsü vardı, kimseden çıt çıkmıyordu. Hatta en haşeresi, en hareketlisi, yerinde duramayanı bendim neredeyse.
Farklı bir ortamdı dedim ya, çeşitli görüşten insanlar vardı orada, tuttuğu partileri farklıydı, meslekleri farklıydı, toplumdaki statüleri farklıydı, yaşları da 7’den 70’eydi. Ama kimse kimseyle bir şeyler yüzünden tartışmıyordu, tahammülsüzlük göstermiyordu, kendisini haklı çıkarmaya çalışmıyordu. Herkes söyleyeceğini vakti zamanında söylemişti ve şimdi o söylediklerinin karşılığını bekleyip, sessizce duruyorlardı yerlerinde.
Buraya gelme fikri bende Necip Fazıl’ın bir şiiriyle peyda olmuştu. İstanbul’a ithaf edilmiş en güzel şiirlerdendir. Dikkatimi çeken kısımsa şöyle “Beyoğlu tepinirken, ağlar Karaca Ahmet.” Kayseriden İstanbul’a geleli 6. yılımdayım bu süreçte onlarca kez Beyoğlu’na gitmiş, İstiklal caddesini baştan sona sayısızca geçmişimdir. Ama ilk defa Karaca Ahmet’i ziyaret ettim. İstiklal’e kıyasla çok daha huzurluydu, sakindi, kendimi dinleyebildim orada.
Tasavvufla kulak dolgunluğu üzerinde ilişkim, çok kitaplar okumadım hakkında ama şunu biliyorum ki “Tefekkürü mevt”’in önemli bir yeri var tasavvufta. Denizde yüzerken hiç değilse, babam “sırt üstü yat ve kabirdeymişsin gibi ölümü düşün” demişti. Birkaç denemem var yani, ölmeden ölmeye dair. Ama bu daha bir değişikti.
Bir kere fiziki olarak çok nezih bir ortam Karaca Ahmet, dışarıdan ilk girerken Şakirin Camii karşılıyor sizi ve estetik açıdan çok başarılı. Ardından mezarlar boyunca ağaçlar göğe uzanıyor, mezarlıklar üzerindeyse çeşit çeşit çiçekler var. Hatta bir mezarlıkta pembe çiçekler açmış bir ağaç da vardı. Esas mevzudan uzaklaşmak için size fiziki özelliklerinden sabaha kadar bahsedebilirim sanırım. Ama korkunun ölüme faydası yok…
Yol boyunca yürüdüm, kuşların ötüşü, etrafta aylak aylak dolaşan köpekler, ortamın sessizliği, baharın gelişiyle bitki örtüsünün muhteşem dirilişi. Hepsi çok güzeldi. Ama binlerce insan arasında tek başıma hissettim kendimi. Bir şeyler onlar için geçmiş bitmiş ve benim içinse geçmekteydi. Ama ben bunun ne kadar farkındaydım yaşarken? Karaca Ahmet’e gidene kadar kaç kere toprağın altını düşünmüştüm? Gerçekten düşünmüştüm? diye düzelteyim soruyu. Sahi bu gidişimde gerçekten düşünebilmiş miydim bir de?
Mezar taşlarının üzerinde bir sürü şey yazıyor, ömrü kısaltır demelerine rağmen arada gözüm takılır okurum hala. Aman kısalacaksa mezar taşı okumaktan kısalsın, sigara içmiyoruz sonuçta. J İnsanlar ölmüş gitmiş, ama mezar taşlarında hala bir şeyleri, geride kalanlara gösterme çabası. Kimisinde ressam diyordu, kimisinde mühendis, kimisi emekli öğretmenmiş. Allah rahmet eylesin. Sonra “bu statülerin, mesleklerin gittikleri yerde bir önemi var mı ki ola” diye düşündüm. Bu dünyada ne olduğumuzun ne kadarı öbür dünyaya gidiyor? Yaptığımız fiillerin kaçı öbür dünyada geçer akçe? Ressam amca mesela, resmini çizerken bir şeyleri tefekkür ederek mi çizdi? Rahmanın yarattıklarını hayret nazarıyla temaşa mı etti? Emekli öğretmen hanım hangi işinde; “bunlar ümmetin evlatları, İslamiyet’i onlar temsil edecekler. Her birisine, Allah’ın yeryüzündeki halifeleri olduklarını bilerek davranmalıyım” dedi.
Kendi mezar taşıma neler yazdırabileceğimi düşündüm bunlardan sıyrılıp. Beni bu dünyada en iyi anlatacak şeyler. Kendini bildi bileli öğrenciydi, birazcık haylazlığı vardı ama kalbi temizdi. Emekli olamadı ama öğretmenlik işine girişmişti. Sporun her türlüsüne bayılırdı. Kitap okumak hobisi değildi ama hobisi olsun diye çok zorladı kendisini. E bunları zaten herkes biliyor, ayan beyan ortada. Peki esas öldükten sonra kimsenin bilmeyip de Hakim’in kendisinin şahit olacağı gerçekler… Biraz onlar üzerine düşündüm. Burada onları yazıp sizi de kendime şahit tutacak değilim. Ama bu kısmı düşünmek için o esnada boş bir yere ihtiyacım vardı, bir mezar taşına oturdum. Dakikalar sonunda henüz ölmeye hazır olmadığıma karar verdim. Kaçımız hazırız ki? Ölüme hazır olmak için neler yapıyorum diye çok düşünesim gelmedi o esnada, bu günlük düşünme kapasitemi aşmıştım. Kalktım ve yürümeye devam ettim.
Biraz aşağıda bir köpek takıldı peşime, onunla ilginç bir mezara doğru ilerledik. Bu esnada annemin sözleri kulaklarım da “Issız yerlere girip çıkma.” Mümkün mertebe kalabalık mezarların arasında dolandım bende, çok uzaklaşmadım anne(!) caddeden. Bu değişik mezarda kalpten kırmızı bir uçan balon vardı, oraya bağlanmış. İnsanoğlu olarak ne değişiğiz. Adam ölmüş gitmiş, ruhuna Fatiha okusan daha makbule geçecek, gitmişsin uçan balonlu jest yapmışsın. Heh, hissetti onu zaten o. Neyse dedim, ben ruhuna okudum amcanın. Bundan 34 sene önce ölmüş amca. Bu sene de eşi yanına gelmiş. Eşinin resmini de başındaki erik ağacına asmışlar. Onlarınki bir aşk hikayesi herhalde. Ama toprağın altında artık her ikisi de kendi derdinde…  Bunları düşünürken bir yandan da birkaç ay sonra gene geleyim de erikler olursa onlardan yiyeyim diye de düşündüm. Fani beden işte, canı çekiyor. Helal olur mu diye de kafada sorularla gerisin geri dönüş yolunu tuttum.
Bu mezarın yanı sıra bir de dikkatimi isimsiz mezarlar çekti. Yani vakti zamanında bir şeyler yazılıymış ama kırılmış,  bakımsız kalmış, çok eski zamanlardan kalma mezarlar. Bunlarla şatafatlı, kendilerine ölünce bile saray yaptırılmış mezarları kıyasladım kendi içimde. Sonra dedim ki, üstünlük iyi ki takva da. Üzülmeyin onlar gibi lüks yerlerde yatmadığınıza, Rabbim adil olandır. Ne yaptıysan bu dünyada o gelecek karşına Ukba da. Gerçi belki de sırf bu yüzden üzülmeliyiz. Ne yaptık, neler yapmadık bu dünyada. Neler yüzümüze vurulacak öbür tarafta… Kendi mezar taşımla ilgili bir iki yazı değişikliği daha yaptım kafamda ve yoluma devam ettim. Ama hala ölmeye hazır değildim.
Çıkışa geldim, birileri ölmüş. Gelen arabaların modellerinden-markasından fena da bir hayat yaşamadığı anlaşılıyor. Godamanmış ölen, belli. Çok bir şey diyemedim, ona da Allah Rahmet eylesin. Kendi ölümümde gelebilecek araba modellerini düşünmedim, ama herhalde bizimkiler de fena sayılmaz. Bence bana da fena bir mezar taşı yaptırmazlar gibi. Neyse, Allah imanlı ölüm nasip etsin. Bunlar işin teferruatı da, öldükten sonra bize sürekli sevap olarak kalacak 3 şeye ehemmiyet vermeli. Yani namı değer “kapanmayan amel defteri”. Üç tanenin birisi hayırlı evlat. Şu aşamada inşallah ben hayırlı evlat olurum, demekle yetiniyorum. İkincisi ilim, öğrendiğinin başkasına aktarma. Onun da öyle öyle kıyamete kadar aktarılması. Arada sırada konuştuğum oluyor ama çok konuşkan bir yapım yok. Sonuncusu da sadaka-i cariye. Diktiği ağaç, yaptırdığı çeşme, camii vs. Şakirin Camii’ni evlatları ebeveynlerinin hayrına yaptırmış. Valla takdir ettim onları, onları yetiştiren ana-babayı.
İşte bu gün ki gezi bu kadar, bir dahakine gasil haneye yaklaşmaya çalışacağım. Bu seferkinde cesaret edemedim, yanlışlıkla o tarafa gider gibi oldum da “geri dön geri dön” diye alarm verdi beynim. Kaçar yol yok ama, ölü veya diri illaki gidilecek oraya…
/ Sümeyye Öcal /


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!