RÖPORTAJLAR
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT

Bir Gönül Medeniyeti
Eklenme Tarihi: 23 Mart 2019, Cumartesi 04:39 - Son Güncelleme: 23 Mart 2019 Cumartesi, 04:39
Font1 Font2 Font3 Font4



Bir Gönül Medeniyeti
Muhammet  APAYDIN


                                           

Türkçemizin en güzel kavramlarından biri kabul ettiğim "gönül" kelimesinin, son mahallî seçimler öncesi, bir siyasi partinin sloganları arasında bir anahtar sözcük olarak kullanılması, bende oldukça geniş bir çağrışım uyandırdı. Gerçi diğer partilerin de kullandığı "bahar, güneş, beka…" gibi sözler de dilimizde anlam derinliği olan, etkili kelimelerdendir; ancak ben, özellikle "gönül" kavramıyla insanımızın dilimizde, kültürümüzde hatta medeniyetimizde şekillendirdiği bir "inşa"dan söz açmak istiyorum.


Gönül nedir?
 

Bir soyut (mücerret) kavram olarak tanımlaması zordur "gönül"ün;  sözlükler, "sevgi, saygı, arzu, düşünüş, hatır… gibi kalpte oluşan duyguların kaynağı" olarak tarif etmeye çalışırlar onu. "Kalp" ve "yürek" ile yakın anlamlıdır; ama her zaman birbirlerinin yerine kullanılamazlar. Meselâ, "gönülsüz" ile "kalpsiz" aynı anlamlara gelmez; "yüreksiz" ise korkak demektir. Gönül sözünü o kadar sevmiş ve benimsemiştir ki insanlarımız, duygularına tercüman etmek için onu çokça "deyim" olarak şiirlerde, şarkılarda, türkülerde bol bol kullanmış, çocuklarına özel isim olarak vermiştir.
 

Deyimlerimizde genel olarak:  a)sevgi, aşk, muhabbet b)istek, arzu, meyil, heves c)kabul, razı olma, rıza  d)cesaret, yürek   e)hatır…  gibi anlamlarda kullanılmıştır gönül. Mutasavvıflara göre tasavvufî aşkın kaynağıdır, Yüce Tanrı'nın insanda tecelli ettiği yerdir. Yunus Emre: "Gönül Çalab'ın tahtı / Çalap gönüle baktı / İki cihan bedbahtı / Kim gönül yıkar ise" derken insan gönlüne en fazla değer veren bir şair olarak yaşar gönül hanemizde.
 

Ömer Lekesiz'in "ateşten kelimeler"i arasındadır "gönül":
"Gönül ki sevgimizi büyüttüğümüz o Rahmanî kundaktır."
"Gönül ki aşkı küçümseyenlerin gönüllerine gizlice akan bir serin ırmaktır."
"Gönül ki Leylâ ile yürümeksizin Mevlâ'ya çıkmayan yoldur…
"Gönül"le kurulan deyimlerimiz, anlatıma o kadar "güç, derinlik ve canlılık" sağlamıştır ki onu başka türlü söylersek bütün büyü kaybolup gider âdeta. Ahmet Muhip Dıranas, "Fahriye Abla" için: "Gönül verdin derlerdi o delikanlıya / En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya" mısralarında, ne kadar samimi, canlı ve yerinde bir ifade kullanmıştır. Burada şair,"âşık olmuştun, çok sevmiştin, bağlanmıştın …" deseydi oldukça sıradan ve yavan kalırdı şiir.
 

Klasik Türk şiirimizde "gönül" kelimesi yanında Arapça "kalp" ve Farsça "dil" sözcüğünün de aynı anlamda, sıkça kullanıldığını görürüz. Avni Anıl bir şarkısında "Dil şâd olacak diye kaç yıl avuttu felek / Saçıma karlar yağmış, boşuna yaz beklemek" derken Nef'î ise "Ehl-i dildir diyemem sînesi sâf olmayana / Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil" beytiyle "gönül ehli, gönüldaş" olmayanları da hicveder.
 

Batı dillerinde "gönül" karşılığı olarak "herz" (Alm.), "coeur" (Fr.), "heart" (İng.)… gibi kelimelerden söz edilir; fakat bazı dilciler, bunların hiçbirinin bizdeki anlam zenginliğine ve derinliğine sahip olmadığını ifade eder. Bu, galiba, Doğu ve Batı toplumlarının genel karakteriyle ilgili önemli bir ayrıntı olsa gerektir. Bilmiyorum, bu görüşümden dolayı Avrupalılar bana gönüllenecekler mi? Pir Sultan Abdal gibi bir teselli içindeyim şimdi: "Öt benim sarı tamburam /Senin aslın ağaçtandır/Ağaç dersem gönüllenme/Kırmızı gül ağaçtandır".

 

Edebiyatta ve musikide "gönül":

 

Bir dildeki kelimelerin en doğru ve en güzel kullanımlarını edebî eserlerde görürüz desem yanılmış olmayız. Bunlara halk ağızlarında kullanılan deyimleri, tamlamaları, atasözlerini, türküleri, manileri, masalları … da eklemeliyiz tabii. Bestekârlar da -genellikle- şiirlerin gönüllere işleyen en güzellerini "güfte" olarak alıp "gönül şarkıları" bestelerler. "Gönül" sözünün, deyimlerle birlikte kullanıldığı o kadar çok şarkımız ve türkümüz vardır ki… Bunların belki de hepsinin bir öyküsü vardır; bir gönül hikâyesi
         

Gönül almak, gönül ateşi, gönül bağlamak, gönül borcu,  gönül darlığı, gönül ferahlığı, gönül eri, gönül fethetmek, gönül gözü, gönül gezdirmek, gönül hoşluğu, gönül işi, gönlünü kaptırmak, gönül kırmak, gönül koymak, gönül okşamak, gönül oyunu, gönül rahatlığı, gönül rızası, gönül yapmak, gönül yıkmak, gönül yarası, gönülden çıkmak, gönlü akmak, gönlü çekmek, gönlünü fethetmek … dilimizde ve edebiyatımızda en çok kullanılan deyimler arasındadır. Fatih'e:
 

"İstanbul'u niçin fethettin?" şeklinde bir soru sorarlar. O da: "Önce o benim gönlümü fethetti!" deyivermiştir.
 

Yine, bir bilgeye sorarlar "en büyük cihangir kimdir?" diye. Bu cevap da muhteşem: "En çok gönül fethetmiş (fâtihu'l-kulûb) kim ise en büyük cihangir odur!"
 

Görüldüğü gibi bu deyimlerimizin büyük bir çoğunluğu olumlu anlamlar taşımakta; zaten "gönül"e yakışan da o değil midir: içtenlik, doğallık, sevgi… Bundan olacak Saadettin Kaynak, bir şarkısında: "Gönül nedir bilene gönül veresim gelir /Gönül'den bilmeyene sersem diyesim gelir." demişti. Başka bir şarkımız da "Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz  / Dünyada gönül yâresine çare bulunmaz" iddiasında bulunuyor ki buna katılmamak mümkün değildir.
 

"Gönül kimi severse sultan odur." buyurmuş atalarımız. "Gül dalında öten bülbülün olsam / Ötsem yanık yanık, gönlüne dolsam" diyen âşığın başka ne dileği olabilir? Kendisi, hem şair hem bestekâr olan Rüştü Şardağ'ın bahçesi, hem gül hem de gönül bahçesidir: "Uzun yıllar ötesinden hatırını sorayım mı? / Sana gönül bahçesinden bir demet gül vereyim mi?" Münir Nurettin Selçuk'a göre: "Sevdaya karşı durulmaz / Gönüllerde yaşar gider / Ümit yolcusu yorulmaz / Baht izinde koşar gider." Yusuf Nalkesen ise bu şarkısında içli, yanık bir aşkı terennüm eder: "Beni sorarsan eğer gönlüm hâlâ yaralı / Bimem yüzün güldü mü, ayrıldık ayrılalı?" Alâddin Yavaşça'nın şu bestesi de karamsar bir duyguyla söyleniyor: "Ümitsiz bir aşka düştüm, ağlarım ben hâlime / Gönlüm kırık, bağrım yanık, hasretim ben yârime." Muzaffer İlkar da benzeri duygulara sahip: "Beni canımdan ayırdı / Gönlümü yaktı temelden / Seni sevmek de suçmuş ki / Bilmedim yandım ezelden"

 

Aşağıda örnek vereceğim "gönül kapısı" ve "gönül sayfası" da en güzel deyimlerimiz arasında yer alıyor; ancak burada birinin açılması ve diğerinin kapanması söz konusu olunca birbiriyle çelişen iki duygu karşımıza çıkıyor: "Pişman olur da bir gün dönersen bana geri / Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri" (İrfan Özbakır, Hüzzam) "Aşkınla yana yana kül olsa da ocağım / Gönül sayfasını artık kapatacağım." (İsmet Nedim, Muhayyer) Birincisinde ümit, ötekinde sitem… Bundan daha güzel nasıl anlatılabilir ki?
 

Söz, "gönül kapısı"ndan açılmışken bununla ilgili bir hâtırayı da nakletmek istiyorum size. İsterseniz bu güzel anıyı, bize "Edebiyatımızın Güler Yüzü"nü gösteren Mehmet Nuri Yardım Bey'den dinleyelim:
 

"Cemal Süreya, Darphane Müdürüydü. Hiç sevmediği (devrin) Maliye Bakanı, bir gün teftişe gelir. Darphanenin her tarafını gezer. Bir ara sorar:
          – Açmadığımız kapı kaldı mı?
          Cemal Süreya'nın cevabı şöyle olur:
          – Size bütün kapılarımızı açtık, biri hariç!
          Bakan, şaşırır ve merakla sorar:
          – Hangi kapıymış o?
          Kelimelerin ustası, acılı yüzle karşılık verir:
          – Gönül kapımız!"

 

Eski mahalleden bir komşumuzu hatırlıyorum, Servet Bey… Bir bahçenin ortasında yer alan büyükçe bir konağı vardı; genişçe bir ailesi, çocukları, hizmetçileri, kâhyaları, tarlaları, kirada dükkânları ve sayısını bilmediğim nice mülkleriyle geliri bol, zengin bir yaşantı içerisindeydi. Daha doğrusu etrafta öyle tanınırdı. Ne zaman görsem Servet Amca'yı çarşıda pazarda, ona selam verir, hâlini hatırını sorar, gönlünü alırdım. Fakat gittikçe derinleşen çizgilerle dolan yüzünün bir türlü gülmediğini, birtakım sıkıntıların izlerini taşıdığını, kısaca onun mutlu olmadığını anlamak zor değildi benim için. Buna bir türlü anlam verememiştim o zamanlar, ta ki Yunus Emre'nin şu dizelerini okuyana kadar:
                                     Kemdür(ür) yokluğundan nicelerin varlığı
                                     Bunca varlık var iken dinmez   g ö n ü l   d a r l ı ğ ı

 

Evet, nice şeylerin bolca bulunması, yok olmasından / bulunmamasından daha kötüdür; eğer sahip olduklarımızın hakkını verememişsek, onca mülkümüzle ilgili kaygılarımızı giderememişsek ve zenginliğin de Yüce Allah'ın bir imtihanı olduğunu anlayamamışsak dinmez gönül darlığı beyim, demek istemiş Yunus, diye düşünüyorum. 

 

Gönül medeniyeti:
 

İnsanların maddi hayatına şekil veren, onu geliştirip bir medeniyet hâline getiren, sadece kol kuvveti, fizikî güç değil aynı zamanda manevi kuvvetlerdir, ruh güçleridir. Ben, bunlar arasında önceliği "gönül"e veriyorum. İnsanoğlu benimsediği, sevdiği, gönül verdiği işleri daha bir azim ve kararlılıkla yapar; sonunda başarır da.
 

Nedir medeniyet (uygarlık), önce bunu hatırlamak gerekir. "Bir ülkenin, bir toplumun maddi ve manevi varlıklarının, bilim-fikir-sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tamamı" şeklinde tarif etmeye çalışır sözlükler. Ben bunu biraz daha sadeleştirerek "hayat tarzı, insanca yaşayış, düzenli ve ileri bir yaşam seviyesi, şehirlilik…" olarak yorumluyorum.
 

Gönül medeniyetimizin inşasında katkısı bulunan o kadar çok bilim ve sanat erbabımız var ki? Aklıma ilk gelenleri sıralamak istiyorum:
 

Ünlü "Marifetnâme" yazarımız Erzurumlu İbrahim Hakkı'yı tanıyacaksınız. 1734'te Siirt /Tillo'da hocası İsmail Fakirullah'ın ölümüne çok üzülen İbrahim Hakkı, ona olan "gönül borcu"nu ödeyebilmek için yaptırdığı türbenin başına öyle bir düzenek yapıyor ki bütün dünya bugün bile ona parmak ısırıyor. "Hocamın başucuna doğmayan güneşi neyleyim?" dercesine 21 Mart ve 23 Eylül günleri(ekinoks) güneş önce türbenin baş ucunu, 15-20 dakika sonra da kasabayı aydınlatır. Bu ilim anıtı, hem bir gönül borcunu hem de kalpte yanan gönül ateşini temsil etmez mi?
 

Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet … gibi camilerimiz ve bunların minareleri, mimarlarının gönüllerinde yanan "ilâ-yı kelimetullah" aşkının eserleri değil midir? Ya o camileri "hat"larıyla, tezhipleriyle nakış nakış süsleyen sanatkârlar, neye gönül vermiş olabilirler? Anadolu'nun köy ve kasabalarında dokunan o güzelim halıların üzerindeki renk ve motifler yetenekli, güzel Ayşe kızların gönüllerinden taşan duygular değil de nedir? 

 

Dünyanın Yedi Harikası arasında da yer alan Taç Mahal'i bir "aşk âbidesi" olarak anlamak gerekir bence. Eşi Mümtaz Mahal'in vakitsiz ölümü üzerine, gönlünde yanan aşk ateşini hâlâ söndüremeyen Babür İmparatorluğunun 6. Hükümdarı Şah Cihan'ın ona sevgisini böyle bir "dünya mirası" ile yaşattığını görürüz. Her yıl, dünyanın dört bucağından gelen üç milyonu aşkın insan, bu eşsiz "gönül medeniyeti"ni hayranlıkla seyrediyor.
 

"Gönül yıkma"nın değil "gönül yapma"nın makbul olduğu, sürekli "dostluk ve kardeşlik"in vurgulandığı bir kültürün mirasçılarıyız. Anadolu'da Selçukluların döneminde kurulmuş olan "Âhilik" teşkilâtı, bu açıdan incelendiğinde çok güzel örneklerle karşılaşırız. Araştırmalar, Türk tarihinde insan şeref ve haysiyetinin ayaklar altına alındığı, insan gönlünün incitildiği bir "kölelik sistemi"nin bulunmadığını göstermektedir. İnşasında kölelerin çalıştırıldığı bir "saray" görmek mümkün değildir. Osmanlı, fethettiği ülkelerde hiç kimseyi "din değiştirme"ye zorlamamıştır; ne olmuşsa gönül rızasıyladır.
 

Medeniyeti daha doğru anlayabilmek için onun karşıtını da hatırlamak  ve  göz önüne getirmek  gereklidir, diye düşünüyorum. Medeniyetin zıttı, "vahşiliktir, kabalıktır, görgüsüzlüktür, gönül yıkıcılığı…dır". Mehmet Âkif'in "tek dişi kalmış canavar" diye hicvettiği "medeniyet" bu olsa gerek, yani medeniyetsizlik. Aslında bu,"Batı medeniyeti"nin, maddî gücünün verdiği şımarıklığa, kine, sanayi inkılâbı ile girdiği ruh hâletine dikkat çeken önemli bir isyan değil miydi?

 

Bu gönül seyranına, siyasîlerin kullandıkları bir "slogan" vesile olmuştu. Sözümün sonunda benim gönlümün derinliklerinden kopan dilek de şu: Güzel yurdumun güzel şehir ve beldelerinde görev alma bahtına erişen gönlü güzel insanlarımız, bütün icraatlarını bir gönül eri olarak hakkıyla, gönül hoşluğuyla, gönül rızasıyla yapsınlar;  gönül borçlarını ödesinler ve bütün gönülleri fethetsinler. İnanıyorum ki böylece gönül medeniyetimiz daha da gelişecek, yükselecektir.   


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!