• Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 18 Mayıs 2019, Cumartesi 11:28 - Son Güncelleme: 18 Mayıs 2019 Cumartesi, 11:28
Font1 Font2 Font3 Font4
Bidonda Yaşayan Bizon Derisinden Gocuklu Adam

 

 

Yok abim, ben feylosof filan değilim. Sadece kaos içindeki dünyanın akıl karışıklığından kaçkın bir çulsuzum. Hıım, neden üstüme başıma baktığını anladım. Bu bizon derisinden eski gocuk, bu yıpranmış dağcı botları, bu lama yününden kazağa bakıyorsun… Çulsuzum diyen karşındakinin  çullarını süzüyorsun. Haklısın. Lahana, perhiz denklemi.  Ferrarimizi sattık belki de. Aaa, güldüm bak yüzündeki değişimleri görünce. Çünkü benden böylesi laflar beklemediğin belli.   Sana bir şey hatırlattı değil mi, belki de sattığımızı söylediğim araba? Arınıyorum belki de. Arınmak istemiş olamaz mıyız bu dünyadan? Bir tür detokstayım yani…  Karmakarışıklıktan arınmak… Nasıl kusursuz bir düzen, sistem olan evrende düzensizlikler içinde kaybolmuşuz, görmüyor musun?  

 

Dedim ya, Ferrarimizi sattık belki bir bidon için. Şaşma, dünya bu, attan inip eşeğe binmek var, malum. Eşekten de inmek var. Hem de düz yolda değil, volkan akıntısı olan dağ başlarında, kızgın çöllerde, buzda. O hikâyeye girmeyeyim canım kardeşim. Bizon gönü de bulmuştuk vaktinde, krokodil çizme de. Aklının yatmadığını görüyorum, onca paraya alınabilecek en seçkin markalar, nasıl oluyor da bidonda yaşayan bir adamın üstünde olabiliyor?  Bir işin olduğu, o işinden düzenli bir gelirin, akşamları kapısını açtığın bir evin olduğu besbelli iken senin üst başının haline bak? Hepsi de sosyete pazarından alınma, değil mi?

 

İyi dinle öyleyse! Film izler misin? Bir film vardı. Yabancı. Matematik hakkında. Adı, Good Will Hunting. “Can Dostum” diye Türkçeleştirmişlerdi. Matt Damon, bir üniversitedeki üstün zekâlı bir hademeyi oynuyordu. Bir akşam, temizlik yaparken sınıf tahtasında çözülmesi zor bir matematik sorusu görüyor. Hemen çözüp işine devam ediyor. Soruyu tahtaya yazan profesör, soruyu çözenin o olduğunu anladığında kendisinden de ileri kapasitede gördüğü, hayatı sorunlarla dopdolu çocuğa kol kanat geriyor. Beklentisi, onu matematik alanına kazandırmak. Oysa çocuk, dahi olmayı umursamıyor. Profesör, sonunda, çocuğun ne istiyorsa onu yapması fikrini benimsiyor.

 

Bak, anlamadın hala beni. Hem başımda da dikilip durma, bidonumun üzerine oturabilirsin. Koltuk yok ki davet edeyim kapıdan içeri. Hoş kapı da yok. Ama misafirin başım üzerinde yeri var. Haaa haa haa…

 

Neden güldüm, anlamadın tabii. Eğer hala, diyelim ki yalımda oturuyor olsaydım karşıma çıkan hiç tanımadığım insanı içeri davet eder, başımın üzerinde bir yere oturtur muydum? Kaç alarm, kaç koruma, güvenlik görevlisi, kamera ile yaşarken. Çocuklarımı kaçırıp fidye isteyecekler, bir yere gitsem beni gözleyip açığımı yakalayacak bir karecik olsun çekecekler diye ödüm koparken.

 

Bakma bana ya, öyle alık alık. Pardon, çok özür dilerim. Ama öyle bakıyorsun ki ağzımdan kaçırdım bu lafı. Şaşırdın, biliyorum. Duydukların karşısında. Oysa bir çorba parası versen de arkandan el ovuşturup “güzel abim” diye övgüler döşesem beklerdin. Bekleme… Belki bir gün o aşamaya da gelirim; ama şimdilik bekleme. Herkes her aşamaya gelebilir. Hayat rüzgârı insanı her yere savurtabilir. Bittiği topraklardan  adının bilinmediği topraklara. Tohumlar gibi. Tokat Ballıca Mağarası çevresinde bir bitki gördümdü, bizim literatürde yer almaz. Sordum, bilen yok. Sonunda “bir göçmen kuşun işi olmalı” dediler. Kursağındaki bir tohumu, üzerinden uçtuğu ya da konakladığı yere bırakırsa böyle şeyler olabilirmiş.

 

Ya, sen iyice tuhaflaştın. “Literatür” dediğimde gözlerini  gördüm. Yuvalarından fırlayacaktı. Bir evsiz, böylesi kaç sözcük bilebilir ki, değil mi?

 

Bak, sen hiç  düşünür kesilmiş insanların o  yükseltiye nasıl çıktıklarını duydun mu? Dünyadan ellerini eteklerini çekerek çıkmışlar. Nasıl çekilirmiş ki el etek dersen bir yalıdan çıkıp, bir bidona girerek; ünlüyken Büyükada’nın ıssız bir koyunda, çalılar arasında bir nevi Tarzan olup, saç sakal uzatıp, paradan, sanattan, insanlardan, ikiyüzlülükten uzaklaşarak. Hah, ne demek istediğimi biraz anladın gibi çünkü başını kaşıyorsun. Ama… Yok yine anlamadın, sanki bir şey hatırlattı sana dediklerim de kimdi o ünlü bulmaya çalışır gibisin.  

 

Bak, nice filozoflar varmış. Bir sütunun üzerinde yaşamışlar hayatları boyu. Yalıda oturarak filozof olunmaz, değil mi? Bizden de örnek vermek isterdim; ama bizden filozof değil teolog çıkmış çoklukla. Bir düşüneyim, sana bizden ne anlatsam… Buldum, Anadolu erenleri… Kırk gün çileye çekilirlermiş. Hayatta kalacakları kadar ekmek ve su ile idare ederlermiş kırk gün. İnsan yüzü yok, konuşmak yok. İçlerinden öyle şeyleri geride bırakanlar olmuş ki. İstersen Aziz Mahmut Hüdai’nin hayatını oku.

 

Bak, biz insanlar var ya, beton kulelerin çatılarında yaşarken saksıdaki mazılardan kendimize sahte bahçe yaparız. Etrafta da tek bağ bahçe, tarla tapan bırakmadan yok ederiz. Saksıda mazı yetişir; ama orman yetişmez. Saksıda tarla olmaz. Saksıda kır olmaz. Belki kır çiçeği yetişir.  O da yetişmiyor ama. Gelincik tohumları dikmiştim saksıya da biri bile çıkmamıştı. Doğayla küsüştük.  İnsan, koca dünyayı kendi küçük dünyasına uydurmaya çalıştıkça insanlığını da, insanlığı da yok ediyor.  

 

Kapat şu ağzını, şaşkın. Felsefe yaptığımı düşünüyorsun,  di mi? Kim hem de? Bidonda yaşayan bir evsiz. Tabii, içe bakmayı bilmezsen böyle şaşarsın. Neyse, kafan çok karıştı. Nasıl karışmasın! Kaptırmışsın dünyaya, savruluyorsun. Döküldüğün kalıplardan az farklı bir  kalıp görünce feleğin şaşırıyor. Sen beni anlamasan da ben seni anlıyorum. IQ ile de ilgili değil bu. EQ meselesi. Yani duygusal zekâ. Sende pek gelişmemiş galiba. İn bidonun üzerinden, karşıma geç. Hah şöyle, karşılıklı konuşalım.

 

Şimdi, sana sorsam” mutlu musun?” diye, ne dersin? Gözlerini kaçırdın.  Belli, mutluluğun yarım yamalak. Anlıyorum seni. Sırtın pek, karnın tok olduğundan, evsiz şu adamın  burnuna kokmuştur diye yolun karşındaki seyyar köfteciden yarım ekmek arası alıp verdiğine göre iyi birisin. Bak bunu bölüşelim. Yok, almazlık etme. Yeterli kaloriyi alırım ben, kalan ile de. Bana paylaşmak fırsatı veriyorsun. Paylaşmak… Tabii, uzaksındır sen o konulara. Birbirinden kopuk insanların yalnızca çöpleri, çöp bidonlarında bir araya gelebilirken ben paylaşmaktan bahsediyorum.

 

Saatine baktığına göre. Sabah değil ki patronun kızacak desem. O zaman… Evdekiler. Tabii, masa kurulacak, her şey saatince işleyecek. Sen de haklısın. Çark bu.

 

Mutluluk demiştik ya. Ben, benim gözümle mutluluk tanımını yapmadım hala sana. Habil ile Kabil’den bu yana, değil yedi kat ellerin aynı ananın çocukları olan kardeş denilen iblislerin bile gerçek  iblise taş çıkarttığı;   insanın, insanın kurdu olduğu hayatta mutluk nedir mi? Tek cevabı var mutluluğun; “sabah olsa da kahve içsek” o cevap da… İşte benim mutluluğum bu. Bak hiç eşyam yok; ama şu her tarafı yamuk yumuk, kimi yeri kavlamış emaye cezvem ile  çöpten bulduğum  reçel kavanozunda biraz kahvem var. Bunlar varsa, hayatta her şeyim var. Hadi, git artık evine. Nasıl olsa yine görüşeceğiz.

 

Paylaşmayı öğrendiğine sevindim. Karşı büfeden her akşam aldığın ekmek arasının yalnızca ucundan almana da artık içerlemiyorum. Sen de haklısın. Çünkü evde, masada tok olmamalısın ki çoluğun çoğunla yemek yiyebil. Kendimi sayende dizilerde  zorda kalınca akıl danışmak için  yanına gidilen balıkçı barınaklarındaki güngörmüş balıkçılar gibi hissediyorum. Level atladım yani. Daha var ama atlayacaklarım. Belki bir gün sen de… Biliyorum. Ayak sesini hafta içi her gün, aynı saatte bidonuma doğru gelirken duyacağım. Sonra da bana uzatılan, kesekâğıdına sarılmış, kâh beyaz peynirli, kâh kaşarlı sandviç, kâh dürüm göreceğim. Biliyorum, senin için bu bir başlangıç.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN