RÖPORTAJLAR
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT

BEKİR TUNCER SALİHOĞLU İLE SÖYLEŞİ
Eklenme Tarihi: 28 Ekim 2014, Salı 20:54 - Son Güncelleme: 28 Ekim 2014 Salı, 20:54
Font1 Font2 Font3 Font4



BEKİR TUNCER SALİHOĞLU İLE SÖYLEŞİ
Röportaj: Abdurrahman Sami Çevik Güzel bir Haziran ikindisinde, Eyüp Sultan’da bir çay bahçesinde günümüzün başarılı hikayecisi ile edebiyat ve bilhassa hikaye ve son kitabı “Çakı Çakmak Ayna Tarak” üzerine hasbihal ettik. Bahardan yaza geçişin ılık günlerinde yaptığımız bu sohbet ve ardından Pierre Loti yürüyüşümüz, ediblerimizin ve manevi büyüklerin kabirleri önünde okuduğumuz fatihalar birer hâtıra olarak […]

unnamed
Röportaj: Abdurrahman Sami Çevik
Güzel bir Haziran ikindisinde, Eyüp Sultan’da bir çay bahçesinde
günümüzün başarılı hikayecisi ile edebiyat ve bilhassa hikaye ve son kitabı
“Çakı Çakmak Ayna Tarak” üzerine hasbihal ettik.
Bahardan yaza geçişin ılık günlerinde yaptığımız bu sohbet
ve ardından Pierre Loti yürüyüşümüz,
ediblerimizin ve manevi büyüklerin kabirleri önünde okuduğumuz fatihalar
birer hâtıra olarak Eyüp semalarında hep kalacak.
Hikâyecilikteki başarısının yanı sıra samimiyeti, nezih ve zarif konuşması ve Anadoluluk kokan duruluğu ile farklı bir aurası olan
bu kıymetli edîbimizle yaptığımız söyleşi vesilesiyle çok güzel şeyler edindik;
bu dost sohbetiyle her dem paslanmaya meyyâl gönlümüze bir cilâ vurduk.
Abdurrahman Sami Çevik: Bekir Bey, öncelikle arzu ederseniz söyleşimize sizden bahsederek başlayalım. Yazı yazmaya ilk ne zaman başladınız? İlk yazılarınız hangi edebi türlerdi? İlk yayımlanan eserlerinizden sonra neler hissettiniz? Kısacası yazarlığa başlangıcınızdan ve devamındaki tüm serencâmınızdan bize bahsedebilir misiniz?
 Bekir Tuncer: Kitap oluşturma safhası üniversite sıralarında oldu. 1980 ihtilalinden sonra askeriye, üniversitelerin hemen hemen hepsinin kültürel faaliyetlerini mecbur tuttu. Okul müdürümüz, fakültenin kültür ve edebiyat kolu başkanı olduğum için benden bir tiyatro oynanmasını talep etti. Bana “Nasıl bir eser sergileyebiliriz, kimden yardım alabiliriz?” diye sordu. Ben de “Hocam hallederiz, problem değil.” dedim. Hocanın “Eser ne olacak? Kim çalıştıracak? Kim oynayacak?” sorularına “Hem yazar, hem çalıştırır, hem de oynarım.” diye cevap verdim. Üniversite öğrencisi arkadaşlardan on yedi kişilik bir kadro oluşturdum. Arkadaşlara tiyatronun sonunda bir şey beklememeleri gerektiğini, karın tokluğuna çalışacağımızı, geliri okula bağışlayacağımızı söyledim. Böylece Buhran adlı eseri bir hafta – on gün süre içinde yazdım. Bu eseri yazarken arkadaşlara yetiştirememe problemi ile karşılaştım. Bu sebeple “Vatan Uğruna (Höyük)” isimli başka bir eserimi oynadık. Yazdığım eseriyse Konya’da hayra hizmetle ilgili bir vakfa dosya olarak verdim. Vakfın kültür-edebiyat faaliyetlerinden sorumlu olan arkadaş döndüğünde bana dedi ki “Vakıf başkanımız bu eseri gözyaşlarıyla okudu. Bu eser illa ki sergilenmeli, oynanmalı. Ne gerekiyorsa vakfımız bunu yapacak.” dedi. Ben de  “Oyuncular bizden. Karın tokluğuna çalışırız. Sahne ve kostümler ise size ait.” dedim. Kabul ettiler. Eseri yazdım ve arkadaşlara çalıştırdım. Bu arada aynı zamanda ressam olan cami imamı bir arkadaşa da namaz aralarında tiyatro perdelerini boyattık. Ve eseri Konya’da iki gündüz ve iki gece seansıyla sahneledik. Salon tıka basa dolmuştu. Çevre ilçelerden turne teklifleri geldi ancak arkadaşlar öğrenci olduklarından derslerden kopamayacakları için gidemediler. Bir gün Ankara’ya Diyanet İşleri Başkanlığı binasına gittim. Yayınlar genel müdürü ile görüştüm. Eserden bahsettim: “Eser yazdık, Konya’da oynadık. Çok büyük rağbet gördü.” dedim. “Bizim yayınlarımız arasında tiyatro eseri yok. O eseri getirin, hemen basalım; Sizin eserle başlamış oluruz.” dedi. Teklif güzel olmasına rağmen kendimi hazır hissetmedim ve olmamış bir meyveyi dalından koparmanın doğru olmadığına inandığım için basılmasını istemedim. Ancak şu anda bu eseri romanlaştırmak için bekletiyorum. Buhran benim ilk eserimdir.
Çevik: Bundan sonra başka eserleriniz neler oldu? Yazarlığınız nasıl ilerledi?  
Tuncer: O dönem Konya’da günlük yayınlanan Türkiye’de Yarın adlı bir gazetenin orta sayfasını kültür-sanat-edebiyata dair yazılarla meccânen, maddi bir karşılık almadan dolduruyordum. Bu arada okulun duvar gazetesini de yazıyordum. Birçok arkadaş yazıların başından ayrılamıyordu. Bu sayede kendini okutabilecek bir yazar olabileceğimi anladım ve bu beni yazarlığa sevk etti. Ancak o yıllarda yaşadığım üzücü bir olay beni biraz soğuttu. Olay şöyle… Üniversiteli gençler bir araya gelip Güldeste adıyla bir edebiyat dergisi çıkarıyorlardı. Ben de bir hikâyemi takdim ettim kendilerine. Ancak bir arkadaş verdiğim hikâyenin bazı kelimelerini çizip altına uydurukçalarını yazmaya, kendince düzeltmeye başladı. Ben hiç yorum yapmadan hikâyemi alıp Allahaısmarladık diyerek çıktım. Daha sonra asistanlık yapan bir hikâye yazarı arkadaşa dedim ki: “Senin günlük konuşmalarını biliyorum ancak dergide çıkan yazıların çok farklı. Sen mi yapıyorsun bunu yoksa dergide mi yapıyorlar?” Cevaben “Dergide yapıyorlar.” dedi. O yıllardaki edebiyat dergilerinde uydurukça akımı çok revaçtaydı. Bu resmen bir cinayetti. Böyle bir edebiyat çevresinde bulunmaktansa yazmayayım diyerek bir müddet soğudum ve yazmaktan uzak durdum.
Konu buraya gelmişken Sezai Karakoç’un bir anısını anlatayım. Kendisi çok büyük bir mütefekkirdir. İlerlemiş yaşına rağmen konferanslarına gayretle devam etmektedir. Anlatacağım bu anı vesilesiyle bana birçok kere sorulan “Neden öykü değil de hikâye ismini kullanıyorsun?” sorusunun da cevabını vermiş olayım. Bu arada Sezai Karakoç da, Necip Fazıl da hikâye yazmışlardır. Hatta Necip Fazıl’ın basılmış ilk eseri bir hikâye kitabıdır ve bu aynı zamanda Ötüken Yayınlarının da ilk kitabıdır. (Kitabı çıkartıp gösteriyor.) Necip Fazıl da eserlerini hep hikâye diye adlandırmıştır, öykü dememiştir. Hakeza Sezai Karakoç da hep hikâye adını kullanmıştır. Öykü kelimesi Nurullah Ataç’la doğmuştur. İşte Sezai Karakoç bir gün Nurullah Ataç’ın bir toplantısına katılır. Orada gençler Ataç’a “Sizin konuşmalarınızı anlıyoruz, kendinizi dinletiyorsunuz fakat yazdıklarınızdan hiçbir şey anlamıyoruz. Nedir bunun sebebi?” diye sual yöneltirler. Nurullah Ataç: “Ben Anadolu çocuğuyum. Ceddin, babam, dedem belli. Bu sebeple konuşmamı anlamanız gayet normal. Ancak yazılarımda anlamadığınız kelimeleri ben evde sözlükte manalarına bakarak ve üzerlerini çizip değiştirerek yazıyorum.” diye cevap verir. Üstad Sezai Karakoç o öğrencilik günlerinde fakültede arkadaşlarıyla birlikte Şiir Sanatı adında bir dergi çıkarmaktadır. Nurullah Ataç’a da dergiyi takdim ederler. Ataç dergide manevi bir koku hisseder ve ağır tenkitler yapar. Karakoç ve arkadaşları derginin ikinci sayısında Üstad Necip Fazıl’dan ve onun şiirlerinden bahsederler. Nurullah Ataç bu ikinci sayıya da ağır bir eleştiri yapar. Bunun üzerine Sezai Karakoç eleştirileri alır ve üstada götürür ve “Efendim, Nurullah Ataç şiirleriniz hakkında şu minvalde eleştiri yaptı.” der. Üstad hemen “Yaz!” der ve o konuşur, Karakoç yazar. Ataç’a karşı çok ağır bir eleştiri olur bu ve gazetede yayımlanır. Bunu niçin anlattım? Nurullah Ataç, uydurukçanın yılmaz savunucusu ve yerleşmesi için yılmaz çalışanıdır. Antiparantez belirteyim: O yıllarda Nuri Pakdil de Nurullah Ataç’ın etkisiyle yazılar yazmaktadır. Nuri Pakdil’in Ataç’ın ekseninde kalması Karakoç’u üzer ancak Pakdil ilerde bu eksenden uzaklaşacaktır ve Necip Fazıl’a yaklaşacaktır. Tekrar konumuza dönelim: Öykü kelimesinin temeli Ataç’a dayanır, ondan geriye gitmez. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç bile hikâye kelimesini kullanmışlardır. Ben de hikâye kelimesini kullanıyorum ancak günümüzdeki arkadaşlar hikâyeye başka bir elbise, öyküye başka bir elbise giydiriyorlar, yeni yeni tanımlar yapıyorlar. Şahsen ben, Mevlana’dan Beydaba’dan ve tarihimizden gelen hikâyenin günümüzde de anlamını kaybetmeden devam etmesi gereğinin savunucusuyum.
Çevik: Yazı hayatınıza tiyatro oyunu ile başlamışsınız. Çok da beğenilmiş ve sergilenmiş. Ancak başka bir türe, hikâyeye yönelmişsiniz. Neden tercihinizi bu yönde yaptınız?
Tuncer: Doğru. Necip Fazıl’ın birbirinden güzel çok değerli tiyatro eserleri var. O dönemlerde tiyatrocular eser yazan yok mu diyerek yazarları eser yazmaya zorlamışlardır. Ve tiyatro çokça izlendiği için yazmak, teşvik etmek ve açlık vardı. Bu sebeple Necip Fazıl da birbirinden güzel yirmiye yakın tiyatro eseri yazdı. Bunları Kültür Bakanlığı daha sonra üç cilt olarak neşretti. Ancak daha sonraları tiyatro zayıfladı. Tiyatro eseri istemek de zayıfladı. Tiyatro eserleri ne kadar canlı olursa olsun, bugün o eserler roman olmuş olsaydı çok daha farklı tiraj yaparlardı. Roman veya hikâye okuyucuları tiyatro eserleri okumaktan sıkılıyorlar veya tiyatroya yönelmiyorlar. Dolayısıyla yazarlar da ihtiyaca göre kendilerini romana ve hikâyeye yönlendiriyorlar. Şimdi gelelim benim neden hikâyeye kanalize olduğuma… İlahi kitabımız Kur’an-ı Kerim emirlerini bizlere sıralarken arada bir de Yusuf (a.s.), İbrahim (a.s.), Davud (a.s.), Yunus (a.s.), Musa (a.s.) kıssalarında hikâyeleştirerek onlardan bahseder. Aslında ders verir, onları örnek göstererek emir verir. Hatta Yusuf (a.s.) kıssası Kur’an-ı Kerim’in diliyle “Ahsenü’l Kasas” yani kıssaların, hikâyelerin en güzeli diye isimlendirilir. Yusuf (a.s.) okunurken ağlayan çok insan biliyorum. Ayrıca bizim tarihimizde bundan başka dilden dile, nesilden nesile gelen mesela Hz. Ali hikâyeleri, cenk hikâyeleri çokça vardır ve hatta birçok yazarımız yazmaya başlamalarını bu hikâyelere dayandırmaktadır. Dolayısıyla ben yazış ve anlatış tekniği olarak kendimi gayrı ihtiyari şuuraltımda hikâyeye adapte etmişim. Şiirle başladığım halde sonradan hikâyeyle süratlendim. Kanaatimce hikâye, anlatmak istediğimiz konuyu en etkili, en kısa sürede ve etraflı bir şekilde sunmaktır. Onun içindir ki Mevlana bile eşsiz eserinde hikâyeye yer vermeden duramaz. Onun birbirinden güzel yirmi altı tane hikâyesine rastlıyoruz. Sadi Şirazi’nin hikâyeleri… Onun Bostan ve Gülistan’ı yazdığı tarihte Batı henüz hikâyeyi ve romanı keşfetmemiştir. Batı daha sonra kendisinden söz ettirmiştir; İspanya’dan Cebelitarık yoluyla ve İpekyolu’ndan Hindistan’a ve İslam coğrafyasına ulaşmış ve o kültürden etkilenerek yazınına devam etmiştir. Ama bildiğiniz gibi daha sonra on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda gelişmiştir. Şimdi bir önceki soruyla bağlantılı olarak, hikâyelerde uydurukça mı yoksa konuşma Türkçesi mi kullanmak gereği benim ıstırıbanı da çektiğim bir konudur. Bugün Shakespeare’in, iki üç yüzyıl önce yazdığı Hamlet’ini ilkokuldaki bir İngiliz çocuğu okuyunca anlayabiliyor. Ancak biz daha Ömer Seyfeddin için bile yeni baskılarda şunu görüyoruz: “Sadeleştirilmiş Ömer Seyfeddin Hikâyeleri”… Ne kadar acı, değil mi? Ömer Seyfeddin aramızdan ayrılalı kaç yıl oldu? Bundan hareketle, bizim konuştuğumuz Türkçe’yi edebi olarak konuşmamız gerekiyor ve bu kelimeleri kaybetmeden, üzerini çizmeden, uydurukçasını yazmadan ve dedemizden, babamızdan, kitaplarımızdan gördüğümüz bu kelimeleri güncelleştirerek, içine ruh ve can katarak, onları canlandırarak neslimize aktarmamız lazım. Okuyucu fark etmiyor belki ama ben hikâyelerimin içinde unutulmaya yüz tutmuş kelimelerimi aralara serpiştiriyorum.  Ve konunun akışıyla bu kelimeler kendi anlamlarını zaten ele vermiş oluyorlar. Ayrıca sözlüğe, lûgate bakmaya hiç gerek kalmıyor.
1610814_10152449208133869_1890696841668206627_n
Çevik: Yani bu kelimeleri sepetin içindeki güllere benzetecek olursak, yolda yürürken bunları sokağa arada bir serpiştiriyorsunuz ki ardınızdan gelen kişi güzel şeyler görsün.
 Tuncer: Doğru. Üniversiteden yeni mezun olmuş bir kız öğrencimize bir demet hikâye verdim. Hikâye yazış tarzımı bildiği için sevindi ve şunları söyledi: “Bekir Ağabey sen bu bir demet hikâyeyi galiba ben de böyle hikâye yazayım diye verdin”. İşte böyle inşallah bu, gülle tasvir ettiğiniz yolu açmış oluruz. Bu konuda bu şekilde hikâye yazmakla yalnız olduğumu ancak iddialı olarak bir yol açmak üzere olduğumu belirteyim. Bu tarzı sevenler çok. Kendimi okutacağımdan eminim. Takip edenler çok.
Çevik: Şimdiye kadar kimleri okudunuz? Edebiyatçılardan kendinize örnek aldıklarınız oldu mu? “Edebî üslubumda, seçtiğim konularda rehberimdir” diyebileceğiniz birisi ya da birileri var mıdır? 
Tuncer: Kimleri okumadım ki? Bu seviyeye gelene kadar sabırla bekledim. Gerçekten çok sabrettim. Gün yüzüne çıkmak istemedim. Neler okumadım ki? Okuyup da kaybettiğim zamanıma acıdığım çok şeyler de oldu. Bunu kimseyi küçümsemek için söylemiyorum. Şimdi konuyu açınca ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak. Mesela bize köy hikâyeleri adı altında hayalî köy tasvirleri okutturdular. Ben köy çocuğuyum; köyden geldim. Okuduğum hikâyelerde “Türkiye’de böyle bir köy var mı? Aklım, havsalam almıyor. Böyle uydurma köy hikâyeleriyle nereye kadar bizi kandırırsınız?” diyerek uzun süre bekledim. Daha sonraları şehir hikâyeleri yazdılar. Biz Anadolu çocuğuyuz. Bizde misafirliğin, hizmetin önemi büyüktür. Ama ne yazık ki şehir hikâyelerinde size kahve ikram eden bir ev hanımının ikram şeklinden bin bir türlü anlam çıkartıp bu ev sahibesine kötü gözle baktırtan çok yazar da gördük. Bunu üstad Sezai Karakoç da şu şekilde dillendirmişti: “Uzun müddet köy hikâyeleri yazdılar. Bu nesli gerçekle bağı olmayan hikâyelerle özünden koparttılar. Geçmiş nesille şimdiki nesil arasında bir hikâye bağı kopukluğu varsa bu uydurma köy hikâye yazarları yüzünden olmuştur.” Hangi yazarları kastettiğimi sanırım anlamışsınızdır.
Okuduğum çok hikâyelerde bir atasözünü, bir deyimi açıklamak için onlarca sayfa okuduğum halde tat alamıyorum. Tat alamayınca kendimi zorluyorum. İstiyorum ki hikâyelerimi okuyan okur kendisini zorlamadan kar üstünde kayakla kayarmış gibi rahatlıkla gitsin. Ne zorlama cümleler, ne yapmacık kelimeler, ne de aşırı tasvirler olsun istedim; bunlardan hep kaçındım. Okuduğum nice hikâyeden sonra, kötü örneklerdeki hataları ve kusurları kendim yapmamak için olanca gayretimi sarfettim.
Bir hatıramı anlatayım… Bizim Semaver yazarlarımızdan Ahmet Dağ arkadaşımız Çakı Çakmak Ayna Tarak adlı kitabımı okumuş ve bana sevinerek döndü: “Bekir Ağabey, o kadar güzel yazmışsın ki on yaşımdaki çocuğumla kitabı paylaşamadık. Hem ben okudum, hem o okudu.” Düşünebiliyor musunuz? Esas anlatmak istediğim de buydu. On yaşında bir çocuk da, otuz yaşında ve üniversite mezunu bir arkadaşımız da, yetmiş yaşındaki bir dedemiz de bunu okusun, anlasın istiyordum.
Çevik: Tıpkı Mevlana’nın bir mecliste Fatiha tefsiri yaptığında âlimin de cahilin de anlaması gibi, değil mi?
Tuncer: Aynen bu şekilde… Şair İbrahim Kalkan, şiirlerinde buna dikkat ettiğini söylüyordu ki benim ıstırabını duyduğum şey de buydu: “Yazdığım şiiri hem dedem, hem çocuğum anlasın.” diyordu. Hikâyelerimde kullandığım kelimeler, cümleler, tasvirler ve olaylar üç neslin anlayabileceği şekilde olsun istiyordum. Bana dönüş yapan arkadaşlar, sağ olsunlar, bu noktaları yakalamışlar.
Çevik: Yazdığınız hikâyelerin ana özellikleri, öğeleri nelerdir diye sorsak… Nelere dikkat ederek yazıyorsunuz hikâyelerinizi?
Tuncer: Bu soruyu Birlik Vakfı’nın ikinci müdürü İsmail Bey’in bana şu şekildeki teşekküründen örnekle cevaplandırayım: “Bekir Bey, eserinizi okudum. Bende şu kanaat oluştu: Bekir Bey hikâye yazacaksa iyileri yazmasıyla bilinen bir hikâyeci olsun. Hikâye kitabınızın başından sonuna kadar iyi şeyler yazmışsınız, kötü örnekler yok. Ve dünyada bu kadar iyi konu varken niçin kötü şeyler yazılsın ki? Dolayısıyla, eğer Bekir Bey edebiyat kitaplarında yer elde edecekse iyi konular yazan bir hikâye yazarımız olarak bilinsin isterim. Benim gönlümden geçen budur.” Buna aslında ben de özellikle dikkat ediyorum. Bizler İslam kültürüyle yetişmiş insanlarız. Dünyada o kadar güzel yaşanmışlıklar var ki bunları yazmak ve anlatmaktan kötüye fırsat kalmıyor. Bunu, Mevlana’nın bir soruya karşı verdiği cevapla örnekleyelim. Mevlana’ya, “Bu kadar iyi hikâyenin içinde bir de kötü hikâye var. Bunun sebebi nedir?” diye sorarlar. Mübarek şu şekilde cevaplar: “Bazı insanlar vardır; hep güzeli, iyiyi ararlar. Benim kitabım, eserlerim, hikâyelerim bir bahçe gibidir. İnsanlar gelirler; meyvelerden, çiçeklerden sebeplenirler. Ama bazı insanlar vardır ki illa o bahçede bir necaset, bir kötü koku ararlar. İşte onlar için de bir kötü hikâye yazdım.” Dünyayı elimize alabileceğimiz küre biçiminde bir cisim gibi düşünün. Bu kürenin üzerinde o kadar güzel şeyler olabilir ki ama bir noktası da kötü olabilir. Ben o kötü kokuyu, kötü duyguları, kötü düşünceleri, kötü davranışları, yani gazetelerin üçüncü sayfalarında gördüğümüz kötü olayları ortaya çıkarıp yaygınlaştırmak yerine İslam Peygamberinin (s.a.v.) ve tüm peygamberlerimizin, sahabenin, evliyanın yaşamış oldukları hayatlardan bir demet sunmak istedim.
Çevik: Hikâyeleri okuduğumda aklıma gelen bir soru var: Hikâyeleriniz hem insanın gözünü yaşartacak kadar dokunaklı, hem de hayat kadar samimi ve gerçek. Bunları kurguladınız mı, bunlar hayal ürünü mü? Yoksa etrafınızdan duyduğunuz veya bizzat sizin yaşadığınız gerçek olaylar mı?
Tuncer: Şimdi Abdurrahman Bey… Haftasonları doku bekleyen kanser hastası altı yaşında bir çocuğu ziyarete giden bir üniversite öğrencisiyle telefonlaşıyoruz. Ziyareti esnasında çocukla yaşadığı duygusal konuşmalarını, çocukla nasıl aynı seviyede sohbet ettiğini anlatıyor. Tedavi sebebiyle saçları dökülmüş olan çocuğun hissiyatına ortak olmak için saçlarını topuz yapıp sanki onunkiler de dökülmüş görüntüsü verme arzusunu dile getiriyor. İnceliğe bakın… Bu çocuğu güldüreceğim, sevindireceğim diye o kadar güzel şeyler anlatır ki çocuk ağzında maske olduğu halde gülmeye başlar ve şöyle der: “Ablacığım, ben hasta olduğum için ağzım kapalı. Sen hasta değilsin? Senin neden ağzında maske var?” Yine aynı öğrenci bir ziyaretinde de hastanede izole edilmiş bir bölmeye alınmış bir çocuk hastadan bahseder. İçeri girmek yasak olduğundan çocuğa doğum gününde cam bölmenin ardından “Bugün senin doğum günün. Sana bu bebekleri, balonları aldık.” diye bir yazı gösterirler. Çocuğa hediyeleri veremezler ama onunla bu sıcaklığı camın ardından paylaşmaya çabalarlar. Anne dahî çocuğunu kucaklayamamaktadır. Bu gönüllü üniversite öğrencileri çocuğu gülümsetebilmek için cansiperane bir şekilde çalışırlar. Şimdi bu hadiseyi gel de hikâyeleştirme! Hikâyeleştirirken duygulanıyorsun; hikâyenin gerçek olmasından dolayı işin içinde duygulanma kendiliğinden giriyor. Yani hikâyelerimde; bir, gerçeklik var; iki, ruh var; üç, yaşanmışlık var; dört, başkalarınca da yaşanılabilirlik var. Evet, sizin tespitleriniz doğru. Yalnızlık esnasında, mesela bir kahve köşesinde veya uyku tutmamışken hayal mahsulü hikâyeler olsalardı bunlar, günümüz hikâyecilerinin öykü dedikleri şey olurlardı. Bense,  hikâyelerim öykü değil, hikâye olsunlar istiyorum. İnsanları güzel şeylerle yöneltsin; onların körelmiş olan, belki közleşmiş olan duygularını canlandırsınlar istiyorum.
çakı çakmak
Çevik: Bekir Bey, son olarak da şöyle bir şey soralım isterseniz: Bu kadar güzel emekler verdiniz. Yılların verdiği birikimle bir eser ortaya koydunuz ve eserleriniz de ardı ardına gelmeye devam ediyor ve edecek inşallah. Uzun yıllar beklemiş olmak, ama beklerken büyük bir birikim edinmek… Hatırlarsanız ben bu birikim için şöyle bir ifade kullanmıştım: Bu birikim insanın iki yüz elli, üç yüz sene yaşayarak da elde edebileceği bir şey değil; insanın özünde olmalı bu, demiştim. O öz de maşallah sizde var. Şimdi bunları yaşamış, bunları tecrübe etmiş birisi olarak, yazar adaylarına, genç kardeşlerimize neler tavsiye edersiniz? Yazarlığın zorlukları, güzel ve çetin yanları nelerdir? Genç yazar neleri yapmalı, nelerden kaçınmalıdır ki malayani şeyler onu sürükleyip bu idealden, bu mefkûreden uzaklaştırmasın; istikametinde düzgün bir şekilde devam edebilsin?
Tuncer: Bu güzel bir soru. Bir bilgi birikimi var, doğru. Şu ana kadar eser vermemiş olmamın sebebi… Erken öten horoz derler bilirsiniz. Veya bir kuş yuvasından erkence uçmaya kalkarsa o kuşu kedi kapar derler. Kendi açımdan baktığımda ben, insan psikolojisini, sosyolojiyi, dini duyguları ve bilgileri, günlük hadiseleri dikkate almaya ve hayatın içinde olmaya dikkat ettim; bunların hepsini mezcettim, birleştirdim. Yazar olmak isteyen arkadaşlarıma tavsiyem şudur: Sürekli okuyarak bilgilerini arttırsınlar, küplerini doldursunlar. Küpün içinde ne varsa dışına da o sızar. Kalbinizin içinde ne varsa yüzünüze de o sızar. İçi boş olan küp çok ses çıkarır. Erkenden ben oldum diyerek havaya girmeden, ağırbaşlılıkla hareket etsinler. Ben soramadım, çevremde o kadar yazar yoktu, Anadolu’da olduğum için ustalardan uzaktım; onlar eksikliklerini çevrelerindeki yazarlara sorarak, onlardan istifade ederek gidersinler. Köşe taşı ağır olur, ağır olanı köşe taşı yaparlar. Yazmaya başlamalarıyla birlikte oldum havasına girmeden ısrarla, inatla devam etsinler. Amatör ruhu hiç kaybetmesinler. Yazmak kabiliyet işi midir? Nice kabiliyetli insanlar vardır ki yazmadıkları için o kabiliyet körelmiştir. Bunun yanı sıra nice normal kabiliyette yazarlar vardır ki yazdık sıra kalemleri açılmış, okunur hale gelmişlerdir. İnat çok önemli.
Çevik: Şöyle bir soru daha sorsak… Çok güzel yazamıyor olunsa bile sürekli yazmaya devam mı edilmelidir yoksa sadece okumalı mıdır? Gençler gençlik yıllarını tamamen okuyarak mı geçirsinler yoksa bolca okurken bir taraftan da yayımlatmasalar bile yazıp bir köşede biriktirsinler mi?
 Tuncer: Her insanda vardır yazdığını bir kitapta, dergide, sitede görmeyi arzu etmek. Ancak yayımlatmasalar bile mutlaka yazsınlar. Günlük veya hatıra tutsunlar. Kitaplardan okuduklarını, elde ettikleri bilgileri kayıt altına alsınlar, arkadaşlarına anlattıkları fikirlerini, duygularını eve gittiklerinde not alsınlar. Bu sayede belki fark etmezler ama gittik sıra kalemlerinin sivrileştiğini, konuların biriktiğini, konu üstüne konu olduğunu gözlemleyeceklerdir. Kendimden örnek vereyim. O kadar hikâye birikti ki yazmam gereken, sayıları yüze yaklaştı. Şu an kitaplarım hatasız çıksın diye kitap yayınlamaya odaklandığım için yeni hikâye yazamadığım için üzülüyorum ve buna ıstırap veriyor. Ne yazayım, hiç konu yok diye yakınarak yazmakta zorlanan arkadaşlarımız bir süre sonra konuların kendilerine koşarak geldiğini görecekler. Hatta öyle tevafuklar olacak ki üstü kapalı olan bekleyen birçok konu, yazılmak için açılarak gelecektir; arkadaşları vasıtasıyla, eserler vasıtasıyla veya göz önünde cereyan eden olaylar vasıtasıyla. Ben şahsen çevreme, gözlem yaptığım hadiselere, okuduğum kitaplara bu gözle bakıyorum ve konu üstüne konu geliyor, konu bolluğunun içinden çıkamıyorum.
 Röportajımız bu noktadan sonra karşılıklı sohbete dönüşüyor.
Bekir Tuncer Beyefendi, kendine has o güzel Anadolu samimiyeti ve üslubundan, muhatabı kim olursa olsun, sohbetin belli bir noktasından sonra en tabii bir şekilde “ağabey” oluveriyor. Nelerden konuşmadık ki kendisiyle… Ebrûzenlerin ebrû teknesine abdestsiz oturmadığı gibi hikâyecinin de abdestsiz hikâyeye başlamaması gereğinden tutun, kültürümüz ve medeniyetimizin bahçemizde bir gömü gibi durduğu halde kıymetini bilemeyişimiz ama garbın bir haset komşu gibi bir taraftan bizi aşağılıyor görünüp bir taraftan içten içe kıskançlık duyuşuna kadar…
 Çakı Çakmak Ayna Tarak reçete yayınlarından geçtiğimiz aylarda çıkan ilk kitabıydı. Ama yenileri birkaç hafta sonra geliyor, hem de yağmur gibi sağanak sağanak…


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!