RÖPORTAJLAR
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”

Bayram Teyze
Eklenme Tarihi: 24 Mayıs 2019, Cuma 08:56 - Son Güncelleme: 24 Mayıs 2019 Cuma, 08:57
Font1 Font2 Font3 Font4



Bayram Teyze
Mehmet Nuri Yardım

 

Küçük ağabeyim arayıp da “Fatma teyzemizi kaybettik.” dediğinde içime o an bir acı çöktü. Bütün teyzeler sevilir, hepsi de şayan-ı hürmettir. Ama benim Fatma Teyzem bambaşka. Zira o çocukluğumun ‘Bayram Teyzesi’ydi. O, küçüklüğümün bayramlarıyla, bindiğim salıncaklarla, dolaştığım faytonlarla özdeşleşmiş bir özge isimdi. Bu yüzden onu andıkça, ismini hatırladıkça, kendisini ziyaret ettikçe hep o aydınlık, beyaz, huzurlu bayramları hatırlarım.

 

Çocuktuk, ama büyüklerimiz bize adamakıllı ‘büyük’ muamelesi yapardı. Hele bayramlarda. Diğer ziyaretlerde bazen es geçildiğimiz olurdu elbette ama bayramlarda büyüklerin peşinden pek ayrılmazdık. Onlar nereye gidiyorsa biz de arkalarından… Ardlarına takılır giderdik. En başta babam, arkada büyük ağabeyim Mahmut, sonra ortanca ağabeyim Hayrullah, en küçük abim Ahmet ve benim de küçüğüm Kerem. ‘Dalton Kardeşler’ olur da bizim başımızda babamızın olduğu ‘Beşli Kardeşler’ olmaz mı?

 

Dinî bayramlar çok farklıydı şirin beldemizde, yani Siirt’imizde. 1970’li yılların tenha Türkiye’si ve sakin Güneydoğu Anadolusu… Henüz terör belası başlamamış. Sevginin, saygının, dostluğun, kardeşliğin hükümferma olduğu muhteşem yıllar… Evlerin buram buram kireç koktuğu ak evler… Tandır ekmeği ile otlu peynire kanaat edildiği ve şükredildiği özlenesi günler… Ayrılığın olmadığı gayrılığın görülmediği o müstesna vakitler… Yoksulun gözetildiği, muhtacın kayırıldığı, yetimin başının okşandığı, borç paranın istekle ve sevap beklenerek verildiği güzel zamanlar…

 

Âdetti… Ramazan ve Kurban bayramlarında ilk günün sabahları, şölenimiz olanca haşmetiyle başlardı. Önce gıcır gıcır ayakkabılarımızı, yeni elbiselerimizi giyer, yola öyle koyulurduk. Nereye giderdik böyle? Önce ahiret yurduna, yani Şeyh Musa Mezarlığı’na… Zira vefat etmiş akrabalarımızın çoğu oradaydı, sonra diğer kabristanlar… O büyüklerimiz, gönlümüzde yaşayan ölülerimizdi. Asla ayrı gayrı değildik onlarla. Bedenen aramızda değillerdi belki ama gönüllerimize, ruhlarımıza ve zihinlerimize köklü biçimde yerleşmiş, terü taze yaşıyorlardı.

 

Mezar başlarına gidilince selâm verilirdi, “Esselamü aleyküm, ya eyyuhel kubur!” (Ey kabir ehli merhaba!) Cevap alamayacağımızı bilirdik ama edeben de olsa selamsız varmazdık yanlarına. Sonra sevdiklerimizin kabirlerinin çevresine kümelenir, Kur’an surelerimizi okur, Fatihalarımızı ruhlarına hediye ederdik. Mezarlıklardan eve dönüşleri severdim. Zira bizi muhteşem sofralar beklerdi. Yol yürümüş, acıkmış olurduk. Bayram yemekleri burnumuzda tüterdi… Sene boyunca özlemini çektiğimiz yemekler olurdu o Halil İbrahim sofralarında… Annem ve ablam günler öncesinden hazırlıklarını tamamlamışlar, etli pilâvları, bamyaları, hoşafları yer sofrasına kurmuş olurlardı.

 

Yemeğin ardından ziyaretler başlardı. Her yıl iki defa tekrarlanan o kutlu bayram ziyaretleri… Tınaztepe Mahallesi’ndeki iki katlı, karşısında Şeyh Mahmud Türbesi’nin bulunduğu evimizden çıkar, önce küçük Hakkı dayımları, Müşerref ablamı, diğer akrabalarımızı, en sonunda da Fatma Teyzemi ziyaret ederdik. Benim ‘Bayram Teyzem.’ Eşi Ahmet amca, oğulları ve kızları ile bizi karşılarlardı. Bayram sohbetlerinin en güzellerinden birini burada yaşardım. Teyzem dindar bir insandı. Genelde ziyaretine gittiğimizde onu Kur’an-ı Kerim okurken bulurduk. Memleketin en meşhur hocası ‘Molla Fahri’den ders almıştı, tilaveti gayet iyiydi.  Güzel okur, kendisini etrafına dinletirdi. O ziyaretlerde şehrimizin eski günlerinden, âdetlerinden, geleneklerinden bahseder, annemle olan hatıralarını yad eder ve bizi maziye doğru büyük bir ufuk turuna çıkarırdı. Eski, yoksul ama huzurlu iklimleri buram buram teneffüs ederdik.

 

Bu ziyaretler sırasında benim küçüğüm olan Kerem de bulunurdu. En küçüğümüzdü ama kardeşler arasında en nüktedan kişi de oydu. Ailemizin Nasreddin Hoca’sıydı bir bakıma. Mutlaka hepimizi güldürecek fıkralar bulur, nükteler nakleder ve yüzlerde tebessüm çiçekleri açtırırdı. Fatma Teyzemiz kardeşleri arasında yaşça en küçüğüydü. Kerem de bizim en küçüğümüz… Teyzeme ‘Ben ailenin en küçüğüyüm bana ‘Sono’ diyorlar. Sen de kardeşlerin en küçüğü olduğuna göre sana da ‘Sone’ diyelim.” Der, teyzemi, ailesini ve bizi güldürürdü. Evet ‘Sone’ de artık aramızda değil, ebedî yolculuğuna çıktı bile.

 

Şimdi ona niçin ‘Bayram Teyze’ dediğimi anlatmam lazım. Bayramlarda, evi en uzak olduğu için ailece en son ziyaret ettiğimiz yer, Fatma Teyzemizin eviydi. Bayram günleri, şehrin dışındaki büyük alanda kurulan şenliklerin çok yakınındaydı. Zaten bu son ziyareti yaptıktan ve çaylarımızı içtikten sonra ben ve kardeşim büyüklerimizden izin alarak onlardan ayrılır ve ‘bayram yeri’ne giderdik. Bir bakıma azat olurduk. Atlı karıncaların, dönme dolapların, büyük salıncakların olduğu mütevazı bayram yeri hınca hınç dolardı. Küçük şehrimizin bütün çocukları o gün bu müstesna mekânı hınca hınç doldururdu. Küçük çocuklar genelde anne ve babalarıyla veya ağabey ve ablalarıyla gelirdi meydana. Ama bizim gibi biraz büyümüş olan çocuklar, bayram yerine yalnız olarak gelir ve eğlencelere büyük bir şevkle katılırdı. Tabii bu eğlencelerden faydalanabilmek paraya tabiydi. Bedava değildi yani. Ancak yine de ucuz sayılırdı biletler. Cebimizdeki harçlıklar genelde yeterdi buradaki masraflara. Sadece salıncaklara veya diğer eğlence aletlerine binmek yetmiyordu elbette. Horoz şekerlerimizi, elma şekerlerimizi de alırdık. Nasılsa cebimiz dolu ve şişkindi. Zira ziyaret ettiğimiz akraba evlerinden bayram harçlıklarımızı almış, tedarikimizi yapmış olarak gelirdik. En başta babamızdan ve ağabeylerimizden ellerimize tutuşturulan bozuk paraları harcaya harcaya bitiremiyorduk. Cebimizdeki para azaldıkça programımızı ona göre yapar, son kuruşlarımızı şehir turuna ayırırdık. Neydi o şehir turu? Faytonlarla yaptığımız unutulmaz geziler… Atların canla başla koşturduğu, pala bıyıklı faytoncumuzun naralarıyla bizleri coşturduğu, o unutulmaz şehir seyahatleri…  Bayram yerinden başlar şehrin en uç yerine kadar giderdik. En dipte hapishane vardı. Ve oraya varabilmek umuduyla mahalli dilde, yani Arapça olarak ‘Heyyel haps, heyyel haps’ derdik. Yani ‘Hapishaneye kadar!’ Faytoncular bu isteğimizi kırmaz, çocukların gönlünü hoş tutar, hapishaneye kadar bizleri götürür, sonra da bir dönüş yapıp aynı yere getirirlerdi.

 

Bazen Bayram Yeri’nde yorulup terlediğimizde, eve  dönüş yoluna girdiğimizde yine teyzemizin evinin önünden geçer, kapıyı çalıp bir tas su içer yolumuza öyle devam ederdik. ‘Bayram Teyze’ ya! O bereket kapısı, her zaman bizim için bir sığınak, bir iltica kapısıydı ve hiç bir zaman kapanmazdı. Şimdiki gibi sular, ulu orta yerde, pet şişelerde satılmazdı. Su sebildi, yani bedavaydı. Ve su ikram etmek, sevapların en büyüğüydü. Şehrin muhtelif yerlerinde gürül gürül akan çeşmeler vardı ve bilhassa biz çocuklar, oyunlardan yorulup terlediğimizde susuzluğumuzu, umuma açık bu çeşmelerden giderir, kana kana su içer, serinlerdik.

 

Eve geldiğimizde annem kardeşini sorardı. Selamını iletirdik, gönülden alırdı. Annem bilirdi zira, bayram yerinden döndüğümüzü. O karşılıklı gönderilen selamlar, sevginin özüydü, muhabbetin hasıydı. Şimdiki gibi cep telefonuyla irtibat kurulmaz, ya insanlar aracılığıyla veya bizzat ziyaretlerle iletişim sağlanırdı. Akrabalık münasebetleri, dostluklar, yapay değil sahiciydi.

 

Bütün akrabaları severdim. Ama doğrusu ‘Bayram Teyze’min yeri farklıydı. Zira zihin dünyamda o, ‘bayramlar’ın remzi, muştucusu, müjdecisi, hatırlatıcısı gibiydi. Bu sevinçli çağrışımlar, içime öyle yerleşti ki, büyüyüp memleketten ayrıldığımda yine o günleri unutmadım, kitaplarımda o hatıraları yazdım. Sefertası ve Yıldızlarla Uyumak’ta bayram neşvelerim, coşkularım vardır. Çocukluk demi ve hemen ardından delikanlılık çağı bitip de İstanbul’a yerleştiğimde memlekete hasretim hiç eksilmedi. Aksine bu özlemin gittikçe büyüdüğünü anladım. Zaten memlekete her gidişimde ilk uğradığım yer önce Tınaztepe’deki eski evimiz olur. Karşısındaki Şeyh Mahmut Türbesi’ni yine ziyaret eder, duamı ederim. Yeşile boyanmıştı son gidişimde. Çocukluğumda yerde bulup penceresine sokuşturduğum kâğıtları, ekmek kırıntılarını hatırladım. Yanındaki Şeyh Mahmut Camii ise yeniden yapılmak üzere yıkılmıştı. Yeri bomboştu, o mescidin yerini şimdi bir boşluk dolduruyordu. Ah, çocukluğumda kardeşimle namazlarımızı, Ramazanlarda ise teravihleri kıldığımız o sevimli minik mescit. “Merhaba Ya Şehri Ramazan” ilahileri hâlâ kulaklarımda yankılanmaktadır aradan yarım asır geçtiği hâlde… Yıkılmasına çok üzüldüm. Acaba özü korunarak restore edilemez miydi?

 

Evimizden sonra çocukken ziyaret ettiğimiz akraba evlerine uğrarım yine. Ama içlerine artık giremem. Zira satılmış, el değiştirmiştir. Genelde köyden gelen vatandaşlarımız satın almıştır bu eski cas evleri. Onarıp içine yerleşmişler, kendi düzenlerini kurmuşlardır. Mutat gidişlerimde son ziyaret ettiğim yer çocukluğumda olduğu gibi yine ‘Bayram Teyze’min evi olur. Üç katlı o binanın orta katındaki teyzemi hayal ederim. Sanki yine eskisi gibi çocuklarıyla pencereden bana el sallıyormuşçasına dönüp dönüp bakarım. Gözlerim yaşarır ve içimden ‘Geçti o devirler, geçti.’ derim. Teyzemler diğer herkes gibi evlerini değiştirmiş, çocukluğumun bu nadide yapısını satmış ve modern bir semt olan Koperatif Mahallesi’ndeki lüks, yeni apartmanlardan bir daire almışlardı.

 

‘Bayram Teyzem’ şimdi annemin yattığı Şeyh Musa Mezarlığı’nda sonsuzluk âleminde uyuyor. Birbirini seven iki kız kardeş, artık ahiret diyarında da birbirlerine komşuluk ediyorlar. Allah’tan rahmet diliyorum ikisine de. Ruhları şad, kabirleri nur, mekânları cennet, menzilleri mübarek, makamları âli olsun. İkisi de iyi insanlar, örnek annelerdi. Büyük fedakârlıklarla çocuklarını büyütmüşler, tarif edilmez zahmetlerle evlerini çekip çevirmişlerdi. Şimdi ise, ‘bir tatlı huzur’ içinde mahşer gününü ve bizi bekliyorlar.

 

O ailemizin nur yüzlü, değerli büyüğüydü. Rahmetli annemin kızkardeşi, bizim hakikatlı, sevecen teyzemizdi. Çevresinde sevilen ve hürmet edilen, hayır hasenat sahibi, alnı secdeli, ağzı dualı kıymetli teyzem, büyük dâvete icabet ederek ahiret yurduna göçtü. Allah onu Hazret-i Peygambere komşu eylesin. Ona ve dünyadan ayrılmış bütün annelerin ruhlarına birer hediye göndermek iyi olur. Elbette en güzel manevi armağandır Fatiha’lar, Yasin’ler…

 

Son sözüm bu satırları okuyanlara olsun: Teyzeniz hayattaysa şayet aman kıymetini bilin, duasını mutlaka alın. O sizin için anne yarısıdır. Tıpkı benim ‘Bayram Teyzem’ gibi…


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!