RÖPORTAJLAR
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”

Bakkal Kokusu
Eklenme Tarihi: 22 Mart 2021, Pazartesi 20:31 - Son Güncelleme: 22 Mart 2021 Pazartesi, 20:31
Font1 Font2 Font3 Font4



Bakkal Kokusu
Akif Çarkçı

 

 

İnsan hafızası çok şeyi unutmaz, saklar. Bir anı, bir resim, bir yüz, bir acı ya da tatlı olay, bir manzara, bir hayal, bazen bir dokunuş, bazen bir tat, bazen bir rüya, bazen de bir koku. Zihnimizin derinlikleri, geride bıraktığımız ömrümüzden kalan irili ufaklı hatıratın saklandığı bir depo gibidir. Evet insan hafızası algıların saklamaya değer bulduğu bütün detayların gizlendiği bir ambardır. Bazen bu ambardan sıyrılarak belleğimizin tam baş kısmına oturan bazı hatıralar, an gelir bir vesile ile gün yüzüne çıkar, belki bizim de şaşırdığımız acı ya da tatlı, ya da bizde başka türden çeşitli duygu, his ya da düşünce kımıltıları ortaya çıkaran bir hayalete dönüşür. Bu hayalet bazen bir ses, bazen bir dokunuş, bazen bir resim, bazen bir koku olarak kendisini hissettirir.

 

Bu, her insanda aynı şekilde mi tezahür eder? Bilemem ama kokular da sanki bu cümledendir. Belki de bu durum sadece bana mahsus bir şeydir, bilemiyorum. Ama zaman zaman hayalime dolanan, zihnime çarpan bazı kokular vardır ki geçmişten ve bugünden çok şey hakkında güçlü birer çağrışım yaptırırlar. Bu bazen bir naftalin kokusu, bazen bir bisküvi kokusu, bazen bir meyvenin kokusu, bazen bir eşyanın kokusu bazen de bir insanın kokusu olarak tezahür eder. İstisnasız her kokunun bende yaptığı bir çağrışım vardır.

 

Mesela rahmetli dedemin kokusu sanki hala burnumun ucundadır. Ama bu kokuyu elbette koku alma organımla değil de sanki zihnimin kıvrımlarında bir yerlerde saklanan çok özel bir sandığın kapağının açılması sonrasında fâş olan bir hatıranın ruhuma çarpan belirli belirsiz dalgalarıyla hissederim. Rahmetli dedemin lacivert yeleğinden neşet eden terle karışık bir çeşit esans kokusu ile uzunca bir zinciri bulunan o güzelim köstekli saatin metal kokusunun birleşiminden oluşan tuhaf koku, dedemden zihnimde kalan bir iz, bir değişik hatıradır örneğin. Ya da yöremize has hemen her yaşlı insanın başından eksik etmediği, biraz ter, biraz tozla iç rengi değişebilen, baştan ayrıldığında içinde teri çeksin diye konulmuş kağıdın renk değiştirmiş bir parşömen görüntüsü verdiği köşeli şapka kokusu da bu cümledendir. O şapka dedem kokar mesela. Dedemin alnındaki terin kokusu şapkaya işlemiştir. Dedem şapkayı taşır, şapka da o kokuyla nereye gitse dedemi taşır sanki.

 

Bir de çocukluğumdan kalan ve her anımsadığımda beynimde şimşekler çaktıran, bir yığın anıyı adeta bir film şeridi gibi gözümün önüne taşıyan başka kokular vardır. Bunlardan birisi, belki de en güçlü çağrışımlar yaptıranı bakkal kokusudur. Evet bakkal, hani çocukluğumuzda enva-i çeşit gıda ve temizlik maddesinin satıldığı, özensiz raflarında sanki eriştiğimizde dünyalar bizim olacakmış gibi duran gofret, çiklet, horoz şekeri gibi pek çok kıymetli şeyin bulunduğu, genellikle mavi önlüklü amcaların yakın gözlüklerinin altından, tartıda, gramına varana kadar büyük bir dikkatle şeker tarttıkları eski bakkallar. Evet onlardan söz ediyorum. O bakkallar ve bakkallara dair insan zihninde kalan hatıralar öyle kıymetli bilgileri taşır ki kendi içinde, iktisatçılar, psikologlar, sosyologlar, doktorlar, işletmeciler ve pek çok ilim ve meslek erbabı buralardan bir insanın, bir ailenin, bir toplumun, hatta bir ülkenin kaderi hakkında çok şey öğrenebilir ve ortaya çıkarabilirler.

 

Eski bakkallar nasıl kokardı? Eminim pek çoğumuz benzer cümleler kurarız. Belki tam tarif edemeyiz ama şöyle bir formülasyon kurmakta çoğumuz sıkıntı çekmeyiz. Bir defa bakkal kokusu “rutubet” unsuru olmadan açıklanacak ya da anlatılacak bir şey değildir. Her eski bakkalda muhakkak bir tatlı rutubet kokusu olurdu. Bu, genelde bakkalların eski bir ahşap binanın ya da eski yapı teknolojisiyle inşa edilmiş yarı betonarme, yarı ahşap bir yapının ilk katında olmalarından ve muhtemelen bodrum katlarında bir depo bulundurmalarından kaynaklanıyordu. Bu rutubet kokusuna bir de kah açık kah kapalı ambalajlardaki temizlik malzemeleri, türlü deterjanlar, şimdilerde marketlerde pek göremediğimiz arapsabunu, çivit ve naftalin de eklenince ortaya değişik bir koku yayılır, raflardaki gıdalara mahsus, peynir, bisküvi, gofret, şekerleme ve baharat kokusu da bu ikiliye eşlik edince, bu üçlü karışım eski bakkalların kendine has kokusunu oluşturan temel formülasyon olarak burnumuzun direklerine sızar ve hafızamızın yarı karanlık noktalarına adeta işlenirdi. İşte bazen buna tüp kokularının da eşlik ettiği bu üçlü formülasyon hemen herkesin üzerinde ittifak edebileceği bir eski bakkal kokusunu tarif eder sanırım. Yanılmıyorsam en son bu kokuyu Üsküdar’da, Çavuşdere’den, yani eski bit pazarından   Bulgurlu Mescid’e uzanan sokağın tam başında, 30-40 yıl ayakta kalmış ancak geçen sene oradan geçtiğimde artık kapatmış olduğunu fark ettiğim eski Üsküdar bakkalında duymuştum. Ortaokul sonda iken ve lise yıllarında o bakkaldan birkaç kez alışveriş yaptığım olmuştur. Yine oturduğumuz mahallede Varol Abi’nin bakkalı da benzer kokuyu sinesinde taşıyan bir küçük aile işletmesiydi. Ahşap bir binanın hemen köşesinde bulunan ve yıkılmaya neredeyse yüz tutmuş bu yarım asırlık bakkalda da epey hatıramız vardır. En azından tiryakilik yolunda mesafe kat etmeye başladığımız ilk yıllardaki sigara paketlerimiz ve ilk tattığımda daha sonraki dönemlerde vazgeçemediğim yaz helvaları azar azar bu bakkaldan alınmıştır. Yaz helvası pahalı bir gıda mıydı bilemiyorum. Ama bakkalların peynir ve helva sarmak için kullandıkları o meşhur üçüncü hamur kağıtların üzerinde iki yüz elli gramdan fazla helva tartıldığını hatırlamıyorum. Bilemiyorum belki de biz yoksulduk. Ama o zamanlar merak ettiğim bir şey varsa o da şuydu:  Şimdi bizim bu gramla aldığımız gıdaların çok daha fazlasıyla tenekeler, koliler ve paketler halinde bakkalın sahibinde vardı. Acaba bakkal da evine bizim gibi iki yüz elli gram ya da yüz gram olarak mı bunları götürüyordu? Herhalde bu sorunun cevabı hayır olacaktır diye düşünüyorum. Zira bakkalda olan her şeyden esnaf evine kilo işi götürecek olsa ya evdekiler şişmanlıktan yerinden kalkamaz ya da bakkal çok kalmaz iflas ederdi. Buna benzer bir soruyu vefatından birkaç yıl evvel büyük bir süpermarket zincirinin sahibi olan birisine sormuştum. “Ya Ahmet Abi , şimdi sen çok zenginsin ya, sana ait marketlerden birisine girdiğinde şöyle canın ne çekiyorsa raflardan patır patır indirip, kese kağıtlarına ve poşetlere koyup, para ödememenin keyfini çıkara çıkara, her bir üründen bol bol alarak hiç eve yollandığın oldu mu?” Bana verdiği cevap şuydu: “ Nerdeee, ücretini ödemeden dışarıya bir çiklet bile çıkaramayız, sonra akşam kasa açık verir” Ben de bu acı cevap üzerine kendisine şunu söylediğimi hatırlıyorum: ”E o zaman  ben ne anladım bu zenginlikten, kendi marketinden kendi malını canın çeke çeke kucaklayıp götüremiyorsan ben ne anladım bu kadar mala sahip olmaktan, eski bakkallar öyle değildi, müşteri yarım kilo helva istese bakkal tartıdan artanı höp diye ağzına atar, karnı acıktığında ekmek arası salamın yanına bir şişe sade gazozu açar, on dakika içinde canı ne istiyorsa yer içer, keyfine bakardı” Bana doğru döndü ve “E haklısın” dedi “eski bakkallar bizden zengindi!” 

 

Bir de Merkezefendi’de çalıştığım günlerde oranın meşhur köftecilerinin olduğu sokakta bulunan, kapısı ve camlarının çerçevesi bodrum evleri gibi maviye boyanmış, sahibinin burayı babadan devraldığını söylediği, raftan artakalan duvarlarında Fenerin, Zeytinburnu mahalle takımlarının posterlerinin bulunduğu ve tarifinde zorlandığım ama bir şekilde formülünü bulduğum o klasik kokunun tam da insanın içine işlediği bakkal asla hatırımdan çıkmaz. Yerin yarım kat altına inilerek içine “girmekten” ziyade adeta içine “düşülen” bu bakkal hemen karşısındaki Merkezefendi Mezarlığında bulunan herhangi bir mezar gibi kot altında duruyor, günün muayyen saatlerinde kapalı durmak suretiyle kapısından geri döndüğümüz de oluyordu. Bakkalın sahibi hemen bakkalın olduğu binanın üst katında oturuyor, ara sıra bazı ihtiyaçları için bakkalı kilitleyerek evine çıkıyordu. Dışarıda sadece gazeteler ve plastik toplar duruyor, esas sermayeyi oluşturan mallar ise içeride büyük bir özenle üzerine kilit vurulmuş vaziyette alıcılarını bekliyordu. Ahşap tavanı aşağıya sarkmış, sigara dumanından olsa gerek her tarafı kesif bir is kokusuna boğulmuş bu bakkal çocukluğumun bakkallarından sonra unutamayacağım nadir “tarihi eserlerden” birisidir. Tarihi eser diyorum çünkü gerek bulunduğu muhit, gerekse bakkalın bulunduğu bina ve gerekse bakkalın içinde hasbelkader, bir şekilde atılmadan, duvarda, rafta ve tavanda yıllardır duran posterler, objeler, resimler ve tablolar bakımından en az yarım asra tanıklık eden ömrüyle gerçek bir müze görünümündeydi.

 

Çocukluğumdan muzip bir hatıra olarak zihnime yerleşmiş bir başka unutulmayası bakkal ise annemlerin köyünde yıllarca bakkaliye olarak hizmet vermiş, Salim Amca’nın, nam-ı diğer “Osuruklu Salim’in” bakkalıdır. Evet lakabı tam da böyle: “Osuruklu…” Neden böyle bir lakabı vardı? Hikayesini bilmiyorum ama köyde yaşayan başka insanların “Tıs Memed” (Tıs Mehmet), Belek Fusni (Belek Hüsnü), Devecoon Yûnis (Devecioğlu Yunus), Boğaz Yusuf (ki rahmetli dedem olur), Cin Omar (Cin Ömer), Paskal’ın Âmet (Paskalın Ahmet), Gobraan Şâkir (Gobrakların Şakir), Boncuk Kemal gibi lakaplara sahip olduklarını bildikten sonra Salim Amca’ya neden böyle bir lakabın takıldığını hiç de soruşturmadım doğrusu!

 

Salim amcanın bakkalı bizim için çok önemli bir yerdi. Neden? Çünkü bir çocuğun anasından babasından harçlık kopardığında koşar adımlarla vasıl olduğu ve parayı bulur bulmaz soluğu aldığı, gönlüne göre “yemelik” ve “oynamalık” herşeyin az ya da çok bulunduğu bir yerdi. Pembo, Tipitip, Minti ve Turbo marka sakızlar, koli içinde satılan arasında krema ve benzeri tatlı katkıların bulunduğu sade ve kakaolu gofretler, Eti ve Ülker’in tatlı, tuzlu bisküvileri, markasız horoz ve kiraz şekerleri… Daha aklıma gelmeyen ve canımız her çektiğinde dedemizden babamızdan beş lira, on lira ya da yeşil renkli yirmi lirayı koparmak suretiyle kendimizi bir an için zengin zannettiğimiz, zevk ve heyecan dolu dakikalar. Salim Amca her dakika dükkanda durmaz, çoğu zaman biz evinin kapısını çalar bir liralık bile alışveriş yapacak olsak kendisini evinden çıkarır bakkalı açtırırdık. Bir de belki yaşları bizden biraz daha büyük renkli renkli gözleri olan kızları vardı … Şimdilerde ne yaparlar bilemem. Ama geçen yaz köye gittiğimizde duydum ki Salim Amca çok hastaymış!

 

Bundan başka bir de Gıran Mahallesinde (Aslı: Kıran Mahalle) Osman Amca’nın sarı topraklığa sırtını vermiş, Salim Amca’nınkinden biraz daha genişçe bir bakkalı vardı. Bazen de o bakkala uğrar oradan gönlümüze göre alışveriş yapar, dedemin evinin bulunduğu “Cöğlek Mahallesi”ne (Aslı: Civelek Mahallesi) köpek havlamaları eşliğinde, ısırılma korkusuyla, ellerimizde horoz şekerlerle geri dönerdik. Nedense bu bakkala da hep akşamüstü gittiğimizi, o meşhur kokunun orada da bulunduğunu ve oradan her dönüşte havanın kararmaya başladığını hatırlarım.

 

Babamın İstanbul’dan evvel, en son Ünye’de görev yaptığı Göbü Köyü’nde Orhan Abi’nin bakkalı ise ilkokul günlerimde özellikle bir poşetin yarısına kadar gofret doldurma lüksüne ender olarak sahip olduğum ve köyün tek telefonunun bulunduğu, yanlış hatırlamıyorsam sacdan kepenkleri bulunan, bilhassa kiraz şeklinde şekerlemelerin ve içinden Lamborghini, Ferrari ve Lotus gibi süper otomobil resimleri çıkan turbo sakızlarının tezgah üzerinde bulunan kutucuklarda bizlere “al beni, al beni” dercesine haykırdığı unutulmaz bir başka bakkaldı. Anacığımın kardeşimle birlikte İstanbul’da, Çapa Hastanesi’nde ameliyat sırası beklediği günlerde anacığımın bizi, bizim de anacığımı aradığımız süper iletişim üssü o bakkaldı. Özal’lı yıllarda her köye bir telefon kampanyasının büyük hızla ilerlediği bir dönemde, çevirmeli tuşlara sahip, döneminin teknoloji harikası o telefon beş yüz metre öteden büyük bir heyecan içinde sevdiklerimizle konuşmak için koşa koşa gittiğimiz bir haberleşme harikası idi. Sanırım rengi siyahtı. Orhan Abi bu telefondan epey para kazanmıştır diye düşünüyorum. Çünkü o yıllarda köyde sadece orada telefon vardı ve herkes o telefon üzerinden gurbetteki yakınlarıyla iletişim kuruyordu. Mektubun kıymetli olduğu o yıllarda daha kolay iletişim sağlayan bu telefon sanırım en az bir uzay istasyonu kadar kıymet taşıyordu.

 

Peki bu bakkallara ne oldu? Hepsi kapandı. Artık hiç biri faal değil. Salim Amca ve Osman amca çok yaşlandılar, belki Osman Amca ölmüştür. Orhan Abi İstanbul’a taşındı, bakkalın yakınındaki ilkokul kapanınca ve köydeki pek çok kimse İstanbul’a bakkal da artık iş yapamaz hale geldi. Merkezefendi’deki bakkalın olduğu bina belediye kararıyla yıkıldı, dolayısıyla o bakkal da yıkıldı.  O güzelim eski İstanbul bakkalı tarihe gömüldü. Eskiden oturduğumuz mahallede bulunan Varol Bakkal da artık kapalı… Kapısına kilit vurulmuş vaziyette. Üsküdar’daki bakkal ise kapatmış, yerine başka sektörde faaliyet gösteren bir dükkan açılmış. Peki o meşhur bakkal kokusunun hala canlı olduğu ve içine girdiğinizde sizi sarıp sarmalayan eski bakkallardan hala var mı? Evet var, ama tek tük. Kalanlar da zar zor ayakta duruyor, küresel kapitalizmin acımasız pençesinde can çekişiyorlar. Neredeyse tamamı veresiye defterlerinin sayfaları arasında kalmış acı tatlı hatıralar arasında kaybolup hayatımızdan çekilmek üzereler. Şimdilerde sahiplerinin yarım ekmek arasına 250 gram salam koyamayıp, öğlen yemeği niyetine yanına bir de Niğde gazozu açamadığı, müşteriden artan helvayı parmaklarını yalaya yalaya ağzına atamadığı ve beyaz peyniri üçüncü hamur kağıda saramadığı ve raflarından market sahibi de dahil bir çikleti cebine atamadığı, bazen bir hayırseverin gece yarısı ansızın yoksulların hesabını kapattığı veresiye defterlerinin artık tarihe karıştığı devasa süpermarketlerimiz var! Ama herkes her şeye para vermek zorunda. Selam parayla, sabah parayla, güler yüz parayla,  alaka parayla… Poşet bile parayla artık! Kapının önünde gazeteliklerde duran günlük gazetelerin manşetlerini beleş okuduğumuz mahalle bakkalı artık yerini elektronik etiket dıtlamalarının kafa ütülediği modern süpermarketlere terk ettiği selamsız sabahsız günlerdeyiz.  Mavi önlüklü yakın gözlüğünün altından mahallenin haşarı çocuklarını azarlayan ve semt karakolundan gelen sivil polise fısır fısır mahalleli hakkında istihbarat uçuran, mahallelerin gerçek bilgi merkezleri bakkallar yok artık. Mahallede yoksul kim, hasta kim, parasız, işsiz ve düşkün kim? Bütün bunları muhtardan daha fazla bilen, mahallelerinin kara kutuları bakkallar yok artık. Şimdi bizim bu satırlarda yazıya dökmeye çalıştığımız o meşhur kokunun bile yerinde yeller esiyor. Artık alışveriş yaptığımız süpermarketlerde para ve kredi kartı konuşuyor, insanlar ve adam gibi adamlar ise ne yazık ki sustular! Mahallelinin derdini dinleyen ve akşam dükkanını kapattığında filesinde bütün mahallenin derdini eve taşıyan bakkallar yok artık. Maalesef yok, artık yok, yok, yok, yok… Hepsi mazinin hatıra ambarında birer mahzun anı olarak bekleşiyorlar!

 

 


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!