Aşkı Var Edip Dünyayı Sevilesi Gösteren

Düşmüştüm, düşmüşlüğüm insanın en yüce haline götürmüştü beni.

Aşkı var edip dünyayla kulunun arasını yapan Tanrı, onulmaz bir zamanın kırılgan bir vaktinde gönlümü aşkın eline düşürmüştü. Düşmüştüm, düşmüşlüğüm insanın en yüce haline götürmüştü beni. Düşmüştüm, düşmüşlüğüm ruhumda katmer katmer açılımlarla, yeni yeni benler yaratmıştı da her bir yeni kendime içimdeki iblisin secde edişine şahitlik eder olmuştum. Yağmurlu bir günde içimde çalkalanan İstanbul sokaklarında saçlarımı, elbiselerimi ıslanmaktan koruma güdüsüyle duvar diplerine sığındığım bir anda, yüzünde eski zamanlardan tanışıklık taşıyan bir adam ruhumun el sürülmemiş, göz değmemiş bölgelerinde hüküm sürmenin ilk adımını atıyordu. Annemden kalma istenmeyen olma halinin, çocukluğumdan kalma yorgunluğunu kaç asırdır taşıdığım bu güç yetmez, beden taşımaz yorgunluğu, o yağmurun altında yüreğimden indirmeye başlamıştım. Muzip bir çiğ damlasının papatyanın yapraklarından toprağın yüzüne yuvarlanması gibi. Üşüten dertlerim yaz rüzgârı ılıklığına dönüşmüştü. Bildiğim ama asırlar önce unuttuğum bir duyguydu ben kaçsam da peşime düşecek, ben uzaklaşsam da beni bulacaktı. Kendimle arama kalın duvarlar örüldü kimi zaman, kimi zamansa ince perdeler çekildi. Ben kaçmak istedim, peki ya ona doğru koşan kimdi? Kimdi tarı tahtı yere indirip, korkuların elinden ipeklerden sıyrılır gibi akıp ona teslim olan? Beni ben yapan ne varsa, acılar, korkular, endişeler, umutlar, yaşananlar, yaşanamayanlar, susuşlarım, kederin belirlediği kararlar hepsi bir oldu ona doğru götürdü beni.

Kulunu yaratıp gönlüne hüznü yerleştiren, bana derinliği ölçülere sığmaz bir keder vermişti. Küstüm, önce kendime ve hayatın her anına. Doğuşumla hatta öncesinde başlamış bir keder ve küslüktü bu. Bir evin, bir ailenin, bir anne babanın, bir hayatın kıyısında köşesinde görünürlüğümü saklayarak kederimi öfkeyle sahiplenmekti bana düşen.  O gün, o yağmurlu öğle vaktinde, kederimden vaz geçmekle kederime yeni sahiplenme bahaneleri bulmak arasında ince bir çizgide bulunduğum o gün, Tanrı elini kederime dokundurmuştu. Kederim ki bendim. Ben ki kederimdim. Başkası yoktu. Yoktu beni doğuran bir kadın, doğacak diye yolumu gözleyen bir baba. Sanki Tanrının bile hesabını bozmuş da gelmiştim hayata. Hayatın ölüme bakan yanına kaymışken, tanışıklığını ezelden aldığım bir adam göz bebeklerimden çekmişti beni hayata. Yağmur yağıyordu, ben ölümü seçecekken hayat beni tutmuştu. Yüreğimin bilmediğim, sahiplenmediğim kuytularından masallardan kalma bir duyguyla sarıp sarmalamıştı hayat beni. Beklediği tüm otobüsler geldi geçti ben aşkın davetiyle yeni bir yolculuğun başlangıcındaydım. Ben ki yolu yorgunluk bilendim, ben ki yola yük bilendim kendimi. Yolla yeni bir başlangıçla bambaşka bir kabulle yürüyecektim artık. Aşkı yaratıp Leyla aracılığıyla Mecnun’ a ulaştıran Tanrı, bana Mecnun’un aşkını ulaştırmıştı ama kaderini değil. Mecnun çöllere düşmüştü ben cennet bahçesine. Mecnun tek kişilik yaşadı aşkını ben maşukumun gözlerinde kendimi görüyordum. Mecnun deli divane olmuştu ben var olmayı bilmiştim sevdiğimin gönlünde.

Ben bendim de bir de beni tamamlayan varmış bu dünyada. Suskunluğun dibine vurduğum, suskunlukla ciğerlerimi ezdiğim vakitler de berrak bir akarsu tadında konuşmasıyla suskunluğumu dağıtacak bir yürek varmış. Gecenin ben de koyulaştığı saçlarımda tepindiği demlerde, güneşin ışıltısıyla saçlarıma bakıp geceyi aydınlatacak bir yürek…  Ben bendim de bir de benden yansıyan varmış. Kime baksam öfkesi vardı bana, kime dönsem yüzünü kaçırırdı bakışlarımdan. Onunla değişmişti hepsi, yansımam gün batımına tutulmuş bir papatyanın inceliğine dönüşmüştü. Ağladığım da bir yıldızın eli uzanıyordu yanaklarıma, güldüğüm de güneşin tebessümüne karışıyordu umudum. Kim kime katıyordu tüm bu anlamları?

Zaman yoktu, yoktu içine sıkışıp kıvrandığım acılar. Sonsuz bir an içinde sevilesi bir ben bulmaya başlamıştım. Tüm hükümler bozulmuş, doğma suçumdan azat edilmiştim. İçine doğmak zorunda kaldığım bu evden, bahçesindeki çiçeklerden, duvar diplerindeki kedilerden bile çekindiğim bu evde yüzüme konmuş bir tebessümün sahipliğini yapıyordum. Acılarıma duyarsız olan bu insanlar, hatta acılarımın kaynağı olan bu insanlar, şimdi de mutluluğuma duyarsızdılar. Benim gerçeğim onlara yalandı. Benim aşk dediğim onlar için delilikti. Çevrem de olup bitenler, o insanların yorumları bana dokunmuyordu artık. Ruhum çoktan kurtulmuştu onlardan, bedenimin de kurtulması yakındı. Benim var dediğim onlar için yoktu. Yok dediğim onlar için hayatın asıl manasıydı. Aşkımı da aşkı bana taşıyan masalsı gözleri de yok kabul ediyorlardı. Benim de yok saymam içindi bütün çabaları. Aşk yoktu madem kurak toprakların suya kanışı nedendi? Aşk yoktu madem her gece yıldızların gönlümü yoklayışı nasıl açıklanırdı? Kırılgan bir gelinciğin yaprağında gönlümü avunur buluşum kimdendi..? Su kadar azizsem, toprak kadar kutsal, yağmur kadar kabul görüyorsam bunu aşkı bana taşıyan bir çift göze borçluydum. Kendine konuşan dingin bir ikindi vaktinde suya düşen aksime hayran, aynalardaki yansımama sevdalıydım. Bildiğim bir kalabalığın içinde bilmediğim bir iklimin bilmediğim hafifliğini yaşıyordum. Aşkı bahane edip Mecnun’u çöllere vuran Tanrı, çölleri deryalara çevirmişti. Hayat aktı, durdu kimi zaman, biz hep coştuk. Yerle gök, geceyle, gündüz sıraya dizildi aşkı seyretmek için. Öncesi yoktu. Yalandı öncesi. Ve düşmandı öncekiler. Oyalandığım bir ömrün kalıntılarıydı geride kalanlar. Oyalandığım bir ömrün kalıntılarına sırt dönmek ilk adımım oldu. Aşkı seçtim. Aşka geçtim. Aynaların bana yansıttığı değişti. Değişti dudağımdan kendim için dökülen sözler. Aşk vardı madem ben de var oldum. Aşkı bana getirenle varlığım anlam buldu. Kendinden kendine doğmayanın başkasıyla olamayacağını bilmiyordum. Bilmiyordum, anlamını kendinden almayanın kök salacak bir toprağı olmayacağını. Bütün topraklar benimdi, benimdi yeryüzünün bağrı. Köklerimi her gittiğim yere saldım, saldım ki büyüyüp büyüyüp sevgi olayım.

Aşkı var edip dünyayı sevilesi gösteren dünya ki ben, ben ki dünya bu andan sonra. Aşk ben de mekân da değil, bir insanın bakışlarında sınırlı değil. Öyleyse bir şehre, bir semte sıkışıp beklemek niye..?

“Kız yok!”

“Gitmiş!”

Dağınık saçlarını taramadan, gözlerindeki deli bakışlardan aşkı silmeden çıkmış gitmiş evden. Ne olduysa o gün oldu. O yağmurlu günde dışarı çıktı ve eve divane olmuş döndü. Islanmış saçlarını kurulamadı bile eve gelince, “Aşk sindi, dokunmayın” diye tutturdu. Ne olduysa otobüs beklerken olmuş olanlar. Görenler anlattı, herkesle duvar diplerine çekilmiş yağmur tutunca. Birden yanında biri varmış gibi konuşmaya, gülmeye başlamış. Sanki etrafta başka kimse yokmuş gibi davranıyormuş. O gün geç vakit geldi eve, hiç yapmazdı bunu. Eski halinden eser yoktu kızın. Ne yapsak nafile bir daha da toparlayamadı. “Aşk”, dedi. “Sevda”, dedi, dağıttı kendini. Bulmaktan bahsetti aradığını, hatta aramadığını bile bulmuşmuş… “Baban”, dedim. “Öfkeli”, dedim. “Şimdi ikimizi de elden geçirir”, dedim. Ne dedimse dinletemedim kıza. Önce böyle değildi. Akıllıydı benim kızım. Ne desem anlardı, dinlerdi beni. Babasının huyunu bilir hemen kendini ona göre ayarlardı. İyi huyluydu benim kızım, hiç üzmezdi beni. Kim ne söylese susardı, karşılık vermezdi kimseye. Kendinden çok bizi, ailesini düşünürdü. Öyle aşkmış, sevdaymış, erkekmiş işi olmazdı, dedim ya aklı başında iyi bir kızdı…”

Annemin komşulara yokluğumun açıklamasını yaptığını duyuyorum. Evde yokum şimdi. Kendimde yokum. Dünyada yokum…

Emine Ekici

Editör

Editör

Sitenin içerik güncelleme işini üstlenen kişileriz. Kültür sanata dair haberleriniz olursa bize ulaştırmaktan çekinmeyin lütfen... haber@bizimsemaver.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir