• Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”

YAZARLARIMIZ

Mehmet Nuri Yardım
Mehmet Nuri Yardım
Eklenme Tarihi: 23 Kasım 2020, Pazartesi 12:57 - Son Güncelleme: 23 Kasım 2020 Pazartesi, 12:57
Font1 Font2 Font3 Font4
Ahmet Kekeç’in Ardından

                              

 

Basın dünyamızın mümtaz ismi Ahmet Kekeç’in vefatına çok üzüldüm. Sağlam köşe yazarı, iyi bir edip, büyük bir dava adamıydı. Ardından çok duygulu açıklamalar yapıldı, hüzünlü yazılar yazıldı. Hepsi de samimi ve anlamlıydı. Yaşımız ilerledi galiba, bazılarını okurken gözlerimiz yaşardı. Ama bana en çok dokunanı, hayırlı evladı Mehmet Hakan Kekeç’in, “Aslan gibi, bileğiyle savaştı. Yağmurdan sonra görüşürüz, babam.” sözleriydi. 

 

Köşe yazarları genelde gazetede önce kendi yazılarını okurlar. Sanki daha önce defalarca okumamış gibi. Ben Milat’ta yazımın çıktığı günler bile önce Ahmet Kekeç’in yazılarını okurdum. Çünkü o birisini övmüşse hürmete lâyık demekti. Birine kızmışsa, çatılacak herifti. Bir meseleyi kurcalamışsa, memleket mukadderatı ile alakalıydı. Öyle sıradan siyasi yazılar yazmazdı, öfkesi bile millîydi. Her satırı Türkiye’nin menfaatineydi; her cümlesi ile milletimizin yanındaydı. Vicdanın sesi, mazlumların soluğu, hepimizin iç sesi, tercümanıydı.

 

Basındaki mazisi eskiydi Ahmet Kekeç’in. Önce Yeni Şafak’ta okumuştum yazılarını, ardından Star’a geçti. Sonra olarak Akşam gazetesinde yazıyordu. Evden çıkıp işe giderken yolda gazete okurdum. Bazen derneğe de uğrardım. Bir gün ESKADER Başkanımız Şerif Aydemir ağabeyin yanına uğrayıp selam verdim. Sonra da “Ahmet Kekeç, her gün mutlaka okuma ihtiyacı hissettiğim yazar, hatta önce onu okurum.” dedim. Masasının üstünde duran gazeteyi gösterdi. Üçüncü sayfası kıvrılmış, merhumun köşesi görünüyordu: “Ben de gazeteyi her gün onun için alıyorum.”

 

Tiryakisi, takipçisi, seveni çoktu. Çok güzel yazardı. Fikirleri net, üslubu mükemmel, dili akıcı ve dikkat çekiciydi. Bir yönüyle Peyami Safa’ya benzetirdim. İkisi de mükemmel köşe yazarları, usta polemikçi ve iyi edebiyatçılardı. Bugün basında köşelere kurulmuş yazıcılar çok ama kaçı gerçek köşe yazarı, eskilerin tabiriyle ‘fıkra muharriri?’ Kaçı yarına kalacak? O kalemin hakkını veren, fikir namusuna sahip bir entelektüeldi. Kendisini iyi yetiştirmişti, Doğu tefekkürünü, Batı düşüncesini ve edebiyatlarını iyi bilirdi.

 

FATİH KEREM’İN ZİYARETİ

 

Edebiyatçı oğlum Fatih Kerem, Pertevniyal Lisesi’nde okurken bir gün bana, “Baba yarın öğretmenimiz ve arkadaşlarla yazar Ahmet Kekeç’i ziyaret edeceğiz.” deyince çok sevindim. Hemen kütüphanedeki bir kitabını buldum ve “İyi bir yazardır. Şu eserini imzalat.” dedim. Rahmetli kitabı görünce hem sevinmiş hem de şaşırmış: “Aa, bu kitap bende bile yok. Çok eski tarihli bir baskı.” Oğlumun adını öğrenince “Mehmet Nuri Bey neyin oluyor?” diye sormuş. “Babamdır.” cevabını alınca “Babana selam söyle.” demiş. Fatih Kerem, imzalı kitapla birlikte aziz dostumun sıcak selamını da getirmişti.

 

Çok sık görüşmezdik. İstanbul’da yaşayanların hâl-i pür melâli malum. Bir gün Bâbıâli’de bir yayınevinin verdiği kahvaltıda beraber olmuştuk. 15-20 civarında gazeteci yazarız. Milat’tan önce başka bir gazetede yazıyordum. Muhafazakâr bir gazetede çalışan muzip arkadaş bana takılmak istedi: “Niçin orada yazıyorsun?” Ahmet Kekeç benden önce ona cevap verdi: “Kardeşim gazetenize çağırdınız da gelmedi mi?” Küçük bir hatıra ama benim için çok değerlidir. Hakkaniyet sahibi oluşunu, orada da görmüştüm. Keşke daha sık görüşebilseydik, bende ona dair daha fazla hatıralarım birikseydi, keşke…

 

Her haysiyetli aydın gibi bütün darbelerin düşmanıydı. 60 ihtilalini kıyasıya eleştirmişti. 12 Mart Muhtırası’nı ve 12 Eylül’ü lanetlemişti. 28 Şubat ve 15 Temmuz müdahalelerine her vatansever gibi yiğitçe direnmişti. Kanal 24’te şu açıklamayı yapmıştı: “Dünya tarihinde bugüne kadar 700 darbe teşebbüsünde bulunulmuş. Bunlardan bozulan tek darbe 15 Temmuz’dur.”

 

Üstümüzde hakkı çok. Onun hatırasını yaşatmak, yerli ve millî düşünceye bağlı olanlar için ödenecek borç. Bütün eserleri basılmalı ve okutulmalıdır. İsmi, kültür merkezlerine, okullara verilmelidir. Meslek kuruluşları yapmaz ama Akşam gazetesi her yıl “Ahmet Kekeç Gazetecilik Ödülleri”ni düzenleyip vermelidir. Böylece ülkemizi ve mazlum milletleri kalemiyle savunacak yeni Ahmet’ler yetişir. Ardından yazılanlardan anma kitabı hemen hazırlanmalı, üniversitelerde hakkında tezler yaptırılmalıdır. Tabii değerlerimizi seviyorsak!

 

DURALİ HOCA’NIN HASRETİ

 

Yazarımızın ismi bulunduğum bir başka yerde daha geçmişti. İyi bir yazar ve kıymetli akademisyen olan Prof. Dr. Durali Yılmaz’in bütün eserlerini, Yayın Yönetmenliğini yaptığım Mihrabad Yayınları’nda neşretmeye başlamıştık. İlk olarak onun sevilen Fetva Yokuşu isimli romanını basmıştık. Yeni baskısı büyük ilgi gören romanı belli başlı basın yayın organlarına da gönderecektik. Basın listesini hazırladım ve Durali Hocayı davet ettim. Kitap imzalanacak listede Ahmet Kekeç’in ismini görünce sevindi, tebessüm etti. “Ahmet’i severim. İyi bir yazardır. Hikâyeyi de, romanı da bilir. Üslubu güzel, dili sağlamdır. Keşke sadece edebiyatla ilgilenebilse ve hep kitap yazsaydı.” dedi. Ben de “Hocam haklısınız ama hanede evladü iyal var, mecburen çalışacak.” demiştim. Durali Hoca da “Evet haklısın, doğru. O da var.” Sonra da romanı merhuma imzalamıştı.

 

Ahmet Kekeç 3 Ocak 1961 tarihinde Malatya’da doğdu. Temel eğitiminden sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde okudu. Aylık Dergi, Mavera ve Yöneliş dergilerinde hikâye, deneme ve eleştiri yazıları yazarak yazı hayatına başladı. 1985'te ilk hikâye kitabı olan Son İyi Şeyler’i çıkardı. Bir kısmı gazete yazılarından oluşan 10 kitabı bu dönemden sonra basıldı. Birçok gazetede yazan, televizyon programları yapan Ahmet Kekeç, çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından yazıları ve eserleri dolayısıyla ödüllendirilmişti.

 

Başlıca eserleri: Son İyi Şeyler (hikâye, 1985), Gazeteciyim Ama Tedavi Görüyorum (1999), Yağmurdan Sonra (roman, 2000), Kalanlar (2003), Derin Roman (hatıra, 2004), Kanamalı Haydut (günlük, 2005), CIA ve 12 Eylül -Bir İhtilalin Romanı (inceleme-araştırma 1993), Ali Şükrü Bey Cinayeti (1996), Sıkı Adamlar (2002),Ulufer,

 

14 Kasım 2020 tarihinde vefat eden Kekeç, Eyüpsultan Mezarlığı’nda toprağa verildi. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan birkaç gün sonra yazarımızı mezarında ziyaret ederek ruhuna dua etti ve Fatiha okudu.

 

Dinine, devletine, vatanına, milletine ve ümmetine sımsıkı bağlı, bu topraklara sevdalı bir gönül eriydi Ahmet Kekeç. Ruhu şad, kabri nur, mekânı cennet, menzili mübarek, makamı âli, seferi kutlu olsun. Başta oğlu Mehmet Hakan Kekeç’e, aileye, Akşam gazetesi mensuplarına, dostlarına, okuyucularına ve bütün sevenlerine başsağlığı ve sabır diliyorum. Türkiye’nin başı sağ olsun. Eyüpsultan’da yatan gönül erimize Fatiha’larımızı, Yasin’lerimizi unutmayalım!


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN