• Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
    Muzaffer Deligöz ile Mülakat (1)
  • Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
    Hüseyin Movit ile Türkçe Üzerine Mülakat
  • Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl ile Mülakat
  • Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
    Cennet Yurdumuzu İttihad-ı İslâm’la Koruyabiliriz
  • M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
    M. Halistin Kukul: “Edebiyat Ömürlük Meseledir.”
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat

YAZARLARIMIZ

Filiz Çırpıcı
Filiz Çırpıcı
Eklenme Tarihi: 15 Temmuz 2021, Perşembe 14:23 - Son Güncelleme: 15 Temmuz 2021 Perşembe, 14:23
Font1 Font2 Font3 Font4
15 Temmuz – Hayat Veren Darbe

 

 

 

15 Temmuz gecesi, önce nereden geldiğini bilmediğimiz, kısa bir şaşkınlık dönemi geçirip sonra,  şaşırtıcı bir hızla derlerip toparlanıp, milletçe müdafâya geçtiğimiz bir darbe cür'etkârlığıyla karşı karşıya kaldık.

 

Her bir köşeden, hâin pusulardan çıkıp eşkiyalığa yeltendiler. (Üst) akılları sıra! milleti gâfil avlayıp nâmertçe çöreklenivereceklerdi ilimize, töremize. Teslim alıvereceklerdi irademizi. Akılları sıra, dört bir yandan kıskıvrak sarıvereceklerdi bizi. Sonra ilelebet sömüreceklerdi iliğimizi, kemiğimizi…

 

Bir gecede neler gördü bu gözlerimiz. Bir gecede ne ağır imtihanlar geçirdi, benzersiz bir gazâ neşvesi, bir zafer coşkusu duydu yüreklerimiz.

 

Bir yanda, ihaneti gördük. Kardeş deyip sevdiğimiz, mâsum, mûtî bildiğimiz lâkin kukla olmuş, maşa olmuş Haşhâşî'lere şahit olduk.

 

Atamız Bilge Kağan'ın bin üç yüz yıl öncesinden bize seslendiğini hatırladık: "Ey Türk! Titre ve kendine dön. Silahlılar nereden gelip seni sürüp götürdüler? Mızraklılar nereden gelip seni dağıttılar? Sen, Çin'in yumuşak sözüne ve ipeğine kandın. Bey olacak erkek evladın köle oldu, hanım olacak kızın cariye oldu."

 

Yahya Kemal'in "Ordu milletlerin en çok dövüşen, en sarpı" diye nitelediği bu cesur, bu savaşçı milletin;  ancak düşman güçlerin entrikaları ile kaleyi içten fethetmeleri ile mağlup edilebileceğini yeniden gördük.

 

Münâfığın kâfirden daha zehirli olduğunu gördük. Kırk yıllık sinsi planlarla, maske üstüne maske takarak, takiyye üstüne takiyye yaparak kılcal damarlarımıza nüfûz edenleri gördük.

 

İçimize girip, pirincin içindeki beyaz taşlar misali dişimizi kıranları,  Milletin Meclisi'ni hunharca bombalayanları gördük.

 

Aklını ve kalbini, iradesini, emperyalist güçlerin eline teslim etmiş, robot-insan arası bir mahluk haline gelmiş karaktersiz profesörler, işadamları, yazarlar, böyük böyük adam geçinen minnacık herifler gördük.

 

Bu hipnotize olmuş, hesap-kitap ehli rütbeli kuklaların; "Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!" mısra'ından gafil oldularını gördük.

 

Âkif'i hatırladık her satırında. Yüz yıl önce yazmıştı Safahat'ında:

             

"Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz

Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz."

       

Ve bir yanda, Kurban Bayramı gelmeden kurban olan İsmâilller gördük.

 

"Baba, bugün çıkmayacağız da ne gün çıkacağız meydanlara" deyip babasını yüreklendiren..

 

"Baba, beni teslim olanlardan bulacaksın." diye Hz. İbrahim'i teselli eden, yüreklendiren İsmâiller..

 

Bıçak boynuna değdiğinde titremeyen yiğitler gördük.

 

Victor Hugo'nun bir sözü vardır. "Kadınlar zayıftır fakat anneler güçlüdür." Hakikaten öyledir. Bir böcekten, fareden korkup çığlıklar atan bir kadın, evlatlarını korurken ejderhâya dönüşür.

 

İşte o gece, köprüde, şehitlerin mühür vurduğu Şehitler Köprüsü'nde;  tanklara, ağır silahlarla donanmış askerlere karşı tek başına cesurca ilerleyen, kafa tutan bir kadın gördük. Korkutmak için ateş açıyorlar fakat bir türlü geri adım attıramıyorlardı. Orada vatanını, namusunu korurken ejderhâya dönüşmüş bir ana gördük.

 

"Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!" diyen Âkif'i dinleyen, gövdesini tanka siper eden arslanı gördük.

 

"Evlâdım, karargâha hâinleri sokma! Orası senin namusundur. Hakkını helâl et!" diyen Aksakallı Paşa'sından emri alıp şehâdeti cesaretle bekleyen, bir kurşunla bir isyanı deviren Niğdeli Ömer'i gördük. Haydutların otuz kurşunuyla şehâdetini ve onun ardından doğan kimbilir kaç çocuğa "Ömer Halis" adının verildiğini gördük.

 

Yaşananları,  o anda filme alınan hâlleriyle izledik. Başından geçenleri heyecanla anlatanları,  yakînen dinledik.

 

Birisi diyordu ki :" Ben normal zamanda tırsak (korkak)  bir insanımdır. O gün bütün bütün vücudum zırhla kaplanmış gibiydi."

 

Tankın altına ikinci defa yatan insanı gördük. Birincisinde tank üzerinden geçmiş, o araya girmeyi başarmıştı. Sakinliği, insanları ( hoş bir şekilde) sinir edecek boyuttaydı. Anlatırken sükunetle, hiçbir şey yapmamış gibi anlatıyordu. İkinci dalışında sağ kolu parçalanmıştı. Ayağına küçük bir diken batmış gibiydi. O kadar dingin.

 

Edebiyat öğretmeni olduğum için yıllarca Çanakkale Zaferi'ni, orada yaşanan destansı hadiseleri anlattım gençlere. Gazete kupürlerini, yazıları kesip saklar, yaşanmış olayları onlara okurdum. O heyecanı, vatan aşkını tazelerdik birlikte. O anılardan birinde, askere bakraçlarla yemek taşıyan ve yoğun ateş altındaki tehlikeli bir mevkiden geçerek bunu yapan bir askerin bir sözü vardı. Komutan, "Hızlı geç evladım, vurulacaksın." deyince "Düşmandan korkulur mu kumandanım? Ben bu çorbayı dökersem askerin yemeği azalır, iyi harbedemezler." diye cevap verir.  Ve o geçidi korkusuzca, sükûnetini bozmadan, selâmetle geçiverir her seferinde.

O gece sokağa çıkıp devletinin, namusunun, toprağının önüne kol kanat gerenlerin; o ecdâdın torunları olduğunu gördük. O ruhtan bir şey kaybetmediklerini gördük.

 

Biz sanıyorduk ki bu gençlik, çok şeyini kaybetmiştir. Yozlaşmış, ruhsuzlaşmış, robotlaşmıştır. Âh bir daha o vatanseverliği, ulvî değerleri nerede bulurduk. Şükürler olsun ki;  yüksek bir vicdâna, asâlete, şecaate sahip her yaştan insanı gördük. Yiğit delikanlının yanında ablaları, teyzeleri, aksakallı dedeleri gördük.

 

Ömer Seyfettin'in "Başını Vermeyen Şehit" hikayesinden bildiğimiz, Zigetvar Kalesi müdafâsının serdengeçtileri Kuru Kadı ile Deli  Mehmet olmuşlardı sanki.

 

Şükran gözyaşlarına boğulduk.

 

Üstü tozlarla örtülmüş, alttan alta pırıl pırıl parlayan hazinemizi bulduk. Şükürler olsun! Yâkutlarımızı, mücevherlerimizi gördük.

 

Orhan Şâik Gökyay'ın "Bu Vatan Kimin" şiirinde dediği gibi:

 

"Tarihin dilinden düşmez bu destan

Nehirler gâzîdir, dağlar kahraman

Her taşı bir yâkut olan bu vatan

Can verme sırrına erenlerindir."

 

Yâkut kırmızı, kan kırmızısıdır. "Can verme sırrına erenler",  bugün de taşları yâkut eylemesini bilmiştir. Bugünün cengi, harbi, şehirlerdedir. Onlar bugün, köprüleri, hava meydanlarını, karakolları gâzî eylemiş, taşlarını mübarek kanları ile sulamış, yâkuta çevirmiş, değerli kılmışlardır.

 

Velhâsıl biz o gün ve devamında; gün yüzüne çıkan, tekrar-be-tekrar okumamız için önümüze konulan halkın irfanını gördük. Derinlerde taşıdığımız imanın,   hiç bir şeyle kıyas kabul etmeyen kuvvetini yeniden idrâk ettik.

 

Yalan, hile, türlü düzenbazlıklarla kurgulanmış, kof bir darbenin;  bizi öldürmeyip aksine hayat verdiğini,  dirilişimize vesile olabileceğini gördük.

 

Hak ile bâtıl kavgasında hakkın yanında olduğumuzu gördük.

 

Biz göreceğimizi gördük.

Vesselâm.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN