• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 14 Ocak 2017, Cumartesi 14:44 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:39
Font1 Font2 Font3 Font4
Yürek Mürekkepli İmzalar-2

10292166_483589255105491_3217740648582345112_n
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Hep eller… İş güç, ekme biçme, yazma çizme, yontma budama, iyilik kötülük ve geri kalan ne varsa… Hep ellerle. Deyimlere anlatmaya dek. Uzanan el olmak, yürek açmak demektir. Halini söyleyemeyene, dardakine, zordakine. Dardaki zordaki deyince de ille insanlar anlaşılmamalı. Halini söyleyemeyen insanlar olduğu kadar konuşamadığından dertlerini anlatamayan canlıları unutmayalım. Diyelim ki çiçekler. Solarak anlatırlar.
Aynı başlıklı bir önceki yazım, uzanan el olmaya açılan kapıydı. “Alan değil veren ellerden” olmaya başlangıçtı ki kaçımız almaktan çok vermek için uzatmaktayız ellerimizi? Açılmış avuçlar mesela kuşlara serpilmek için buğdayla doluysa o zaman  veren ellerdeniz. Kaçımızın avuçları istemek için değil de kışın donmaktaki güvercinlere, serçelere, sığırcık kuşlarına yem için açık? Uzun konu bu… O yüzden bir defada bitemedi.
Demiştik ki uzanan el olalım. Ve bir kez elimizi uzattıysak bir daha geri çekmeyelim. O el, bundan böyle sürgit öyle kalsın. Olabilirse. Zor tabii.
Hep ellerle anlatıyoruz iyiliğinden kötülüğüne, becerisinden ulgunluğuna yani sakarlığına. Hatta bir iyi niyetin çıkarcılarca nasıl da kendilerince yontulup içinden çıkılmaz hale getirilmesine. “Elini versen kolunu kaptırırsın” yakınmasına dek. Eller çok şey anlatıyor. Anlatımlar içindeki en duygu yüklü olanı da, uzanan el.
El deyince ille insan eli anlıyoruz nedense. Bu da bizim çok kalıplaşmış bakışlarımızın ya da bencilliğimizin göstergesi. Oysa evvelki yazımın girişinde en çok insan dışındaki canlıları anmıştık. Başta da bu karda kışta zordaki serçeleri, kedi köpekleri mesela. Çünkü metropollerde başka canlılar olarak onlar görülüyor tek.
Uzanan el bir bakarsınız insan eli değil de  insanların her türlü kötülüğü reva gördüğü bir  pati olabilir. Nasıl mı?
Yakınlarda gazetelerde çıkan bir haberi hatırlayalım. Yeni doğmuş bir bebek, kışın ortasında  dondurucu soğuk havalarda çöpe terk edilmiş. Bir köpek, bebeği fark edip kaptığı gibi kasabanın ortasındaki kahvehaneye getirip orada oturanların önüne bırakmış. Yani “ben bebeği kurtararak ilk yardımı yaptım; ama elimden fazlası gelmiyor. Belemek, kundaklamak, doyurmak için size teslim ediyorum” demek istemiş. Bebek kurtulmuş. İnsanlar  onu çöpe terk ederken çöpten beslenmek için oralarda eşinen bir köpek sayesinde. Donmaktaki bebeğe uzanan el, bir pati olmuş yani.
Havalar iyiden iyiye soğumuştu. Sibirya soğukları  yoldaydı. Kışın güneş erken battığından tez kararır ortalık malum. Saat akşam sekizde dışarısı hem çok soğuk hem de karanlık olur Aralık ayında.
Saat sekiz. O saatte insanlar televizyon başında, mutfakta makine doldurmakta yahut boşaltmakta, olmadı masa başında yemekte ya da başka bir işe koşturmaktadır. Hiç kimse saat sekizde kapısı dururken kaçıncı kattaki balkon camının tıklanmasını da beklemez.
Ama balkon camına vuruldu. Tık tık tık…
Kuşlara ve fotoğraf çekmeye çok düşkünseniz ve bu yüzden kuşlar artık sizi tanır olmuşlarsa, üşüyen bir kuş da soğukta sıcak bir ortam arıyorsa onca pencere, balkon camı dururken karanlıkta uçup gelir; sizin o yükseklikteki balkon camınıza gagasıyla vurur.  Bu, zor günlerinde kuşlara sıkça yem bırakan fotoğraf makineli elinizin bir kez daha onlara uzanması için size açıkça bir çağrıdır.  Küçücük bir kuşun zor anında sizi hatırlaması, uzanan eli sadece insanların değil  kendine el uzatılan tüm canlıların tanıdığını akla getirir. Okumaz mıyız gazetelerde yırtıcı ergen aslanların yavruyken kendisini çakallara yem olmaktan kurtarıp, iyileştiren insanlarla sonraki karşılaşmalarında onlara nasıl sarıldıklarını.  Diğer aslanların gördüğünce onları av gibi görmeyip ana  baba gibi bellediklerini. Yaraları sarıcı, açlığı giderici eller olmak, dostluk anlamına geliyor yani.
Uzanan bir ele en içten teşekkürü gözlerde görebiliyor insan. Söz, bir kuru ses. “Teşekkür”,  kupkuru bir sözcük. Oysa melül melül  bakışlar…
O bakışları en çok yaralı ya da bakımsızlıktan, zayıflıktan iskeleti çıkmış bir hayvanın  ona uzanan el sayesinde iyileştikten sonra gözlerinde görüyoruz. En çok  da köpek bakışlarında. Minnet, vefa duygusunun yazılı olduğu gözler onlar. Kağıtlara, kartlara  onca teşekkür yazılsa da ancak o gözlerde okunabiliyor  zordayken kendisine uzanan el karşısında  duyulan  mutluluk. Ve hiçbir sözcük, satır, paragraf da o bakışlar kadar yeterli olamıyor anlatmaya.
İnsanlara bir insandan daha fazla iyilik yapabilen başka canlılar ile ilgili çokça habere rastlıyoruz orada burada. Tüm mutlulukları insanlar tarafından sevilmek olan köpeklerin  kimisinin ölen sahibinin mezarından ayrılmadığını okuyunca insanlarda bile zor rastlanan bu duyarlılık karşısında söyleyecek söz bulamıyoruz.
Yine bir örneği bugünlerde  İzmir’de yaşanıyor bunun. Şehit olan Elazığlı polisimizin beslediği köpek yaralanmış. Tedavi edilip iyileştikten sonra da oradan ayrılmaz olmuş.
Oysa bazen bir insana uzanan el olmak bambaşka sonuçlar verebilir. Sonunda “besle kargayı oysun gözünü” atasözü bile doğabilir. Ancak yine de uzanan el olmalı. Kargalar el uzatmazsa uzatmasın; düşman olurlarsa olsunlar. İnsanlar insandır sonuçta; kargalar başka.
El uzatmayı istemek, el uzatanlardan  olmaya yetebilir mi? Uzanan el olmak eğer maddi şartlar gerektiren ortamlardaysa herkes için ha deyince olacak şey değil. Herkes üstlendiği sorumluluklar altındayken, kendi hanesinin geçimini bile kotaramaz ya da kıt kanaat yetirirken onlardan uzanan el olmayı beklemek… Belki de onların kendilerine uzanacak ellere ihtiyaçları varken hem de… Olmaz!
O zaman maddi konuları bir kenara bırakıp gönül alıcı gülümsemenin bile bir uzanma olduğunu unutmayalım. Bir günaydının neler anlattığını mesela. Öyle ki masanızdan  koridorlara  temizlik yapan, kışın ayakları sudan çıkmayanların yanından geçerken onlara sabahları “günaydın” deyin de görün. Karşılık olarak neredeyse hiçbir zaman günaydın duyamazsınız. “Sağ ol” dediklerini duyarsınız. Çünkü hep yanlarından geçilip gidilmiş, görmezden gelinmişlerdir belki de. Oysa günaydın denildiğinde öyle olmamış, tersine önemsenmişlerdir. Küçümsenmemişlerdir. Alın teriyle, bileğinin gücüyle çalışıp geçimini sağlayanlardır onlar da.  Ama ne yazık ki  herkes  herkese günaydın demiyor malum. Olur a, zaman zaman işlerini yalap şap yapıp savsaklasalar bile onları usturubuyla uyarmak yerine kimilerince  bağır çağır azarlandıkları için  insani bir günaydın karşısında teşekkür etmek  ihtiyacı duyuyorlar. Duyulan en burucu “sağ ol” böylesi bir karşılıkta, inanın.
Çocuklara, yaşlılara, hak ettiklerine erişemeyip tırnaklarıyla didinenlere, gerçekten yeterli ve yeteneklilere, kültüre, güncel haber olmadıkları için televizyonlarda asla gösterilmeyip  yüzyıllardır bu topraklarda yokluk yoksulluk içinde yaşamışlara; hatta belki Ankara’nın, Şereflikoçhisar’ın, Aksaray’ın  dibindeki kadim köylerimizdeki kadim köylülerimizin karda, buzda, çamurda, dikenli tarlalarda ayakkabısız ayaklarına, hayvanlara, derdini söyleyemeyenlere, rüzgarın kökünden söktüğü ağaçlara, nesli tükenen kuşlara, izbe yerlerde unutulup kalmış eserlere, yok olmaktaki yıkık dökük mimarilere, bitkilere, tüm canlılara  uzanan el olmak… İnsan olmaktır kısaca.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN