RÖPORTAJLAR
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YÜREĞİMİN KIRILAN FAY HATTI: 17 AĞUSTOS
Eklenme Tarihi: 17 Ağustos 2014, Pazar 19:55 - Son Güncelleme: 17 Ağustos 2014 Pazar, 19:55
Font1 Font2 Font3 Font4



YÜREĞİMİN KIRILAN FAY HATTI: 17 AĞUSTOS
Faruk Gökbulut Bu gün günlerden Pazar,  17 Ağustos 2014. Yüreğimin fay hattının kırıldığı târihten bu yana tamtamına 15 yıl geçmiş. 17 Ağustos 1999’da Türk Silahlı Kuvvetleri saflarına katılışımın birinci yılını henüz doldurmamış olan bendeniz; Konya’da konuşlu olan askerî fabrikada üç aylık stajımı yapmakta idim. O sabah her zamankinden farklı bir koşuşturmaca ve acelecilik durumu vardı […]

355406400057u4XZuimILwoIA414vi0lg72QHR4Ty50AL
Faruk Gökbulut
Bu gün günlerden Pazar,  17 Ağustos 2014. Yüreğimin fay hattının kırıldığı târihten bu yana tamtamına 15 yıl geçmiş. 17 Ağustos 1999’da Türk Silahlı Kuvvetleri saflarına katılışımın birinci yılını henüz doldurmamış olan bendeniz; Konya’da konuşlu olan askerî fabrikada üç aylık stajımı yapmakta idim. O sabah her zamankinden farklı bir koşuşturmaca ve acelecilik durumu vardı herkeste. Birileri bir yerlere ivedilikle telefon açıyor; cep telefonu olanlar kıyılara köşelere çekilerek birilerine ulaşmaya çalışıyor ve bu köşede çekiyor diye de diğer insanları bulunduğu köşeye çağırıyordu. Az bir zaman sonra ben de duruma vâkıf oldum ve meselenin ne olduğun öğrendim.
Aman Allah’ım!.. İstanbul’da deprem olmuştu. Sanki yüreğim yerinden fırlayacak gibi bedenimin cidarlarını zorluyordu. Bütün ailem İstanbul’da idi. Bir yolunu bulup onlara ulaşmalıydım. Ama nasıl!?.. Benim hem cep telefonum yoktu hem de ankesörlü telefondan bana sıra gelmesi mümkün değildi. Hem büyük bir panik hem de şaşkınlıkla etrafa bakınırken Orduevi’nin kapısında Murat Ağabey’im göründü. Bir çırpıda kendimi onun yanında buldum. Ağabey cep telefonunu kullanabilir miyim? dediğimde, durumdan habersiz olan Murat Ağabey’im neler olduğunu bana sordu. Ben de : “ Ağabey, İstanbul’da büyük bir deprem olmuş. Herkes ailesine ulaşmaya çalışıyor. Biliyorsun benim ailemin tamamı İstanbul’da. Lütfen şu numarayı arar mısın? “ dedim. Murat Ağabey, hemen numarayı çevirdi ama nâfile. Annemin evi cevap vermiyordu. Sırasıyla ağabeyimin, eniştemin, kardeşimin cep telefonu derken; Mehmet Ağabey’im çağrımıza cevap verdi. Aile fertlerim İstanbul Anadolu Yakasında bulunan Kartal ve Maltepe bölgelerinde idiler. Mehmet Ağabey’im endişe edecek bir şey yok. E-5’in üst tarafı sağlam ama aşağılarda neler var henüz biz de bilmiyorum; biz de durumu televizyondan takip ediyoruz. “ dedi. Ohh Allah’ım çok şükür! Ailemden haber almıştım ya; kalbim bir nebze rahatlamıştı. Mesaime geç kalmamak ve neler olup bittiğini öğrenmek için derhal iş yerime gittim.
Mesaide herkes televizyon karşısında gelişmeleri takip ediyordu. Fabrikadan çıt çıkmıyordu. Sanki bütün makineler susmuş; herkes ve her şey lâl kesilmişti. Televizyon, Avcılar bölgesinde yıkımın büyük olduğunu söylediği anda beynimde şimşekler çakmış ve aklıma değerli kardeşim Bülent’in ailesi gelmişti. Defâlarca evlerinde misafir olduğum arkadaşım tamda televizyonda gösterilen yerde ikâmet ediyordu. Acaba Ahmet Amca, Hatice Teyze, Levent Ağabey ve çok saygı duyduğum kardeşim Çiğdem ne hâlde idiler. Hemen sağımda bulunan Alper Yüzbaşımdan ricada bulundum: “ Komutanım, cep telefonunuzu kullanabilir miyim? “ diye. Sağ olsun derhâl telefonunu bana uzattı. Önce numarası ezberimde olan Ahmet Amcam’ın halı mağazasının numarasını çevirdim. Ama çabam beyhûde idi. Çünkü o mağaza televizyonda sıkça gösterilen Avcılar bölgesindeki yıkıntıların olduğu yerde idi. Ne yapıp edip Bülent’e ulaşmalıydım. En nihâyetinde yine İstanbullu olan ortak arkadaşımız Turgay kardeşimi aradım ve şükürler olsun ki o telefonumu cevapladı ve Faruk Ağabey, sâkin ol, biz iyiyiz ve şu an Bülent ile beraberiz dedi. Turgay’ın ve ailesinin durumunu sorar sormaz Bülent’i telefona istedim. Bülent : “ Buyur Ağabey “ derken ağlamamak için kendini zor tutuyordu; bu besbelli idi. Çünkü her zaman esprili ve şakacı tavrıyla tanıdığım Bülent’in o gün sanki “Yüreğinin Fay Hattı Kırılmıştı!”. Sormaya dilim varmıyordu ama ne yapıp edip cesaretimi toplayıp sormalıydım. Kardeşim: “ İstanbul’dan haber alabildin mi? Annen, baban, ağabeyin… Bir çırpıda sıralamıştım ama Çiğdem demeye dilim bir türlü varmıyordu. Sanki ona bir şey olmasından çok korkuyordum. O benim incitmekten korktuğum, o sürmeli kirpikler altındaki kömür rengi gözlerine bile bakarken utandığım nârin kıza bir şeyler olmasından korkuyordum. Ama sormalıydım ve bir çırpıda ‘ Ya Çiğdem nasıl’ deyiverdim. Ben demiştim demesine ama Bülent hıçkırıklarını salıvermişti birden bire. Aman Allah’ım!.. İstanbul’daki depremden sonra benim kalbimde de deprem oluyordu galiba. Telefon elimden düşmüş; gözlerim televizyona kilitlenmiş ama ben hiçbir şey göremiyordum ve hiç farkında değildim gözlerimden bir birini kovalarcasına alev misâli yaşlar süzülüyordu.
Durumu fark eden Alper Yüzbaşı ve oradaki herkes bir anda: “ Faruk neler oluyor; kötü bir haber mi aldın “ diyerek etrafıma toplanıvermişti. O anda sanki zaman ışık hızıyla ilerlemiş ve aradan bin yıl geçmiş gibiydi. Bir bayram tatilinde sevgili kardeşim Bülent: “ Ağabey müsaitsen bayramın ikinci günü, bizimkiler seni yemeğe davet ediyorlar.” deyip; Maltepe’den nasıl geleceğimi bana târif ediyordu. “Cevizlibağ-Topkapı otobüslerine E-5’ten bin; Topkapı’ya gelince in. Oradan da Cennet Mahallesi-Avcılar minibüslerine bin!..” deyivermiş ve beni nerede bekleyeceğini söylemişti. O gün geldiğinde Bülent ile buluştuk ve evlerine vardık. Kapıyı bir dadaş güzeli olan Çiğdem açmıştı. O akça pakça yüzüne çok yakışan zeytûnî kirpikler ve kömür karası gözleriyle bir anda aklımın en sırlı köşesinde yer edinmişti.
Alper Yüzbaşı: “ Faruk iyi misin koçum!..” dediğinde; sâdece iyiyim, iyiyim diyebilmiştim. Ama nasıl iyi olabilirdim ki? Saatler 03.02’yi gösterdiğinde küçük kıyâmet kopmuşçasına yer yerinden oynarken Çiğdem, derin uykusundan tam uyanamamış ve ağır şekilde yaralanmıştı. Bülent de telefonda bana Çiğdem çok ağır yaralı diyebilmişti. İşte o an benim de “ Yüreğimin Fay Hattı Kırılmış “ ve müthiş bir deprem yaşamıştım. O gün, yâni 17 Ağustos 1999’da, sanırım sâdece evinde yaralı olanların değil bütün bir ülkenin yüreğinde yara izi ve derin bir hüzün vardı. Mesai nasıl başladı nasıl bitti anlamamıştık.
Günler geçmiş yaralar sarılmaya başlamıştı. Artık insanlar aileleri ve sevdikleri ile kolay iletişim kuruyor; durumlarından haberdar olabiliyordu. Bu arada, daha sonra Deprem Dede olarak adlandırılacak olan, Ahmet Mete Işıkara televizyondan konu ile ilgili açıklamalar yapıyor ve olası bir depremde nelere dikkat edilmesi gerektiği konusunda insanları uyarıyordu. Bu bilimsel açıklamalar yanında acı hikâyelerde yavaş yavaş enkaz altından çıkmaya başlamıştı bile… Tüylerim bir anda diken diken olmuştu. Henüz beş yaşında bir erkek çocuğu; depremden üç gün sonra enkaz altından çıkarılmıştı. Adı Burak ve ondan gelen ilk soru: “ Annem nerede?” Gelen haberler bütün ailenin depremde hayatını kaybettiği yönünde idi. Hayır, hayır ağlamamalıydım!.. Yapmam gerekeni yaptım ve sarıldım kalemime… Yüreğimin hüznünü kâğıdın ak bağrına mühür olarak yazmalıydım.
Henüz yaşın beş, demek adın Burak!
Sorma küçüğüm, annem nerede diye;
Annen buralardan çok ama çok ırak!..
Unutmamalısın bu ömür sana bir hediye!
 
Biliyoruz küçüğüm, yaran belki çok ağır!
O tertemiz belleğin belki silmeyecek bu izi.
Yaran daha da büyüyecek, idareciler kalırsa sağır.
İşte o zaman kaplasın büyük bir endişe hepimizi.
Bugün günlerden Pazar, 17 Ağustos 2014. Yüreklerimizin fay hattı kırılalı tam 15 yıl geçmiş. Bu zaman zarfında, gelecek depremler için ne yapıldı, ne yapılmadı? Şöyle bir kendimizi sorguya çekelim. O zamanlar, depremden hasar gören bölgelerin öncelikli olarak yıkım faaliyetlerinin yapılacağı ve büyük bir “Kentsel Dönüşüm”ün başlatılacağı sözü verilmişti. Yaklaşık olarak 16 milyon insanı etkileyen bu depremin ardından alınması gereken tedbirler hâlâ alınmadı. Belleğimize giren kentsel dönüşüm bugünlerde başka bir isme büründü. Bizi idare edenlerin etrafında halelenmiş fesat şebekeleri durumu “Rantsal Dönüşüme” çevirdi. Bugün İstanbul’da depremin vurduğu başlıca ilçelere baktığımızda göreceğiz ki 1’inci derece deprem kuşağında bulunan Avcılar, Zeytinburnu, Bakırköy ve Maltepe’de gereken düzenlemeler yapılmamış durumda. O zamanlar çıkarılacağı söylenen yasal düzenlemeler ancak 2012 yılında çıkarılabiliyor. Ancak bu kanun maddelerine vatandaş ve yerel ve idâri yönetimler ne kadar uyuyor. Hiç düşündünüz mü? Duruma bakılırsa orta hasarlı olarak tespit edilen binalarda aileler hâlâ oturmaya devam ediyor. Ama yıkım kararı alınmasına rağmen yerel ve idâri yönetimlerin kanunu neden uygulamaya koymadığı hayret edilecek bir konu. Ama işin aslına gelecek olursak; Kentsel Dönüşüm’ün nasıl Rantsal Dönüşüm’e evrildiğini şuradan anlayabiliriz. Kadıköy, Beyoğlu, 3’üncü Havaalanı’na yakın Gaziosmanpaşa, Küçükçekmece, Sarıyer, Armutlu ve Derbent Mahalleleri, Sultangazi’nin TEM Otoyolu kenarındaki bölgeler ve Boğaz’a nâzır manzarası ile rantçıların iştahını kabartan Üsküdar deprem riskinden ziyâde rant gözetilerek kentsel dönüşüm projelerinin merkezi yapıldı. 1’inci derece deprem kuşağında bulunan Maltepe’nin sâhil şeridine, büyük bir mârifetmiş gibi, denizi doldurarak miting alanı ve eğlence merkezi yapıldığı büyük bir görsel şölenle televizyonlardan boy boy yayın yapılıyor. Açılışı yapıp kurdele kesenler kim? 2012’de deprem yasasını çıkarıp ülkeyi idâre edenler. İcraatlarını sıralarken en büyük iki günahlarını benim saf ve mazbut yurdum insanına anlı şanlı işlermiş gibi satıyorlar. “Deprem Yasası’nı biz yaptık; halkımızın kullanımına büyük bir eğlence merkezi sunduk.” Yazık, vallâhi yazık!.. Ve veylolsun bu misyonsuz ve vizyonsuz durumu idâre edip de devleti idâre etme iradesinden mahrum mahluklara!.. (Yanlış anlaşılmasın; mahluk: hâlk edilmiş yani Allah tarafından yaratılmış demek haa)
Beynimin süzgecinden geçirip de yazıya döktüğüm bu satırlardan sonra, şimdi de kalbimin diline kulak kesilelim. Depremden ağır yaralı çıkan Çiğdem nasıldı acaba? Papatya beyazı yüzüne depremin eli değmiş miydi? Durumu nasıldı ve ne hâlde idi. Kalbim durma git diyor, beynim mantık süzgecinden geçirdiği düşüncelerle hayır, kal diyordu. Ve ben kalbime yenik düştüm. Komutanlarımdan “garnizon terk belgesi” almadan İstanbul yollarına düştüm. Cuma mesai sonrası ilk otobüsten bilet almıştım. İstanbul’a varır varmaz önce anneme uğradım. Görülen o ki, bizimkilerin bulunduğu bölgede Yakacık ve Uğur Mumcu Mahalleleri’nde hiçbir sorun yoktu. Durumu anneme anlatır anlatmaz Avcılar yolunu tuttum. Yaklaştıkça yıkımın korkutan yüzü görünmeye başlamıştı. İlk olarak caddeye yakın olduğu için Ahmet Amca’nın dükkânına uğradım. Ama nâfile!… Eski olan bina yerle bir olmuştu. Büyük bir korku ve endişe ile ve koşar adımlarla Bülent kardeşimin evinin yolunu tuttum. Vardığımda evin de yerinde yeller esiyordu. O da yerle bir idi. Belli bir açı ile birbirine yaslanmış binaların hemen yamacında duran insanlara Ahmet Amcaları sordum ve akrabalarında olduklarını öğrendim. İsmi Ümit olan bir kişiden bana yardımcı olacağı haberini alınca biraz rahatlamıştım. Yaptığımız telefon görüşmesinde Küçükyalı’daki akrabalarının yanında olduklarını ve Çiğdem’in de Bostancı’da bir özel hastanede olduğunu öğrendim. Aklım beynimden duygularım da kalbimden firar etmişti sanki. Ne düşünebiliyordum ne de hissedebiliyordum. Ne zaman minibüse binmiş ne zaman Küçükyalı’ya varmıştım bugün hâlâ bilemiyorum.
Ahmet Amca’nın telefonda söylediği adrese vardığımda saat 14.00 olmuştu. Eve girdiğimde, mümkün olmasa bile gözlerim Çiğdem’i arıyordu. Lafı uzatmadan Hatice Teyze’ye o nasıl diyebilmiştim. Hatice Teyze: “ Keremine şükür, şimdi iyi!” demişti. Derin bir nefes aldıktan sonra Çiğdem’i görebilir miyim dediğimde evin küçük oğlunun beni hastaneye götürebileceğini söylediler. Hemen müsaade isteyip yola koyulduk. On beş dakika içinde Çiğdem’in bulunduğu hastaneye varmıştık. Ürkek adımlar ve titreyen kalbimle odaya girdiğimde Çiğdem’e serum bağlı ve birçok yerinin sargıda olduğunu gördüm. Tam o esnada doktor ve hemşireler durumunu teftiş için gelmişlerdi. Bu durumdan istifade ile ben de kendimi tanıtıp Çiğdem’in sağlık durumu hakkında ayrıntılı bilgi aldım. Söylenenler beni büyük bir ferahlığa kavuşturmuştu. Çok geçmeden ayağa kalkacağı ve kalıcı bir sakatlığın olmayacağı haberi o güne kadar aldığım en güzel haberdi belki de.
Saatlerin günlere; günlerin haftalara; haftaların aylara; aylarınsa yıllara vuslat ettiği bu günlerde size Çiğdem ile ilgili son haberi vereyim mi? O irâde sâhibi ve güçlü kız iyileşme sürecini çok çabuk tamamladı. Yıllar sonra beni düğününe davet ettiğinde çok mutlu idim. Düğün merasiminde beni, teşekkür için, sahneye davet ettiğinde kendisine göçük altından çıkan Burak’ın hikâyesini anlatıp, ondan bir söz aldım. Eğer çocuğu olur da erkek olursa adını Burak koymasını istedim. Ve bugün Çiğdem’in bir oğlu ve de bir kızı var. Oğlu Burak ve kendisine hep umut versin diye kızı Umut. Yüreğimizin fay hattının kırıldığı o günden sonra âtiye hep umutla bakmayı bildik. Bugün ben de o da umduğuyla berâber ve mutluyuz. Çünkü ye’se düşmek bizim kitabımızda yazmıyor. İstiklâlimizin şâiri ‘Akif’in dediği deriz biz:
Yeis öyle bir bataklık ki düşersen boğulursun;
Azmine sımsıkı sarıl seyret ne olursun!..
Vesselâm!..
 
17 AĞUSTOS 2014
SAAT: 18.43
MERSİN


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!