RÖPORTAJLAR
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
  • Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
    Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
  • “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
    “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
    Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
  • METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ
    METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ

“Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
Eklenme Tarihi: 2 Mayıs 2017, Salı 22:13 - Son Güncelleme: 2 Mayıs 2017 Salı, 22:13
Font1 Font2 Font3 Font4



“Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
Bir aşk hikâyesi… Kalem ile kağıt, yazar ile yazı arasında. Hiç bitmeyen, gitgide çoğalıp artan bir bağ bu. “Derviş” isimli romanıyla hızlı bir çıkış yapan, roman teknikleri ve kurgusuyla okurların takdir ve beğenisini kazanan yazar Serdar Üstündağ ile yazın yolculuğu üzerine konuştuk… Müge Aydın: Serdar Bey söyleşiye başlamadan önce size hoş geldiniz diyor bizi kırmayıp […]

Bir aşk hikâyesi…
Kalem ile kağıt, yazar ile yazı arasında.
Hiç bitmeyen, gitgide çoğalıp artan bir bağ bu.
“Derviş” isimli romanıyla hızlı bir çıkış yapan, roman teknikleri ve kurgusuyla okurların takdir ve beğenisini kazanan yazar Serdar Üstündağ ile yazın yolculuğu üzerine konuştuk…
Müge Aydın: Serdar Bey söyleşiye başlamadan önce size hoş geldiniz diyor bizi kırmayıp röportaj teklifimize olumlu cevap verdiğiniz için teşekkür ediyoruz.
Serdar Üstündağ: Müge Hanım asıl biz size teşekkür ediyor, bundan sonraki çalışmalarınızda size başarılarınızın devamını temenni ediyorum.
M.A: O halde ilk sorumuza geçebiliriz. Yazı yolculuğuna nasıl çıktınız? Yazma edimine iten duygu neydi içinizde?
S.Ü: Yazı yolculuğuna çıkmak gibi bir niyetim yoktu ilk başlarda. Çocukluktan başlayan ve kaliteli bir “okur” olmak hedefinde adım adım ilerlerken birden ismimi “yazar” diye anılan bir kategori içinde buldum. Beni yazma eğilimine iten en büyük sebeplerden biri içimizdeki okumaktan kaynaklanan birikimi paylaşmak, tabiri caizse içimizi dökmek ki buna dertleşmek de diyebilirsiniz, bir ihtiyaçtan hâsıl oldu diyebiliriz. Derviş’i yazmamıza iten en büyük sebeplerden biri ise uzun zamandır ilgi alanımda yer alan “tasavvuf” konusunda, bilgisi olan olmayan birçok kişinin tasavvufu gerçek manasından uzaklaştıran romanlarıydı. Yani Derviş aslında popüler isimlerin ama bilerek ama farkında olmadan çarpıttığı tasavvuf kavramını sürükleyici bir kurgu ve gerçek yönüyle anlatan yani bu manada bir tepki romanıydı.

M.A: Sait Faik Abasıyanık, “Yazmasam, çıldıracaktım!” der. Düşüncelerinizi, izlenimlerinizi paylaşma isteği zamanla nasıl gelişti?
S.Ü: Her insanın baskın bir huyu, özelliği vardır. Bazı insanlar konuşmayı çok sevmez. Arkadaş, dost sohbet meclislerinde bile suskun kalmayı tercih ederken, bazı insanları kısa bir an bile olsa susturmayı başaramazsınız. Bazı insanlar sabah işe gitmekte bile zorlanırken, bazıları tatil günlerinde sabah henüz güneş bile doğmamışken sahilde balık tutmak sevdasından bir an bile taviz vermez. Bazı kişiler kitap okumaktan, bazıları tutku haline gelmiş yazmak alışkanlığından vazgeçemez. Demek ki hemen her insanın bağımlı olduğu bir alışkanlığı veya özelliği var. Sait Faik’in, doktorların kendisini men etmesine rağmen yazmaya devam etmesi, aslında yazmamak üzerine şartlanıp bunu bir türlü başaramayınca bütün riski göze alarak men edildiği işe devam etmesinin bir neticesiydi. Sosyal medyadaki hesaplarımda “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.” demiştim. Çoğu kalem erbabı olan kişilerden çok beğeni almıştım. Evet, yazmak gerçekten de bir aşk işidir, sevda işidir. İnsan sevdasından vazgeçebilir mi? Mecnun nasıl çöllere düşmüşse aşkından, kaleme sevdalı birinin yazmaktan vazgeçememesi de böyledir. Gönül hiç ferman dinler mi?
M.A: Bu süreçte, hangi yazarları beğenip örnek alıyordunuz?
S.Ü: Aslında tamamen örnek aldığım bir yazar olmadı. Bu konuda çok seçici olmak istediğimden midir yoksa hemen her yazarın farklı bir yönünü alıp kendimde bir sentez oluşturmak istediğimden midir bilmiyorum. Farklı da olsa kendi üslubumu oluşturmak istedim. Çünkü yazıya ilk başlayanlar genelde kendine örnek aldığı yazarları taklit ile başlarlar ki ben bunu yola yeni çıkanlar için çok sakıncalı görmüyorum. Ahmet Mithat, Tanzimat dönemi edebiyatımızda bana yol gösterirken cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında Peyami Safa velûd bir kalem olarak yorulduğum zamanlarda bana moral ve güç vermiştir. Yerli romancıların yanı sıra gerek Dostoyevski, Tolstoy başta olmak üzere gerek Rus gerek Fransız yazarlar gerekse dünya klasiklerine ismini yazdırmış yazarlar eserleri yanında, hayat hikâyeleriyle de ilgimi çekmiştir.
M.A: İlk kaleme aldığınız yazının konusunu hatırlıyor musunuz? Biraz anlatır mısınız?
S.Ü: Nasıl unutabilirim? İlkler genellikle kolay kolay unutulmazlar. Ortaokul yıllarında günlük yazdığım günleri hariç tutarak söylüyorum. Askerden yeni geldiğim yıllarda gazetelerin okurlar için ayrılmış köşelerine makale türü yazılar göndererek kalemle dostluğa başlamıştım. Sonrasında “Geçit” isimli aylık bir dergi için “İlk Secde” isimli bir kısa hikâye yazmıştım. Kısa zaman içinde bir hidayet macerasını anlatan, sonu elim bir kaza ile biten bu ibretlik hikâyenin beğenilmesi beni yazmaya teşvik eden en büyük sebeplerden oldu.

M.A: Bir yazıdan diğerine geçerken, konu ya da disiplinler arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
S.Ü: Bu tamamen yazarın kullandığı üslup ve tekniklerle alakalı. Mesela Stephan King başta olmak üzere bazı yazarlar hikâye veya roman olsun bir metin ortaya koyarken kalemi serbest bırakmak ve konunun akışına göre bir sınırlama olmadan bağımsız ve rahat akışı tavsiye ederler. Fakat ben bu düşüncenin tersine yani yerli yazarlarımız gibi disipline bir çalışma gereği konu geçişlerinde mantıklı bağlar olmalı diye düşünür ve öyle de uygularım.
M.A: İlk romanınız olan “Derviş” adlı kitabınızın konusunu nasıl seçtiniz, ne kadar sürede yazdınız?
S.Ü: Az önce söylediğim gibi bu hem bir birikim paylaşması hem de bir tepki romanıydı. Yazmak ihtiyacını arada halletmiş olmanın verdiği rahatlığı buna dâhil etmedim henüz. Derviş’i on altı ay gibi bir sürede yazmama rağmen yayınevinden çıkıp okurla buluşması üç seneyi buldu. Edebiyat konularının konuşulduğu toplantılarda birkaç ayda kitabı çıkmadığı için sitem eden bazı yazarların, beni ve Derviş’i misal olarak göstererek teselli edildiğini işitiyorum zaman zaman. (Burada kısa bir gülüşme yaşanıyor)
M.A: Kitap yayımlanıncaya kadar neler yaşadınız?
S.Ü: Elbette üç yıl gibi bir sürenin heyecanını unutmamak lazım. En çok ihtiyacım olan şey sabırdı. Ve Allah beni bu konuda yardımsız bırakmadı hamdolsun. Ha bu ha önümüzdeki ay derken ilk romanımızda uzun bir nefis terbiyesi yaşadık. “Eeee eserinize Derviş ismini koyarsanız böyle olur diyordu çevremdeki dostlar.”
M.A: Baskıdan çıkıp da kitabı elinize aldığınızda, neler hissettiniz?
S.Ü: Elbette bir yazar kitabı yayınevinden çıktığı anda çok mutlu olur fakat kendini bilen hiçbir yazar bundan dolayı kendini tamamlanmış veya kâmil olmuş hissetmez. Ben burada ancak şahsım adına konuşabilirim. Yazma yolunda henüz yeni olan arkadaşlarıma şunu söylüyorum. Yazmış olduğum roman çok beğenilmiş, çok satılmış olsa da ben kendimi usta bir yazar olarak değil aksine daima talebe olarak görüyorum ve böyle görmek için azami gayret göstereceğim. Çünkü öğrenmenin nihayeti yoktur o halde talebelik ömür boyu sürer. “Ben oldum” diyenler aslında henüz olgunlaşmamış “ham”lardır. Allah hiç kimseye bize aşk ve şevk veren o amatör ruhu kaybettirmesin.

M.A: Yeni araştırmalarınız, yeni kitap projeleriniz var mı?
S.Ü: Elbette, Sait Faik kadar “çıldırma” noktasında olmasa da bizde yazmaktan uzak kalamayız Müge Hanım. Yeni bir çalışmamız var. Allah nasip ederse üzerinde gerekli son değişikliklerden sonra okurla buluşmasını temenni ediyoruz. Biliyorsunuz bizde kitap yayımlatmak yazmaktan daha zordur. Bu yeni kitabımızın okurla buluşmasından sonra gençlere hitap eden yeni çalışmalarla ilgilenmek istiyorum. Zira ne varsa istikbalimize yön verecek gençlerimizde var.
M.A: Yazıya gönül veren gençlere, yazmaya yeni başlayanlara neler söylemek istersiniz?
S.Ü: İçlerindeki amatör ruhu koruyarak azimle, aşkla ve şevkle kalemle dostluğunu sürdürsünler derim. Çünkü kalem çok hassastır, ayrılığı beraberliğinden uzun sürenlere hemen küsüverir. Bahane üreterek okumak ve yazmaktan uzak kalanlara karşı muhabbeti birdenbire kesiliverir. Bana kalbimizdeki mesajları gençlere iletme fırsatı verdiğiniz için size çok teşekkür ediyorum Müge Hanım. Şimdiden sizi ve sizin gibi yazmaya gönül vermiş arkadaşlarımıza başarılar diliyorum. Selam ve dua ile…
M.A: Zaman ayırıp sorularımıza cevap verdiğiniz için teşekkür ediyoruz.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!