• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 25 Ekim 2018, Perşembe 06:58 - Son Güncelleme: 31 Ekim 2018 Çarşamba, 03:14
Font1 Font2 Font3 Font4
Vaktinde Parslar Koşmuştu Buralarda

Sanırım yirmi yıldan fazla oluyor, geçirdikleri değişim sonrasında dünyaya açılmaktaki Sofya’da gördüklerim beni çok şaşırtmıştı. Birkaç kilometrede bir gösterişsiz Sofya’nın orta yerinde orman olmuş desem yeridir ulu ağaçlarla kaplı yeşil alanlara rastlayınca bunun nedenini  rehber Bulgar  kadına sormadan edememiştim.

 

Temiz hava, kent sağlığı, doğadan uzaklaşmamak için belirli aralıklarla vaktinde şehri özellikle ağaçlandırmışlar. Metropol kıyıcılığını henüz tanımayan Sofyalıların belki arıcılık bile  yaptıkları, mantar toplayıp çamların altında kendiliğinden biten tavşankulaklarının fotoğraflarını çektiği gezintilerde dinlendikleri bu alanlar, o güne kadar doğru dürüst resimlerini bile görmediğimiz bu ülkedeki en şaşırtıcı şehir planlaması örneklerindendi.

 

Benzer bir şoku da Slovenya’da yaşamıştım. Bulgaristan gibi onlar da yönetimsel değişiklikler geçirip henüz bir Avrupa ülkesi olmuşlardı. Doğrusu orası hakkında hiç fikrim yoktu gidene kadar. Tek bildiğim ülkelerini, topraklarını bırakmak zorunda kalan Balkanlıların gözü yaşlı ayrıldığı Balkan ülkelerinden birinin de Slovenya olmasıydı. Gerçi gurbetçilerimizden  hep dinlerdik eski Yugoslavya’nın nasıl düzenli ve diğer Demirperde ülkelerinden farklı olduğunu. Ama bu yetmiyor. Tedirgin edici bir önyargı vardı içimizde.  

 

Slovenya’ya başkenti Ljubljana’ya inip, havaalanından çıkınca kendi kendime “acaba yanlış bir uçağa binip farklı bir yere mi geldik?” diye sormuştum. Tarihi yapıları, temizliği, Ljubljanica Nehri, Alp Dağı manzaraları müthiş bir güzellikti. Konakladığımız Bled’e gitmek için  her birimizin yirmi Avro ödediği minibüs sürücüsü gayet güzel İngilizcesi ile kırk dakika süren yolda rehberlik etmişti.

 

Nasıl bir doğa o öyle! Bir milyon dokuz yüz bin nüfuslu, Alp Dağları’nın içine, yamacına, kıyısına kurulu, “cennet mi  burası?” dedirten bu yerde insanın nutku tutuluyor. Tertemiz Slovenya köylerinde, Bled’de evler bizde villa bellenenlerden. Ama hakkıyla villa. Yani ikiz değil bizim yazlıklar gibi. Koca bahçeler içindeler. Kıvırcık sarı saçlı, yeşil gözlü, önlük takmış tombul Sloven köylü kadınları  ön bahçelere lale soğanları dikiyor. Her bahçede bir manolya ağacı var. İlle yaprak döken cinsten. Kauçuk ağacı yapraklarını andıran kocaman yeşil yapraklarından mahrumdur manolya ağacının bu cinsi.  Yaprak döken cins, görüntüyü ve güneşi kısıtlamıyor. Zarif dallarda koskoca fenerler gibi açmış pembemsi beyaz manolyalar daha belirgin üstelik, yapraklar olmayınca.  Zirveleri karlı dağlarla çevrili bu ülke manolya kokuyor.

 

Ya doğu ladinleri… Nasıl ulular. Bled Gölü kenarı, dağların her yanı onların yeşilinden.  Otel, ormanlı dağ pusu kaplı  gölün hemen kıyısında. Etrafta, suda tek çöp yok. Göl kıyısında güneşlenen ördekler, kuğular hatta kurbağalar insanlardan korkmuyor; yanlarından geçerken siz tedirgin oluyorsunuz acaba onları ürkütür müyüm diye. İnsanlardan hiçbir zarar görmedikleri için insandan korkmayı öğrenmemişler. Ayrılmak üzere sabahın dördünde otel kapısında taksi beklerken göl kıyısında o saatte hiçbir korku duymadan yürüyen  kadınmış, erkekmiş insanların rahatlığını unutamıyorum.

 

Bled Gölü sabahı demek, bülbül sesinden çalar saatle uyanmak demek. Otel penceresini açınca ortasındaki adası ve on sekiz Avro’ya binilen gondollarıyla göl karşınızda. Ulu doğu ladinlerinin her dalında yüzlerce rengârenk bülbül aynı anda ötmekteyken  düşte gibisiniz.

 

Birkaç sene önce Kafkas doğasının nasıl benzersiz olduğunu gösteren çifte gök kuşaklı dağlarla çevrili;  ne şehir, ne kasaba; ama metropol hiç değil Nahçıvan’ı görünce seyretmelere doyulamayacak, en az Alp Dağları kadar görkemli doğa manzaraları içinde buluvermiştim kendimi. Küçücük Nahçıvan’da bir cadde vardı ki bizim Kızılay’daki bulvar kadar geniş en az. Kırk metre midir en geniş yollar? İşte onlardan. Öyle bir cadde ki güya trafik akarken  araba kullanmayı öğrenmeye çıksanız yeridir. Birkaç araç var yok seyirde. İşaretlemeler yerli yerinde. Cadde üzerinde bir de sayı yazılı. 40.

 

Kırk; o da ne? Meğer saatte kırk araba bile geçmeyen belki kırk metreden de geniş koskoca bulvarda hız sınırı kırk kilometreymiş. Trafik kazası olmazmış bu yüzden. İlk kez karşıdan karşıya geçmenin bu kadar emin, gözü kapalı yapılabileceği bir yer görmüş olmanın hayretini hala taşırken Nahçıvan’da şaşılacak şey çoktu. Metropol demek bizler için çimentodan dikintiler demekken orada hiç bilinmeyen metropol kavramı sınır ötelerinin sorunu. Binalar gösterişli mimaride. Kibrit kutusu gibi dümdüz, iç karartıcı bol siyah camlı kule cinsinden değil. Süslü, oymalı taşlı, tarihi eserleri andıranlar da var tarihi olanlar da.

 

Böyle yelerde çokça olduğu düşünülen elişleri, dokumalar, zanaatkâr ürünleri  aranır anı olarak. Ama turizm bürolarında bile yerel, özgün elişleri bulunmuyordu. Satılanlar tümden bizdeki  ucuzcu tabelalı yerlerdeki  bir liralık Çin malı şeylerdi.

 

Henüz gelişmekte olduklarından yemek yenecek yer sorun oralarda. Yolculuk devam edeceğinden her yolcu gibi diyelim ki alışkın olunmayan bir yağ nedeniyle mide sorunu doğmasından korkarak bakkallardan -evet hala bakkallar var Nahçıvan’da, Gürcistan’da- ambalajlı bir şey almak istedik  kafilecek. Bir baktık Antep fıstığı satılıyor alüminyum ambalajlarda. Fiyatı ucuz değildi; ama bizdekinden pahalı da değildi. Ambalajın üzerindeki resimlerde fıstıklar o kadar iri ve taze duruyordu ki  deneyelim istedik. Hiç de pişman olmadık. Pişmanlık ne kelime bu bir abartı değil gerçektir, böylesi taze, iri ve lezzetlisini hiçbirimiz kendi ülkemizde  tatmadığımızı gözlerimiz hayretten büyümüş halde birbirimize söylerken buruktuk.

 

Nahçıvan alabildiğine Kafkas doğası. Yemyeşil. Dağlık. Hele hele dağların içindeki tuz mağarası! Harika bir tesis. Astım hastaları gidiyormuş. O tesis, çok ileri bir ülkede bulunabilecek türdendi.  Ya Nahçıvan’ın tertemiz havası!  Nefes almaya doyulmuyor orada. Ciğerleriniz bayram ediyor. Dağlardaki oyuklardan, bitkilerden  göz alınamıyor. Yorgunluk, halsizlik asla hissedilmiyor Yedi Uyurlar Tepesine ulaşmak için  üç bin beş yüz basamağı tırmanırken.  Ah, Eyfel’i bilen bizler ne yazık ki dibimizdeki bu güzelliği belki ilk kez duyuyoruz şimdi!

 

Nahçıvan’ın Yedi Uyurlar Tepesi’ne kafileden tırmanan tek benken  aşağıda geri kalanlarla aracımız tek beni bekliyordu haliyle. Daha önce Mersin’deki, Efes’teki Yedi Uyurları ziyaret  ettikten sonra kendimi buradaki  Yedi Uyurlar ziyaretinde  bulunca bir telaşla binlerce basamağı çıkarken  nasıl mutluydum. Kaç yılda bir görebilmiştim buraları; tekrar gelmek kim bilir kaç yıl sonra kısmet olur endişesi ile en tepeye dek çıktım. Orada Nahçıvanlı genç kızlarla delikanlıların Azeri Türkçesi kulağa öyle tatlı geliyor ki.  Evinizde gibi hissediyorsunuz. Hatta Gürcistan’da bile yabancı bir dile diyelim ki İngilizceye ihtiyaç yok. Türkçeyi bayağı bilenler fazlasıyla var. Nasıl öğrendiklerini sorunca Antalya’da garsonluk, Ankara’da yaşlı bakımı, İstanbul’da çaycılık yaptıklarını duyuyorsunuz.   Çok küçük yerlerin yaşattığı  büyük hayretler bunlar.  Aynı şey Lüksemburg doğası için de geçerli. Ancak Lüksemburg ne kadar küçük olsa da geçmişten bugüne maddi ve kültürel yönden  bu ülkelerden çok farklı olduğundan ondan bahsetmeyeceğim.

 

Dünyanın tartışmasız en güzel ülkesinde yaşıyoruz. Macaristan’da kahvaltıda hamur işleri, salam sosis bulunur da zeytin altın değerindedir.  Yemek deyince tek patates, lahana, havuç gelirken onların akıllarına bizde tropik meyvesinden bitkisine, soğuk ülke sebzesine yetiştirip tüketebiliyoruz. Kivisinden, çayından, zeytininden, zencefilinden, avokadosuna, Antep fıstığından lahanasından, envai çeşit otuna dolu pazarlar. Dört iklimli doğamız benzersiz. İki boğaz, üç deniz ve bir iç deniz diyebileceğimiz dört deniz; yetmedi yine iç deniz diyebileceğimiz koskoca Van Gölü ile bunca deniz  hangi ülkede var? Bazı ülkelerin denize çıkışları bile yokken.

 

Fiyordumuz bile var Sinop’ta. Doğu bölgelerimizin akarsu zenginliği, doğa güzelliği batı bölgelerimizde bile yok. Vaktinde Anadolu’da yaşamış parstan leopara nice tür yanında bugün yaşayan geyik, vaşak, ayı, Muş’ta toy kuşu,  Urfa Birecik’te kelaynak kuşu, yaban koyunları, Akdeniz foku, kurt, oklukirpi ve daha niceleri var Ülkemizde.  Tüm Avrupa’da yetişen on üç bin tür endemik yani sadece oraya özgü bitki çeşidinin on bine yakını kimisi endemik olmak üzere yine bizim Ülkemizde yetişiyor.

 

İşte bu giderse geri gelişi olmayan, gitmeleri tek yönlü biletler gibi dönüşsüz olan, kıskanılması anormal değil normal hatta kıskanılmaması şaşılası kültür, tarih, doğa zenginliğimizin  köküne kibrit suyu dökecek en büyük etken hepimizce malum, kentleşmenin de ötesindeki metropolleşme. Artık metropol tanımının bile yetersiz kalacağı büyümeler, yaşayacak yerleri kalmayan hayvanlar ve bitecek yer bulamayacak bitkiler için giderek küçülmek sonunda da kaçınılmaz olarak yok olmak demek. O zaman halimiz nice olacak?

 

Dere tepe, dağ bayır, ova vadi, tarla tapan, mera demeden gide gide canım İstanbul’u;
toprağı pek verimli Ankara’yı; tarihi, otları, mimarisi ile efsane İzmir’i; turunç diyarı Antalya’yı; yeşil Bursa’yı  metropole hatta ötesine çevirdik. İyi mi ettik? Zararda mıyız?

 

Zamanı yutan; insanları koşturan; içesine sinemaya, tiyatroya, resim heykel sergisine gidemedikten; yakınlarda  bir dere olmadığından su sesi dinleyip üzerine uzanan dalların gölgesinde uçuşan yusufçukların mavili yeşilli  kanatlarının ışıltısını izleyemedikten sonra  egzoz üfüren canavar pençeli metropol neye yarar?   Ne için metropol? Koşturmaca için mi? Kirli havası, trafiği, keşmekeşi için mi? En önemlisi tüm bu koşturmaca içinde kendimizi tost makinesi içindeki iki dilim tost ekmeği arasında ezilip eriyen peynir gibi hissetme çaresizliği için mi?

 

Başta maddi ve diğer yetersizlikler olmasa da demincek  anlattığım yerleri bir koşu gidip kolayca görebilme imkanımız olsa ah! Güzel yurdumuzun tarihinden toprakları üzerindeki endemik olsun olmasın otun çöpün kıymetini öyle bir anlardık ki…


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN