• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 30 Ağustos 2016, Salı 22:09 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:43
Font1 Font2 Font3 Font4
Ufka Çıkan Patikalar

10257420_711423895562797_6022864703695466496_o
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Olmaz… Müziksiz, mizahsız olmaz. Mutluluk, gülümsemekse eğer bunlarsız gülümsemek mümkün mü? Ne müzik ne de mizahsız yaşanmış çağ var mı? En yakın tarihimiz Osmanlı’ya bakalım bir. Baş köşede besteciler, şairler.
Uygarlık kuru bir şey değil; bir ağacın gövdesi. Kökleri, geçmişten gelen her şeyde. En başta dilde. Kültür demek, edebiyatın, mimarinin, yemeğin, halının, dokumanın, mizahın, müziğin harmanı demek. Bir tarla ki o tarlada bunlardan biri ekili olmasın orada kültürden bahsetmek dudak bükerek olur. İlle hepsi olacak. Hele de edebiyat, müzik, mizah ille olacak. Anmıştık ya uygarlık bir ağaç gövdesi. Derinlerdeki kökleri “bizdik” dedirten her şeyse,  onu yaşatan da dallarıdır. Sanatından bilimine, sporundan edebiyatına dallar.
Uygarlık uçsuz bucaksız bir deniz ki ağacın her bir dalı, o denizi besleyen bir nehir. Uygarlık, tek bilimin, teknolojinin, sanayinin sığlığında kalabilecek bir kavram olmadı hiç. Öyle olsa o ağaç kurur. Tek bir ileri ülke yoktur ki, başta edebiyatta, sanatta, mimaride, sporda, müzikte, bilimde, sanayide, teknolojide ileri gitmemiş olsun. Yani bir vücudun sağlıklı olması için tek tek her duyunun sağlıklı olması şartı, uygarlık kavramı  ile birebir örtüşür.
İnsan bir günde kaç duyguyu hisseder yüreğinde. Acısından, kırgınlığından, öfkesinden, hayal kırıklığından nicesine. Tüm bunları silen bir sünger var. Ağlayan bir çocuğun başını okşarcasına değen süngerin işlevi, içinden çıkılamayanları bir nebzeliğine silerken gülümsetmektir. Gülmek, durduk yerde olmuyor. Kimi bir dünya para bile veriyor birkaç saatliğine gülebilmek için. Gösterilere gidiyor. Dergiler alıyor. Hele de bu çağın cenderesinde boğulduğunu hissederken biraz gülümsemek, gülümsetecek şeyler olduğunu hatırlamak için. İşte bu yüzden mizah,  bazen çileli yolculuğundaki seyrine hep devam ederken yokuşlarda nefesi kesildiğinde insanlarca arkadan ittirilerek yolda kalmasına izin verilmeyip yol aldırılmış bir kaçış.
Ya gülünmeseydi… Somurtan, gülmenin değerini bilmeyen çatık kaşlılarla donansaydı etrafımız. Demek ki kimseler bunu istememiş. Gülmeyi de güldürenleri de çok sevmişler. Başta da Nasreddin Hocamız’ı.
Tekdüze süregiden metropol akışında hayat saatlere bölüştürülmüş. Birkaç parçaya ayrılan yirmi dört saatin, ne kadarında ne yapılacak alışıldık sırada ve bilindik  olduğundan sıradanlaşmışken  hiç hesapta olmayan bir şey sizi gülümsetiverir. O zaman günlerdir böyle gülmediğiniz gelir aklınıza. Hepimizin vardır böyle deneyimleri. Onları anlatmak istedim  işte bu kez. Daha çok fıkralarla.
Seksenlerin sonu. İlk arabamı alacağım. Öyle talep var ki o kuş  serisine, sıraya giriliyor aylar öncesinden. En erken altı ayda geliyor sıra. Baştan bir peşinat yatırılıyor. Sonra gün bekleniyor. Başvuruda, aracın rengi de belirtiliyor. Beyaz istemiştim.
Ancak yazıldığım aracın kopkoyu yeşil renkte olanını  gördüm. Doğaya bu denli düşkün olunca ilk bakışta bir yanı doğal meşe ormanı ile kaplı Hasan Dağı ormanlarının rengini hatırlatan koyu yeşile döndürmek istedim seçtiğim rengi.  Telefona sarıldım.
Müşteri ilişkilerindeki görevli isteğimi dinledi. Ve beklediğim, eğer duymasaydım şaşacağım cümleyi söyledi “Renk değiştirmek mümkün. Ancak bunu telefonda yapamıyoruz. Birebir talebiniz doğrultusunda yapabiliyoruz. Çünkü arayanın gerçekten siz olduğunuzdan başka türlü emin olamayız.” Beklediğim şeydi çünkü oturmuş her kurum, kuruluş elbette böyle davranacaktı. Ancak iş saatleri içinde gitmem  de mümkün değildi. Aklıma bir fıkra geldi. Bizim bölümde ilk yıl okunan sözcük sayısı kısıtlı İngilizce kitaplardan birinde geçerdi.
“Çok haklısınız. Ben teşekkür ederim size bizleri gözetmeye yönelik bu uygulamanız için. Müsaade ederseniz kapatmadan önce bir fıkra anlatmak isterim. Aslında fıkra değil kendi halimi anlatacağım.” deyince bir sessizlik oldu. Bu alışılmadık bir tutumdu besbelli. Neyse ki müşteri memnuniyeti o zamanlar o üreticilerce çok iyi bilindiğinden temsilci fıkrayı dinlemekte sakınca görmemiş olmalı ki “dinliyorum” dedi.
O an öykü müydü fıkra mıydı emin de değilim, üniversite bitmiş, kitap bir daha ele alınmamış.  O yüzden kim bilir öylesi okuduğumuz kaç parçadan biri olan o fıkrayı anlatırken kişi ve şehir adları belki de başkalaşmıştı. Ama olay aynıydı. Elbette anlatırken öyküleştirmiş olabilirim.
“Eva, tek cadde üzerine kurulu, herkesin birbirini daha doğduğu günden beri tanıdığı küçücük bir kasabada yaşıyor. Tek dileği koskoca bir metropol olan New York’u görmek. Sonunda oraya gidiyor. Kasabasına dönmeden önce de alışveriş yapacak. Bir mağazaya giriyor ve başlıyor alışverişe. Elinde paketlerle kasaya gidip kuyruğa giriyor. Sıra ona gelince kasiyere kredi kartını uzatıyor. Kasiyer Eva’dan kimliğini de görmek istiyor. Eva şaşırıp kalıyor. Küçük kasabasının tek mağazasında yaptığı onca alışverişinde bir kez olsun  kendisini çok iyi tanıyan kasiyer kimlik istememişti çünkü. Bocalıyor; ama kasiyer kimlik diye üsteleyince çantasını açıp kurcalamaya başlıyor. Ancak küçük kasabasında herkes birbirini tanıdığından kimliğe hiç gerek olmadığı için yanında taşıma alışkanlığı yok Eva’nın. Oysa kasiyer diretiyor yoksa kartı çekmeyecek. Kimliğini bir türlü ispat edemeyen Eva çaresiz. Aklına bir şey geliyor. ‘Durun bir dakika’ diyor kasiyere. Çantasında aradığı şeyi bu kez eliyle koymuş gibi buluyor. Bir küçük ayna. Aynanın kapağını açıp kendine bakıyor. Sonra kasiyere dönüyor ve ‘evet, bu benim’ diyor.”
Fıkra bitince temsilci bir kahkaha attı ve “evet, kayıt sahibi siz olmalısınız. Aracınızın rengini yeşile değiştiriyorum” deyince ben yalnızca temsilciye değil fıkraya da teşekkür etmiştim.
Öyle olur ki bazen neyin ne olduğunu anlayacak halde olmayız. Kafamız karışır. Aklımız durur. Ama karşıdakiler de bizden farklı değildir. Ne kadar yazsak bu halleri yine bir yabancı dilden okuduğum şu fıkra kadar anlatamaz belki de.
Üstü başı dökülen, hırpani bir adam, gecenin bir yarısı Londra’da nehrin üzerindeki bir köprüye çıkıyor. Ayakta duracak hali yok, başı esrik. Gözlerini gökyüzüne dikiyor. Sonra gözlerini ovuşturup tekrar tekrar bakıyor. Belli ki içinden çıkamadığı bir şey var.
Köprüden nehri seyreden birini görünce yanında gidip  “affedersiniz, şu yukardaki ay mı güneş mi anlayamadım” diyor. Nehri seyreden adam başını kaldırıp simsiyah gökyüzündeki dolunaya bakıyor bakıyor. Sonra dönüp hırpani adama bakıyor. “Kusura bakmayın. Ben buraların yabancısıyım. Çıkaramadım,” diyor.
Bazen anlatmak istediklerimizi anlatmaya kalktığımızda diyelim ki yazarak, sayfaları uç uca uladığımızda buradan aya yol olacak uzunluğa erişse de kısacık  bir fıkra, bir öykü, bir şiir kestirip atıyor ders verircesine anlatma nasıl olurmuş. Güldürerek hem. Güldürürken düşündürerek. Ki bunun değerinin bedeli yok. Hiçbir bedel karşılayamaz çünkü. Upuzun, gepgeniş yolların yanında incecik tozlu patikalar gibi kalan fıkralar, ufka çıkar aslında. İnsanın ufkunu ciltler dolusu yazılanlar  açamaz da kimileyin, güldürerek düşündüren kimi üç beş satırlık fıkralar açar.
O halde gülünecekse eğer bir şeye, hakkını verip gülelim. Tek bir şey olmasın ama! Ağlanacak halimize gülmeyelim…


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN